4 Ocak 2011 Salı

Milli Mücadelenin kazanılmasında harcı olan Anadolu Basını; yok edilmek mi isteniyor?..
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            Modernleşme mi, güncelleşme mi, bir türlü anlayamadığım, “Anadolu Basını” deyiminin, ifadesinin, “yerel basın”- “mahalli basın” şeklinde ifade edilerek, basite indirgenme çabasının nedenini bir türlü anlayamadım?. Bu ifade edişlerden de üzüntü duyuyorum.
            Biz, çabuk unutan, unutma gayretleriyle bilinen bir  milletiz. Zaman zaman hatırlatmalıyız, hatırlamalıyız:
Anadolu Basını, Milli Mücadelenin kazanılmasında katkısı-harcı olan basındır. Bir anlamda Anadolu Basını “Gazi Basın”dır.
            Bugün, Anadolu Basını içinde; 1918 yılında kurulan Yeni Adana Gazetesi, 1922 yılında kurulan Antalya Gazetesi, 1924 yılında kurulan Bartın Gazetesi, birer çınar gibi durmakta, yayınlarını sürdürmektedirler.
            Anadolu Basınıyla ilgili, Basın- Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ve Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü yetkilileri, “iyileştirme, gelirlerini artırma” çalışmalarından söz ederlerken, Kamu İhale Kurumu Başkanı Hasan Gül, Konya ‘da Anadolu Ajansına bir açıklama yapıyor ve gerçekleştirmeyi planladıkları, düşündükleri Yerel Basına (Anadolu Basınına) yönelik; ihale ilanlarının yayınlanmasının bir anlam ifade etmeyeceğini, ihale ilanlarının Elektronik Kamu Alımları Platformunu (EKAP) devreye sokacaklarını söylüyor.
            Böyle bir gerçekleştirme, uygulama Anadolu Basınının ortadan kaldırılması anlamı taşır. Gelirlerinin büyük bir bölümü, ihalelere yönelik ilanlara dayalı olan Anadolu Basınındaki gazeteler kapılarına kilit vururlar, işsizlik hızla artar, “Gazeteciliğin gerçek okulu Anadolu Gazeteleri”dir görüşümüz yer değiştirir.
Bu konuda, “Van Postası” Gazetesinin 25 Aralık 2010 tarih ve 16 bin 834 ncü sayısının birinci sayfasında yer alan Anadolu Basın Birliği Genel Başkanı Halil Zor ve Genel Sekreter Dursun Şen imzalı basın açıklamasının bir yerinde;
-                     “Anadolu’da yayınlanan 1800’e yakın yerel gazetenin kapanması anlamına gelen bu açıklamayı bir talihsizlik olarak düşünüyoruz. Bu taslak gerçekleştiği anda, Mart 2011 itibariyle, kağıtsız ortamda yani gazeteler bir yana itilerek, bazı alanlarda ilanlar elektronik ortamda yayınlanacak, sonuçta sizler iş yerinizin kapısına kilit vuracaksınız. Sadece 1800 gazetenin sahibi olan siz değil, yan üretim yapan kuruluşlar, gazete çalışanları ile birlikte 50 bine yakın insan daha işsizler ordusuna katılacaktır” denilerek; “Konuyu gözardı etmeyin, davanıza sahip çıkın. Parolamız; gazeteni kapatma- Anadolu’nun sesini kesme, olacaktır” hatırlatmasında bulunuldu.
            Seçim Bölgelerinde yayınlanan gazetelerden, gazetecilerden çok şey bekleyen siyasilerimiz bilmelidirler ki, Anadolu Basını ihtiyaç duyulunca hatırlanan, ihtiyaçlar ortadan kalkınca unutulan, gazeteler ve gazeteciler topluluğu olarak algılanmamalı, yanlışlara kapılınmamalıdır. Anadolu’da yayınlanan gazeteler, her zaman, herkese öncelikle de yayınlandıkları yerlerdeki bölge halkına, yöneticilerine ve Milletvekillerine lazımdır..
            Merkezleri İstanbul, Ankara, İzmir’de bulunan Gazeteciler Cemiyetleriyle, Anadolu’daki gazetecilerin bir araya geldiği Türkiye Gazeteciler Federasyonu, Anadolu Basınıyla ilgili atılan her adımın izleyicileri olduğunu da hatırdan çıkarmayalım.***
İsa Kayacan & Kerim Özbekler (1987)
Kerim Özbekler’in albümünden, arşivinden
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            İnsanlar, çalışmalarının yoğunlaşmasının ardından, eski veya eskimeyen dostlarıyla merhabalarına ara veriyorlar. Bunun doğru olmadığını söylemeliyim:
Kerim Özbekler, internet ortamındaki çalışmalarıyla, bilgisayar alanındaki ulaşım fazlalığıyla dikkat çeken isim ve imzalardan Gazeteci- Şair yazar ve araştırmacılarımızdan biri.
            Geçenlerde, albümünde yeralan eski yıllara ait beş ayrı fotoğrafla, Nazilli çıkışlı etkinliklerdeki fotoğraf görüntüleri ve iki dergi gönderdi. Posta yoluyla gelenlerin ardından eski günlere, eski yıllara gitme fırsatı buldum. Fotoğrafların ardına, o okunaklı yazısıyla not düşmüş. Bu fotoğrafların 1980’li yıllara ait olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafların arkalarındaki yazılarla, Kerim Özbekler anlatımları, nakilleri:
1-                 Türkiye’nin şu an en çok kitap yayınlayan yazarı, şairi ve  Başbakanlık Basın Müşavirliğinden emekli, halen Anayurt Gazetesi köşe yazarı İsa Kayacan- Kerim Özbekler Ankara’da, Başbakanlık Basın- Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünde (İsa Kayacan’ın odasında- 1987)
2-                 Yekta Güngör Özden, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Şair/ Kerim Özbekler, Gazeteci- Yazar/ Hamza Kırmızı Keçiören Belediye Başkanı-Ankara Anayasa Mahkemesinde,
3-                 Kerim Özbekler (Gazeteci- Yazar), M.Zeki Akdağ (İLESAM İstanbul Şube Başkanı- E.Albay), Ferit Ragıp Tuncor (Y.Defne Dergisi Sahibi- Genel Yayın Yönetmeni),
4-                 Kerim Özbekler (Yazar), Halit Çelikoğlu (Müyap Genel Sekreteri),
5-                 Tahir Kutsi Makal, Kerim Özbekler, Necdet Seviç Ortadoğu Gazetesinde birlikte görülüyorlar.
YÖNETİCİMİZ VE BİZ DERGİSİ
Kerim Özbekler’in gönderdikleri arasında, yönetim yeri (Rıhtım cad. Uzunhafız sok. No:2, K.2-7 Kadıköy- İstanbul) olan, aylık toplum, yaşam, kültür dergisi “Yöneticimiz ve Biz” yer alıyor.
Sahibi (Ersal Emlak İnşaat ve Servis Hizmetleri Ltd. Şti. adına): Muharrem Ersal, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Muharrem Ersal, Genel Koordinatör: Özgür Kaplan, Haber: Poyraz Gezer, Reklam: Perihan Eryıldız, Grafik: Ahmed Sait Bulut, Dağıtım: Aydın Bal.
Muharrem Ersal, yıllar önce Nazilli Basınında bilinen, tanınan bir arkadaşımız. İstanbul’da yaşadığını buradan öğrenmiş oldum. Sağol Kerim Özbekler.
32 sayfalık Derginin editörü Muharrem Ersal, derginin ilk sayısında çıkış nedenlerini sıralıyor. Av.Yadigâr Kaya Ersal’ın hukuki açıdan olaylara bakışı var. Basından seçmeler yapmışlar, Prof. Dr. Mustafa Öztürk ayın konusunu işliyor, Onur Aksu, Özgür Kaplan, Arif Emre Ekşi, Ahmet Yavuz, Tezcan Öztürk, değişik şairler, şiirleriyle iki sayfada okurlarıyla selamlaşıyorlar. Kerim Özbekler’in “İstanbul” adlı, başlıklı şiirinden:
- Ben İstanbul’u çok severim,
  Herkesin İstanbul’u görmesini isterim,
  İstanbul’u görmemiş insana,
  Yaşamamış derim.
            GÜNÜN HABER VE DUYURUSU:
            1- Merkezi Ankara’da bulunan Burdur İli ve İlçelerini Tanıtma Kalkındırma ve Yardımlaşma Derneği’nin 25.Olağan Genel Kurulu 02 Ocak 2011 tarihinde Ankara’da yapıldı. Derneğin Yönetim Kurulu Başkanlığına Ahmet Şakar yeniden getirildi.
            2- Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, TEM Şube Müdürlüğü, Çevik Kuvvet Sitesi Emek Cad. Bağlar- Diyarbakır adresinde kitap ve dergi bağışlarınız bekleniyor. Şair- yazar ve kitapseverlere duyurulur.
***
Nazım Dündar Sayılan’dan: 
Hamidiye Akdeniz’de
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            Toplumumuz içinde yeralan insanlardan, değişik kuruluşlarda, değişik kademelerde çalışanlardan, çalıştıkları, süre içinde, emekli olduktan sonra çevrelerindekilerin dışında, kimse bir şey duymaz, bunlardan ses-seda çıkmaz.
Nazım Dündar Sayılan asker kökenli, Gazilerimizden biri. Yazdıkları var, yayınladıkları var. Anılarını, gördüklerini, duyduklarını sayfalara aktaran bir kalem erbabı Nazım Dündar Sayılan.
Ankara’da yaşayan Nazım Dündar Sayılan’ın 210 sayfalık “Hamidiye Akdeniz”de adlı kitabı, merkezi İstanbul’da bulunan “Kitapsal Basım- Yayın ve Dağıtım” yayınları arasında günyüzü gördü.
Önsöz’den aldıklarımız: Hamidiye Kruvazörü’nün kahraman komutanı Dz. Kur. Yüzbaşı Rauf Bey, başarılarından sonra dünyayı kendisine hayran etmişti. İngiliz Başbakanı Sir Anteni Eden, şöyle konuşmuştur”:
-                     “Okul sıralarında iken hepimiz dileği, ilerde bir kruvazöre komuta ederek, Hamidiye’yi taklit etmek ve onun süvarisi gibi, dünyanın hayranlığını çekmekti’ demiştir”.
            Elimizdeki- elimdeki kitap bir roman. Roman anlatımıyla şekillendirilmiş, sayfalara aktarılarak kitaplaştırılmıştır. Nazım Dündar Sayılan, usta bir kalem. Ele aldığı her konuyu, anlaşılır, kısa, öz ve “acabalar”dan uzak bir değerlendirmeyle okurlarının karşısına çıkıyor. Zaten Nazım Dünbdar Sayılan hocanın kendisinin, kaleminin önemi bu noktalarda saklı görünüyor. O’nu seviyor ve kutluyoruz efendim.
İç sayfalarda, Rauf Orbay ve Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ikili görüntüsü, fotoğraf. altındaki açıklama: Halkımız ve diğer milletler Kurmay Yzb. Mustafa Kemal’den önce kahraman olarak Rauf Orbay’ı tanıdı (Dz. Kur. Yzb.)
Üç sayfalık “İçindekiler”den aldığımız bazı satırlarla devam edelim, bilgi verilmesi bakımından:
-                     Hamidiye yanıyor, Hamidiye Ege Denizinde, Hamidiye Kızıldeniz’de, Hamidiye’nin konukları, Hamidiye Arnavutluk yolunda, Güneşli bir gün, Hamidiye ikinci kez İskenderiye limanında, Hamidiye İzmir limanında, Namık Kemal Gecesi, Hamidiye İstanbul’da Hamidiye Kruvazürü’ne “Kahraman” ünvanı verilir vd.
Gazi M.Kemal imzalı 200 ncü sayfada başlayan bir değerlendirme: Hamidiye Kruvazörü 20 Eylül 1340 Cumartesi: Hamidiye kruvazörü, maziden yadigâr kalan donanma aksamı içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin faaliyete geçen ilk gemisi oldu. Beş seneden eri mütehassırı olduğum deniz hayatını bana yaşatan bu sefine oldu. Türk Donanması kumanda ve zibitan heyetini, bu gemide ve buna refakat eden Peykişevket Torpidosu Kruvazörü’nde tanıdım.
Nazım Dündar Sayılan’ın “Hamidiye Akdeniz”de, adlı romanıyla ilgili iki önemli imzadan alınan mektup satırları:
1-                 Sayın Nazım Dündar Sayılan; Türk ve Dünya deniz harp tarihine ismini altın harflerle yazdırmış olan Hamidiye Kruvazörü’nün Şanlı hikayesini akıcı bir üslup ile aktardığınız bu müstesna eser dolayısıyla takdir ve tebriklerimi iletirim (Oramiral Uğur Yiğit, Deniz Kuvvetleri Komutanı, 26 Ağustos 2010)
2-                 Sayın Nazım Dündar Sayılan; “Hamidiye Akdeniz”de, başlıklı tarihi romanınız için candan tebrik ve teşekkürlerimi sunarım. Hem büyük bir tarihsel yetki hem de bazı olaylar ve konuşmalar bakımından büyüleyici bir üslupla yazmışsınız. Sürükleyici bir eser. Aynı zamanda diyebilirim ki filme bu şekliyle çekilebilecek bir senaryo olmuş.
(Prof. Talat Halman, Bilkent Üniversitesi, İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Ankara, 04 Ağustos 2010)
            ***
Hünkâr Dağlı’dan: 
Şairler ve şiir üzerine düşünceler 
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            Hünkâr Dağlı, 1970’li yılların ortalarından beri, sanat ve edebiyat camiasında gördüğüm, “şiir” adının geçtiği, her türlü toplantıda yer alan, şair, yazar ve araştırmacı arkadaşlarımızdan biri.
            Hünkar Dağlı, mütevazı yapısı, bozulmayan terbiyesi (aynalardan kendini yükseklerde hayal edenlerden değil) O’nun her türlü ortamda aranan, sevilen, takdir edilip alkışlanan bir isim ve imza olduğunu ortaya koymuştur. Önce kutlamak, alkışlamak istiyorum efendim.
            Birgün, dört sayfalık, iki bölümlü araştırmasından birer örnek vererek; “Hocam bir göz atar mısınız?” dedi. Gelip evde okudum, satırların altlarında kalem oynattım çizdim.
            Araştırmasının adı: Günümüzde şairler ve şiir üzerine bir takım düşünceler (1-   2).        Hünkar Dağlı, yurt genelinde özellikle yaz aylarında, biraz da sonbaharda yapılan, şiir şölenlerinde etkinliklerinden sözederek değerlendirmelere başlıyor. Buradan birkaç cümle: “Biz şairlerin çoğunluğu enaniyet sahibi, kıskanç dedikodu ve dirsek temasına meyyal insanlarız. Bu yüzden bir çok program gerçek amacının dışında neticelenmektedir. Çoğunluğumuz bu tür programlara sadece şiirimizi okumak ve kendimizi göstermek için katılıyoruz”…
            Bu sözlerden aksi bir görüş bildirecek var mı?  Yoktur. Kendi şiirimizi okur, ineriz, ondan sonra, kürsüye çıkanların şiirlerini dinlemeyip, gürültü- dedikodu yaparız.
Şiir programlarıyla da söyleyecekleri vardır. Hünkar Dağlı’nın Burada: “Şiir programları ve faaliyetleri ile ilgili katılmak, paylaşmak, genelleştirip çoğaltmak yerine- ben de yapayım- sevk-i tabisiyle bencilce bölmek, parçalamak, tekrar etmek durumu var. Öne çıkma, kendini gösterme niyet ve gayretleri görünüyor” denilişiyle karşılaşırız.
            Programların, etkinliklerin gerçekleştirilmesinde yardımcı olmak gibi bir özelliğimiz olmadığının da altını çizen Hünkar Dağlı: “Sen yap, fakat benim istediğim gibi yap” denilişinin altını çiziyor.
            Şiir programlarında, “ben şair değilim, kendime göre bir şeyler karalıyorum” diyenlerede; “Güzel kardeşim, madem şair değilsin, niye bu programlarda şiir okumaya kalkıyorsun?” diye soruyor.
            Hünkar Dağlı; “Günümüzde şairler ve şiir üzerine birtakım düşünceler” adlı, başlıklı araştırmasının 2 ncisinde de; “Hece, Aruz, Serbest türlerin tümünde şiir yazan şair sayısı azınlıktadır” dedikten sonra, geleneksel öz şiirimizin hece olduğunu hatırlatıyor; “Hece şiiri insanı kısıtlıyor” diyenlere cevaplar veriyor uzun uzun.
            Hünkar Dağlı, günümüz hece şiirinde aksaklık, eksiklik ve yeknesaklık olduğunu kabul ediyor, “bunun nedeninin de, şairlerin az emekle çok kazanç (şöhret- beğeni) elde etmeye kalkmalarındandır” diyor. Bazı ateşli hece savunucusu şairlerin eserlerine bakarak şu örneklerle okuyucusunun- şairlerin karşısına çıkıyor:
1………..akarım/……bakarım/…..yakarım/…nazlı yar.
2-……….aldım/……..daldım/……..saldım/……nazlı yar.
3-……….iner/………biner/………diner/………nazlı yar.
            ***
Burhan Garip Şavlı’dan: 
Zor yıllar
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            Burhan Garip Şavlı’nın yeni kitabı: Zor yıllar. Merkezi Ankara’da bulunan, Payda Yayıncılık kitapları arasında günyüzü gören, 96 sayfalık öykülerin bir araya getirildiği kitap.
            Murat Özmen hocanın bir sunuşu var iki sayfada. “Usta bir ozan olan yazarımızın öykülerinde de şiirli bir anlatım var. Edebiyat dünyamız, Burhan Garip Şavlı’nın kişiliğinde usta bir öykücü kazanmıştır” diyor Murat Özmen hoca.
Öykülerin adları şöyle sıralanıyor:
            Yolun sonu, Bonbon şekerleri, Fit, Çadır, Feleksiz, Dağlar, Önseçim, Telkâri altın bilezik, Çizilen resim, Rahim ağa çiftliği, Darbe, Ayçiçekleri, iki kadın, Tütün zamanı, Nur Murat, Zor yıllar,
-                     Yolun sonu’dan: Terme’den ayrıldığında yağmur yağıyordu. “Bu yağmur ne zaman diner?” diye şakayla sormuştu uğurlamaya gelen arkadaşlarına. Her yağmıştı mübarek üç yıl boyu. Yeni bir pardesü almıştı Ankara’dan gelişinde. Kısa sürede işten çıkıvermişti. Şemsiye almak zorunda kalmış neden sonra, şeklindeki bir anlatımla devam ediyor, devam ediliyor.
            Görülüyor ki, Burhan Garip Şavlı hocanın anlatımı yumuşak, uzatmadan, detay veriyor görüntüsünün içine girmeden, söyleyeceklerini, anlatacaklarını ortaya koyuveriyor, anlaşılır biçimde gözler önüne sergileyebiliyor. Tebriklerimizi sunalım.
            Zor Yıllar, adlı öyküler kitabının sayfalarındaki gezintimiz sürerken, karşılaştıklarımızdan bazılarını daha sıralamak gerekirse;
Sayfa 85’de başlayan ve kitabın adı olan “Zor Yıllar’ın girişindeki cümlelerden nakledelim:
-                     Mehmet Emin amca kente geldiğinde, atını pencerenin demirine bağlar, annemle hoşbeşten sonra çarşıya çıkardı. İhtiyaçlarını karşılar, çokcası akşama doğru, köye dönmek üzere aldıklarını heybeye yerleştirirdi. Annemin amcasıydı…
Bu anlatımlar sürüp gidiyor. Burhan Garip Şavlı hocanın, öykü alanındaki başarılarını da kutlamalıyız.
Kitabın arka kapağında iki bölümlük bir şiir var, mısralar bütünü var. Başlıksız olan bu şiir:
            Uzanır,
            Uzanır tutamazsın,
            Kuşun kanadında umut,
            Çeker gider…
            **
Bakarsın,
            Kapanır mavi gökyüzü,
            Erguvanlar açmaz,
            Nisan geçer gider.
            ***
Kâzım Poyraz’ın mısralarının içinden
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            Manisa ilimiz merkezinde yaşayan, buradan seslenen Kâzım Poyraz, şiirimizin meşakkatli yolculuğunda epey mesafe almış, zirveye doğru hızla tırmanan şairlerimizden biri, önde geleni.
            Zaman zaman toplu şiirleri geliyor. Eskisi gibi, gazetelerdeki şiire yönelik sütunlarım arasında mini bir gezinti yapıyorum.
            Kazım Poyraz hocanın; yatır beni, düştüm yere, gurbet yolum, yalan dünya, çöldeyim, bağladım seni, boşa bekledim adlı uzunca veya dörtlük şeklinde karşımıza çıkan şiirleri var. Bu şiirlerin tamamı, hece vezniyle yazılmış, anlatım bütünlüğüyle şekillenmiş şekillendirilmiş şiirler. Bunlardan “Yalan Dünya”nın bir dörtlüğü:
            - Evim barkım viran olur,
            Dünya malı burada kalır,
            El beni divane bilir,
            Sana kalsın yalan dünya.
            “Gurbet Yolum”la uzun bir anlatıma girer Kazım Poyraz. “Geldim ben bu yaban ele/ Derdi serdim açan güle/ Rabbim bitmiyor bu çile/ Gurbet aylar uzar gider” diye sesleniyor.
            “Düştüm yere” başlıklı şiir dört dörtlükten meydana geliyor. Hazan mevsimi sonunda, yapraklarla yere düştüğünü anlatır, bu noktadan hareketle duygularını yansıtır şairimiz.
            Ve “yatır beni” başlığı altındaki duygularını beş ayrı dörtlükte şekillendirir.
“Hayalinle yaşıyorum/ Sevdan özde taşıyorum/ Gecem ayaz üşüyorum/ Sar koynuna yatır beni” mısralarıyla dikkat çeker, Dörtlükleri ise, ayrı bir anlatım ve duygu bütünlüğü görüntüsü, içerikliği içindedir. Bu dörtlüklerden:
            ÇÖLDEYİM (Kazım Poyraz)
            - Mecnun gibi çöldeyim, sevdim nazlı Cereni,
            Yolları kumlar sardı, aşamadım yarını,
            Dolunayın ışığı, çözemedin sırrını,
            Nafile geçti ömrüm, geze geze yoruldum.
            BOŞA BEKLEDİM (Kazım Poyraz)
            Boş yere akmasın, yeşil gözlerin,
            Mazide kaldı o, tatlı sözlerin,
            Hatıra o resmin, yalan nazların,
            Soldurdun gönlümde açan gülleri.
            ***
Ihlamur Dergisinin beşinci sayısı
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            Konya merkezinde yayınlanan, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Kasım 2010 ayına ait 5 nci sayısı, değerli dostum Prof. Dr. Hayrettin İvgin tarafından bana ulaştırıldı. Masamdaki yerinden sayfalarındaki gezimizle sizlere seslenen Ihlamur Dergisinin İmtiyaz Sahibi: Hakan Sarı, Genel Koordinatör: Fatma Hıdıroğlu, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Seval Oğuz. Yayın Yönetmeni: Yasin Altunbay, Sinema Editörü: Hakan Bilge. Sekiz imzadan oluşan yayın kurulu var Ihlamur Dergisinin. Yazışma adresi: P.K.5 Kampüs/ Konya.
            Ihlamur Dergisinin ilk dosya konuğu halk bilimi araştırmacısı, kültür adamı Prof. Dr. Hayrettin İvgin. Derginin ilk 39 sayfası, “dosya-Puşkin Edebiyat Ödüllü Prof. Dr. Hayrettin İvgin”e ayrılmış..
            Şimdi sayfalara dönelim ve ilk bölümde, Prof. Dr. Hayrettin İvgin için, kimler yazılarında ne gibi cümleler ortaya koymuş, bakalım:
1-                 Hayrettin İvgin’in yayımlanmış 49 kitabı ve 2 binin üzerinde yazısı bulununyor (Hakan Sarı, Sayfa:4)
2-                 Hüzünlü Şiirler kitabında görünür ki, Hayrettin İvgin hezin ve kövrek şairdir (İsa Habibbeyli, Sayı: 10)
3-                 Bu kültüre neler verdi / Sayın Hayrettin İvgin bey/ Toplumlarda gülüm derdi/ Sayın Hayrettin İvgin bey (Aşık Ali Temuroğlu, Sayfa:13)
4-                 Hayrettin İvgin, bilinen, tanınan bir yazar. Özellikle halk bilimi, halk edebiyatı konusunda sayılı otoritelerden biri (Fazıl Bayraktar, Sayfa:15)
5-                 Hayrettin İvgin bir gönül adamı. Bunu O’nu görmeden de anlamak mümkündür (Elxan Yurdoğlu, Sayfa:19)
6-                 Dilinde tatlı söz gönülden hitap/ Profesör Doktor Hayrettin İvgin/ Onun eseridir onlarca kitap/ En önde yeraldı Hayrettin İvgin (Aşık Yoksul Derviş, Sayı:22)
7-                 Prof. Dr. Hayrettin İvgin hakkında yazılan onlarca makale, yapılan röportajların gazete ve dergilerin sayfa ve sütunlarında yeralmasıyla, hakkında söylenen yazılanlardan aldığımız örneklerin dosyalarımızda muhafazası yarışına giriyoruz (Prof. Dr. İsa Kayacan),
8-                 Hayrettin İvgin, zamanı sabırla harcamayarak bütün engellere rağmen koşusunu engelleyen bariyerleri birbiri ardına aştı (Zeki Ergül, Sayfa:25)
9-                 Hayrettin İvgin gibi edebiyat aşıklarımıza, Türkçe sevdalılarımıza biz neden sahip çıkmıyoruz? (Hasan Başdemir, Sayfa:29)
10-             Araştırma yapmak zordur. Belgelere sadık kalmak, kaynakları doğru vermek zorundasınız (Onur Sancak, Sayfa:33)
11-             Biz, üç kaynağa başvururuz: Sözlü, yazılı ve maddi kültür kaynaklarına (Hayrettin İvgin, Sayfa:33).
            Ihlamur Dergisinin, “Hayrettin İvgin Dosya” bölümü, Hayrettin İvgin’in değişik yerlerde, değişik (ünlü) kişilerle bir araya geldiği fotoğraf görüntüleriyle de zenginleştirilmiş...
Derginin birinci bölümden sonraki bölümünde ise, şiirler, yazılarla devam edilmiş. Arka kapakta ise Hayrettin İvgin’in “Geleceğim mavi gözlerle” adlı, başlıklı şiiri karşımıza çıkıyor.

31 Aralık 2010 Cuma

2009 yılında, gazete ve dergilerdeki yayın görüntüm: 964 ayrı yazı, 4 bin 184 kez yayın (1)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            Yıllar itibariyle, gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarımla ilgili yaptığım değerlendirmeler- yayınlar ses veriyor, dikkat çekiyor. Bu çerçevede, bu noktadan bakılarak 2009 yılında bu satırların yazarı İsa Kayacan’ın yazdıkları, yayınladıklarıyla ilgili genel tabloya bakalım:
            Bu genel tablo, bendenizin kendimle ilgili, gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarımla ilgili notlarım gün, hafta, ay ve yıl itibariyle yan yana getirilişinden ortaya çıkıyor:, 2009 yılında 964 ayrı yazı yazıp, 38 gazete, 14 dergide toplam 52 ayrı yayın organında 4 bin 184 kez okuyucu karşısına çıkmışım (bu rakam ulaşılan okuyucu sayısının artışıyla farklı bir sonuca ulaşabilir), okuyucuyla buluşmuşum... Bir başka ifadeyle 2009 yılında da ‘rekora’ giden yolda yürümüşüm, ayak izleri bırakmışım.
            Kayıt altına aldığım günlük, haftalık, aylık ve yıllık notlarımı 01 Ocak -31 Aralık 2009 arası, yani 12 aylık sürede, gazete ve dergi isimleri itibariyle değerlendirme, alt alta koyup, sıralama, toparlama sonuçlarıma göre;
1- Belde Gazetesinde (Ankara, 356 ayrı yazı),
2- Olay Gazetesinde (Ankara, 293 ayrı yazı),
3- Yarın Gazetesinde (Ankara, 315 ayrı yazı) olmak üzere, toplam 964 (gün-yazı) ayrı yazımın, günlük olarak yayınladığı ortaya çıktı. Bu 964 ayrı yazımın değişik yerleşim birimlerinde yayın yapan, gazete ve dergilerde “gün-sayı olarak” olarak 4 bin 184 kez yayınlandığı, okuyucu karşısına çıktığı, çıktığım, yıllık kayıtlarımın teker teker-satır satır değerlendirilişiyle anlaşıldı, görüldü.
Şimdi, yukarıda kaydedilen 3 ayrı gazeteye ilâve olarak İsa Kayacan’ın yazılarının yayınlandığı gazete ve dergilere, yayın-gün sayısı itibariyle şöyle bir göz atalım:
4- Sonsöz Gazetesi (Ankara, 344 yazı),
5- Gündem Gazetesi (Ankara, 303 yazı)
6- 24 Saat Gazetesi (Ankara, 301 yazı),
7- Anayurt Gazetesi (Ankara, 155 yazı),
8- Yenigün Gazetesi (Burdur, 267 yazı),
9- Burdur Gazetesi (216 yazı),
10-Burdurlu’nun Sesi Gazetesi (152 yazı)
11-Kent Gazetesi (Kilis, 161 yazı),
12-Gaziantep’te Zafer Gazetesi  (237)yazı,
13-Van Postası Gazetesi (268 yazı),
14-Vangölü Ekspres Gazetesi (140 yazı),
15-Ses-15 Gazetesi (Bucak-Burdur, 50 yazı)
16-Tefenni’nin Sesi Gazetesi (46 yazı)
17-Pınar Gazetesi (Gölhisar-Burdur, 42 yazı)
18-Yeni Söke Gazetesi (45 yazı),
19-Söke Ekspres Gazetesi (9 yazı),
20-7 Mart Gazetesi (Borçka-Artvin, 18 yazı),
21-Fethiye Gazetesi (92 yazı)
22-Babaeski Söz Gazetesi 86 yazı)
23-Şafak Gazetesi (Aydın, 25 yazı),
24-Sorgun Postası Gazetesi (37 yazı)
25-Hürfikir Gazetesi (Lüleburgaz, 32 yazı)
26-Zümrüt Rize Gazetesi (28 yazı)
27-Çoruh’un Doğduğu Yer Gazetesi (Bayburt, 22 yazı),
28-Oğuzeli Gazetesi (Bucak-Burdur  88 yazı) ***
2009 yılında, gazete ve dergilerdeki yayın görüntüm: 964 ayrı yazı, 4 bin 184 kez yayın (2)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            29- Güzelhisar Gazetesi (Aydın), Yozgat Gazetesi, İleri Gazetesi (Yozgat), Bakış Gazetesi (Aydın), İleri Gazetesi (Ceyhan-Adana), Çukurova Medya Gazetesi (Adana), Eğitim Dünyası Gazetesi (Ankara), Özden Gazetesi (İstanbul), Önder Gazetesi (Keşan), Bayburt Postası Gazetesi, adlı gazetelerde toplam 37 ayrı yazımın yayınlandığı görüldü. Yayın (gün) sıralamasında ilk onda yeralan Gazeteler: Belde Sonsöz, Yarın, Gündem, 24 Saat, Olay, Van Postası, Yenigün, Gaziantep’te Zafer, Burdur.
DERGİLER
1- Çağrı Dergisi (Ankara, 2 yazı),
2- Ankara Edebiyat Dergisi (1 yazı),
3- Erciyes Dergisi (Kayseri, 1 yazı)
4- Kümbet Altında Dergisi (Tokat, 3 yazı),
5- Tuna Boyu Dergisi (Bulgaristan, 1 yazı),
6- Kardeşlik Dergisi (Bağdat, 1 yazı),
7- Işık Dergisi (Kerkük, 1 yazı),
8- Folklor Etnografya Dergisi (Bakü, Azerbaycan, 1 yazı),
9- Dikili Ekin Dergisi (1 yazı),
10-Sarızeybek Dergisi (Söke-Aydın, 1 yazı),
11-Maki Dergisi (Mersin, 2 yazı),
12-Burdur TSO Dergisi (1 yazı),
13-Burdur Yöremizin Kültür, sanat ve edebiyat bülteni (2 yazı),
14-Yol Dergisi (Ankara, 1 yazı).
2005 – 2009 YILLARINA AİT YAZILARIMIN YAYINLANDIĞI GAZETE VE DERGİLER AÇIKLAMASINDAN-YAYININDAN SONRA, İKİ MEKTUP:
1-Prof. Dr. Sayın İsa Kayacan, Üstadım: Yıllar itibariyle, yazılarınızın yayınlandığı gazete ve dergilerdeki sayıları gördükçe, seviniyor, sizinle gurur duyuyorum. Öncelikle, diktiği çınarın gölgesine bağdaş kurup gövdesine yaslandığınızı ve yılların çalışmalarını gözünüzde slayt şeklinde izlediğinizi düşünüyorum.
            Haklı olarak gururunu duyup, hissedebilmek herkese nasip olan bir durum değildir. Bundan emin olmanızı istiyorum.
            Önce memleketin her köşesini, sonrada kendi memleketinizi kucakladınız tabi. Ne düşüncelerde mi diyeceksiniz?. Başarmanın mutluluk ve gururuyla...
            Yaptığınız bu güzel hizmetlerden dolayı çalışmalarınız süresince ulaştığınız, gönüllerini aldığınız tüm okurlarınız adına, defalarca candan teşekkür ve tebrik ediyorum.
            Ömrünüz uzun, başarılarınız daim ve dostluğunuz kaim olsun efendim. (Osman Tekerci, Edebiyat Öğretmeni-Bucak-Burdur, 04 Aralık 2010)
            2-Yurdumuzun her yerinde yayınlanan yazılarıyla, halkımıza san’at-kültür öğretmenliği yapmakta olan, çalışkan, üretken, dost yazar Prof. Dr. İsa Kayacan’a gönülden teşekkür ve sevgilerle (M. Kemal Yılmaz, Ankara, 04 Aralık 2010)             ***
Mehmet Nuri Parmaksız’dan:
Türk Edebiyatında ağıt yakma geleneği ve ağıt-destanlar
Prof. Dr. İSA KAYACAN
İnsanlar isimleriyle, insanlar ortaya koydukları eserleriyle biliniyor, takdir edilip, alkışlanıyorlar. Ya da tersine tanınmıyor, alkışlanmıyorlar.
            Mehmet Nuri Parmaksız, eğitim dünyamızın önde gelenlerinden. Lise edebiyat öğretmenliğindeki başarılarını, ortaya koyduğu eserleriyle de taçlandırdı. Kısa adı İLESAM olan, Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliğinin Genel Başkanı.
            Mehmet Nuri Parmaksız, varmak istediği hedefle ilgili araştırmalarını yaptıktan sonra, kademe kademe inceliyor. Karar verdikten sonra, hedef yolculuğuna çıkıyor ve kısa zamanda varıyor.
            Bana yenilerde ulaşan bir araştırma-kitabı var Mehmet Nuri Parmaksız’ın,  merkezi Ankara’da olan Akçağ Yayınları arasında günyüzü gören. Adı: Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği ve Ağıt-Destanlar. 360 sayfayla şekillenen kitabın önsözü Parmaksız hocaya ait. Önsözün bir yarende:
            -“Çok geniş bir kültürel zenginliğe ve geçmişe sahip olan Türk edebiyatı içinde biz, çalışmamızın ana konusunu, matbaanın kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, tek sayfa şeklinde matbaalarda basılarak satılan ağıt konulu destanlar üzerinde durduk” deniyor.
            Mehmet Nuri Parmaksız bu eseriyle, edebi alandaki çalışmalarının doruğuna çıkıp, bağdaş kurup oturmuştur. Eğitim ve araştırma alanındaki görünen- görünmeyen yüzleriyle ileriye yönelik, kalıcı çalışmalara imza atan bir isim ve imza olduğunu kanıtlamış, dosta-düşmana karşı sevinç ve üzüntüler yaşatmasını bilmiş, başarmıştır. Tebriklerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.
            Kitabın içindekiler bölümüne, sayfalarına bakıyoruz, gördüklerimizden:
-Türk edebiyatında ağıt ve ağıt yakma geleneği, Türkiye sahasında ağıt kavramı, Türkiye dışındaki Türklerde ağıt ve ağıt yakma geleneği,
-Aşık tarzı edebiyatta, destan kavramı ve destanlar üzerine yapılan çalışmalar,
-Aşık edebiyatında destanların yazılış süreçleri,
-Ağıt konulu destanların destan türü içindeki yeri,
-Ağıt-destanların şekil ve üslup özellikleri,
Türk edebiyatında ağıt: İnsanoğlu yaşadığı müddet boyunca etrafında vuk’u bulan hadiselerden etkilenmiştir. Onu derinden etkileyen en acı olay, ölümdür. İnsanlar, tarihin başlangıcından itibaren ölüm karşısındaki hislerini, yazdıkları şiirlerle dile getirmeye çalışmışlardır. Ölüm sonrası, insanların ölenin arkasından söylediği şiirler “ağıt” olarak adlandırılmıştır. (Sayfa: 13-Giriş)
            ***
            GÜNÜN HABERLERİ:
            1. Teşekkür belgesi: Sayın İsa Kayacan; İLESAM’ın kültürel faaliyetlerine katkılarınızdan dolayı teşekkür eder, ilim ve edebiyat alanındaki hizmetlerinizin devamını diler, saygılar sunarım. (Mehmet Nuri Parmaksız, İLESAM Genel Başkanı, 25 Aralık 2010 – Ankara)
            2. Burdur Belediyesi Kültür Yayınları arasında, yayınlanmasına karar verilen, İsa Kayacan’ın “Burdur’dan Kültür Yağmuru” adlı kitabının yayın (baskı) hazırlıklarına başlandı.
            3. MAKÜ, Tefenni Meslek Yüksek Okulu’na, İsa Kayacan’ın bağış olarak gönderdiği kitap ve dergi sayısı 505’e ulaştı.
            4. Burdur – Tefenni Ece Köyünde bulunan “İsa Kayacan Kütüphanesi”ndeki kitap ve dergi sayısı 8 bin 150’ye ulaştı. ***
Prof. Dr. İbrahim Agâh Çubukçu’dan: Dörtlükler
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Kitap isimleri, bu kitapların yazarları-şairleri…
Kaleme alanlar, yayınlayanları.
            İbrahim Agâh Çubukçu hoca, yaşının rakamlarını ters çevirerek (zaten varolan) delikanlılığını ortaya koyuyor.
            Hoca, birbiri ardına yayınladığı kitaplarıyla da dikkat çekiyor, takdir toplayıp alkışlanıyor.
            160 sayfalık dörtlüklerden oluşan “Dörtlükler” adlı şiir kitabı, Aralık 2010’nun başında bana ulaştı. Sayfalarında gezme fırsatını yenilerde bulabildim.
            Dörtlüklerin “başlıkları” yok. Adı üstünde dörtlük, dörtlükler. İbrahim Agah Çubukçu hocanın dörtlüklerindeki mısralar, kendisiyle barışık duygulardan oluşuyor, dünyaya bir renkli bakış, güzelliklerle dolu anlatımlar bütünü bütünleri kitap içindeki dörtlükler. İlk dörtlük 7 nci sayfada karşımıza çıkıyor, çıkarılıyor. Buyurun birlikte okuyalım:
Dünya değirmeni dönüp duruyor,
Sonbaharda yaprak dalda kuruyor,
İşim tıkırında diyerek durma,
Felek bazen de bir tokat vuruyor.
            Nasihat dolu, uyarı dolu mısralar, hocanın toplum yönlendiriciliğini, doğru yolun göstericiliğini yapması bakımından önem taşıyor. Kitabın 129 ncu sayfasında “şiirler” başlığı altında verilenler var. Yani dörtlükler dışındaki şiir anlatımı, görüntüsü ve bütünlüğü hâkim 129 ncu sayfadan sonraki sayfalarda yer alan şiirlerde.
            Son bölümden, bu bölümden, 132 nci sayfada yer alan “Güzelleme”den iki dörtlükle devam edelim:
Duruşun onurlu soyu gösterir,
Gözlerine baksam yüreğim erir,
Bakışın, gülüşün ferahlık verir,
Bereket getiren sel misin nesin?.
            *
Agâh’ım tenhada durmaz gezerim,
Kötülüğü sevmem nefsi ezerim,
Yüreğim yanıyor şiir yazarım,
Ateş körükleyen yel misin nesin?.***
Bütün Dünya Dergisi
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Dergiler, gazeteler, getirdikleriyle önem kazanıyor veya adı-sanı belirli bir süre sonra, kaybolup gidiyor, silinip gidiyor.
            Başkent Üniversitesi yayını “Bütün Dünya 2000” orta boy kitap boyutunda, aylık yayınlanıyor. Yönetim Merkezi: (10. sk. No: 45, Bahçelievler-Ankara).
            Başkent Üniversitesi adına sahibi: Prof. Dr. Mehmet Haberal. Yayın Genel Yönetmeni: Mete Akyol. Yayın Genel Yönetmeni Yardımcısı: Mehmet Muhsinoğlu, Sorumlu yazı işleri müdürü: Gülçin Orkut. Kimlikte daha pek çok isim ve imza var.
            Ayrıca, Seçiciler Kurulu, Sürekli yazarlar sütunundaki isim ve imzalar bir hayli fazla maşallah.
            Bütün Dünya’nın beş ayrı sayısı var masamda. Bütün Dünya’nın kapağında, manşet olarak verilenler, spot olarak verilenler var.
            Bütün Dünya’nın sayfalarında yer alanların sayısı da aynı yoğunlukta, çoğunlukta. Sayfalarda yeralanlar, gazetecilik anlayışı ve tekniğiyle karşımıza çıkıyorlar. Fotoğraflar yerli yerinde, yerlerinde. Yazarları itibariyle bazı başlıklar:
-Kırksekiz saat bekletilen gemi (Aziz Nesin, Mayıs 2010)
-Vahdettin dosyası (Sinan Meydan, Mayıs 2010)
-Çiçeğin domatesleri (Muzaffer İzgü, Mayıs 2010)
-Bana verilen görevi yaptım (Mehmet Muhsinoğlu, Mayıs 2010)
-Evliliğin eskimemesi için (Yücel Aksoy-Mart 2010)
-Bir güzel insan simgesi Doğramacı (Mete Akyol, Nisan 2010)
-Okumak Dünyaya açılan pencere (Bekir Özgen, Nisan 2010)
-Ermeni tasarılarının kaynağı ABD kongresi (Gürbüz Evren-Nisan 2010)
-Usta yazarların kaleminden Atatürk (Konur Ertop-Temmuz 2010)
-Cevizci Madam’ın evi (Mehmet Ünver, Temmuz 2010)
-Hiç aklımdan çıkmıyor ki Lavoisier (Mete Akyol, Ağustos 2010)
-Hakimiyet-i Milliye yazıları (Cengiz Önal-Ağustos 2010)
-Yeni medya yapılanması (Gürbüz Evren-Ağustos 2010)
-Hakimiyet-i Milliye Gazetesindeki “Ulusal Egemenlik” başlıklı ilk başyazı, Mustafa Kemal tarafından, Hakkı Behiç Bey’e not ettirilerek yazdırıldı (Cengiz Önal, Sayı:147, Sayfa 49)
***
            İki biyografi bir mektup
Prof. Dr. İSA KAYACAN
“Burdur’un Saz ve Söz Ustaları-2” adlı kitabımda yeralacak, Burdur’dan iki biyografi aşağıda. Bunlardan sonra, Almanya’dan Kemal Petricli’nin bir mektubu var:
            Şükrü Hekimoğlu: Burdur Yaren Geceleri’nin cümbüşçü üstadı Şükrü Hekimoğlu, nam-ı diğer ‘Elmor’, 1948 yılında Burdur’da doğdu. İlkokulu Burdur Hüsnü Bayer’de, Ortaokulu Burdur Lisesi’nde okudu. Esnaf olarak hayata atılan Hekimoğlu, 1977–94 yıllarında Burdur Şeker Fabrikasında çalıştı. “Eşim, oğullarım ve torunlarımla Burdur’umda yaşamayı çok seviyorum.” diyen Hekimoğlu, dedeleri, amcaları, dayıları, babası ve hatta damatları gibi müzikle uğraşmakta ve boş zamanlarını da cümbüş yapımıyla geçirmektedir.
            “Daha 4-5 yaşlarından itibaren, babamın katıldığı, Burdur’un meşhur ‘Yaren Ziyafetleri’ geleneği içinde yer aldım. Bu ekipten Cümbüşçü Hekimoğlu defte Ali Güler, Darbukada Ünal Şavklı ile birlikte özel günlerde müzik yapmaktayım” diyen Hekimoğlu, Burdur’un geleneksel eğlence kültürünü yaşatmaya devam eden hekimoğlu Burdur’un ziyafet geleneği ve oyunlarını gelecek nesillere aktarmak üzere, Burdur Ticaret ve Sanayi Odası Yayınları içerisinde yeralan ‘Burdur’un Folklorik Eğlence Kültürü (2010)’ kitabının derleyicisi olarak görev yaptı.
            Hulusi İlhan:  1979 yılında Denizli’de doğdu. İlkokul, Ortaokul ve Lise eğitimini Burdur’da tamamladı. 2002 yılında, Süleyman Demirel Üniversitesi, Burdur Eğitim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliği Grafik Ana Sanat Dalı Bölümünden mezun oldu.
            2003- 2009 yılları arasında, Bilgi İşlem Uzmanı olarak görev yapan, 2009 yılında Burdur Ticaret ve Sanayi Odası’nda Grafiker olarak göreve başlayan, TSO’nun resmi web sitesi, üç aylık dergisiyle, Oda’nın yayımcılığını yapan, TSO yayınları arasında çıkan kaynak kitap niteliğindeki yayınlarla, çok sayıda afiş-broşür türü eserin dizgi tasarımlarını ve tanıtım CD’lerini gerçekleştiren, dizgi-tasarım uzmanı, grafiker Hulusi İlhan Burdur’da yaşıyor.
            MEKTUP:
            Değerli dost, Sayın İsa Kayacan; Sizi tanımak için geç kalmış sayılmam ama bunca iyilikleriniz geçmiş yılları da içine aldığına inandığımı sağladı. Siz, bana yeterli bir dostsunuz. İyi ve karakteri temiz, iyi niyet sahipliğini sağlam tutmuş, insanların gönlünde taht kurmuş, sevilen, sayılan, dünyada eşi enderi bulunmayan yegâne kalbi altından üstün bir gerçek dostsunuz.
            Hayattan anlamayan insanlar, sizin yüceliğinizi de anlamazlar. Önce sizi tanımak, hayatınızın içinde perçinleşmiş doğruluğu, yardım severliği, her yere yetişmekle öpülesi gereken ellerinize büyük saygı gösteren milyonlarca insandan fazla insan olduğuna inanmaları gerekir o sizi anlamayanların. Ama ben yine de diyorum ki; sizi tanımayan kalmamıştır. Benim garip düşüncemi lütfen bir latife olarak kabul ediverin.
            Bunca yaşıma geldim, dünyayı gezdim, yazdım, çizdim ama sizin gibi asil, gurursuz, her insanla aynı ayarda yürüyen, gezip yaşayan, uyum sağlayan tek bir insana rastlamadım. (Kemal Petricli, Köln–29 Kasım 2010)
            ***
Konrad-Adenauer-Vakfından: 
Gazetecinin el kitabı
Prof. Dr. İSA KAYACAN
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi ile Konrad-Adenauer-Vakfı yayını olarak, Wolf Schneider, Paul-Josef Raue’nin yazdığı, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinden Işık Aygün’ün dilimize çevirdiği, aynı fakültenin İletişim Gazetesi editörü Ahmet Kadri Kurşun’un düzeltmenliğini yaptığı 276 sayfalık “Gazetecinin el kitabı” adlı yayın, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi yayınlarının 16 ncısı olarak günyüzü görmüş.
Konrad Adenauer Vakfı’nın Türkiye temsilcisi Dr. Wulf Schönbohm’un önsözüyle başlıyor. Buranın bir yerinde:
            -“Gazetecilik mesleği çok etkin ve sorumluluk isteyen bir meslektir.Bu sebepten dolayı geleceğin gazetecilerinin iyi bir mesleki eğitim almaları önemlidir. Bu eğitimde gazetecilik mesleğine ilişkin etik değerlerin verilmesi de dahildir” deniyor.
            Daha iki önsöz daha var kitabın ilerleyen sayfalarında. Bu isim ve imzalar; İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı-Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof.Dr. Suat Gezgin, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinden Işık Aygün şeklinde sıralanmakta.
            Kitap hakkında, başlığıyla verilenler bir sayfaya yerleştirilmiş. Bir yerinde bu değerlendirmenin: “Bu kitapta, diğer pek çok kitapta bulunmayan çeşitlilikte mesleki deneyimler ve ayrıntılı eğitici örnekçeler yeralmaktadır. Yaygın haber teknikleri, uygulamaya dayalı olarak bir biçimde, uygun örnekler eşliğinde tanıtılmakta ve gazetecilerin sorunları dile getirilmektedir” şeklinde devam edişi görülmekte.
            Kitabın amacı, ara başlığı, başlığı altında verilenler var anlatımların başladığı ilk sayfada. Buranın bir yerindekilerden:
            -“Çalışmamızda, gerekli olduğunu düşündüğümüz durumlarda, genelde hizmet içi uygulamalarda ve bu mesleğe yönelik kitaplarda pek karşılaşılmayan bir yenilik yaparak yetersiz gördüğümüz mevcut geleneksel yöntemler yerine yeni örnekçeler sunmayı uygun gördük”.
            Kitap içindeki ana başlıklardan ve bazı alt başlık örneklerimiz:
            Gazeteciler, nasıl bilgi toplar?, Gazeteciler okuyucuları ve dinleyicileri nasıl bilgilendirirler?, Renkli enformasyon, görüş, okur nasıl kazanılır?, Yazmak ve redakte etmek, Yazı işleri, etik, Gazetenin geleceği, Gazetecilik eğitim ve gazeteci tipleri.
            Gazeteciler okuyucuları ve dinleyicileri nasıl bilgilendirirler?.. Bu sorunun altında yeralanlardan: Her konuda bilgilendirmek neden bu kadar zordur?, Haber nedir?, Haberin içeriği nelerden oluşur?, Haber nasıl yazılır?, Söyleşi, Dikkat, sayılar!, Gazetecilerin çoğunluğu eleştirel değil, Pek çok gazeteci yönlendiriyor, Analiz-Sentez, Perde Arkası…
            Not: “Gazetecinin El Kitabı”nı bana gönderen, Zümrüt Rize Gazetesinin sahibi, sayın Faik Bakoğlu’na teşekkür ediyorum (İK).
            ***
            Bir dergi ve değişik kitaplar
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Masamın üzerinde bir dergi var Balıkesir Akçay’dan geliyor. Adı: İda Körfez Fanzin. “Söylenecek sözü olanların limanı” hatırlatması var ismin, logonun altında. Hazırlayan: Ahmet Yılmaz Tuncer. Para ile satılmıyor. Yazışma adresi: P.K. 53 Akçay-Balıkesir, olarak kaydedilmekte. Normal kitap boyutunda. Şiirler, yorumlar-yazılar var sayfalarda. Kitap tanıtımları da dikkat çekiyor.
            Ahmet Yılmaz Tuncer’in “Yok olup gitmek” adlı, başlıklı şiiri kapakta yeralmış. Bu şiirden: Seus tapınağının merdivenlerinde/Yaşanan aşklar üzerine/Yazılır oldu şiirler.
            Yine Ahmet Yılmaz Tuncer’in “Sabaha biriken” adlı uzunca bir şiiri, uzun soluklu bir anlatımı dikkat çekiyor.
            İda Körfez Fanzin’in sayfalarında imzaları bulunanlardan bazıları şöyle sıralanmakta: Bülent Güldal, H. Senday Özdamar, Metin Turan, Nazım Hikmet Ran, Mehmet Önder, Fikri Coşkun, Nalan Çelik, Erhan Tığlu, Mehmet Rayman, Ergül İlter, H. İrfan Önder, Cevat Turan İhsan Arı vd.
DEĞİŞİK KİTAPLAR HAKKINDA KISA KISA
1-Derin Kar Senesi (Fazıl Bayraktar, öyküler,  144 sayfa)
2-Ahir Gözlerin (Şiirler, Hasan Hüseyin Yılmaz, 112 sayfa)
3-Güz Günleri (Ali Haydar Karahacıoğlu, şiirler, 64 sayfa)
4-Şeker Dikeni (Ahmet Şahinoğlu, taşlamalar ve deyişler, 128 sayfa)
5-Güzden önce Aşktan sonra (Belgin Turan, şiirler, 112 sayfa)
6-Mutluluk şarkısı (Ramazan Hoş, şiirler, 126 sayfa)
7-Şeyh Servet’ten Günümüze kimlik Bozumu (Nurettin Özcan, araştırma, inceleme, 180 sayfa),
8-Şiirde Saklı Tesellim (Sema Akkurt, 48 sayfa),
9-Gülistan’ın Gülleri (Tarık Torun, şiirler, 160 sayfa)
10-Tarihten Ta…. Atatürk’e Türk Destanları, (Ali Kayıkçı, 196 sayfa)
11- İLESAM 2008 Şiir Antolojisi (176 sayfa)
Bu Antolojinin 130 ncu sayfasında, rahmetli İlkan San’ın kısa biyografisi, fotoğrafı ve iki şiiri var.
Bu şiirlerden Selam adlı olanının bir dörtlüğü:
Cenneti andıran irem bağlara,
Her zaman dumanlı yüce dağlara,
Yurduma ulaşan tozlu yollara,
Gönülde yer eden dostlara selam.
            *** 
Mithat Erden’den: Ortadoğu ve Orta Asya’da İmparatorlukların batışı ve yeniden doğuşu
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Fransızca dan çeviren: Mithat Erden. Uluslar arası İlişkiler ve Stratejiler Enstitüsü yayınları arasında yayınlanan 142 sayfalık bir kitap.
            Önsöz, İkinci Dünya Savaşı öncesinde İmparatorlukların durumuyla sayfalar başlıyor. Değişik imzaların, farklı-çeşitli görüşleri var.
            Önsöz’den: “Bu incelemenin konusu, İstanbul’u Tahran’a İslamabat üzerinden Lahora bağlayan hattır. Yani, Kafkasya ve Orta Asya’yı kapsayan ve Arap olmayan bölgedir.
            Arap olmayan Ortadoğu Bölgesi, Osmanlı İmparatorluğu, Pers İmparatorluğu ve Türk Moğol İmparatorluğu gibi üç büyük İmparatorluğun beşiğidir. Bugün dahi bu üç İmparatorluğun hatırası bu bölge insanlarının belleğinde hala yaşamaktadır”. Araştırmanın içeriği, yayının genel görünümü, anlamı ortaya çıkıyor böylece.
            M. Mari Caboriean, İkinci Dünya Savaşı öncesinde İmparatorlukların durumundan söz ederken, üç ayrı süreç üzerinde duruyor. Bunlar özetle:
            Birinci süreç: 1500 yıllarında başlayan yeniden yapılanmadır.
            İkinci süreç: Bir taraftan özellikle İngiltere ve diğer taraftan Rusya gibi Avrupalı devletlerin sömürgeci İmparatorluklarının yayılmasıdır.
            Üçüncü süreç: Avrupa ile temas ve etkileşimin başlaması, milliyetçilik cereyanlarının ortaya çıkması ve geleneksel İmparatorluklarla, sömürgeci İmparatorluk sistemlerini tehlikeye sokan ulusal devletlerin kurulmaya başlamasıdır.
            Ve bu üç süreç ayrıntılı olarak anlatılıyor, gerçekler gözler önüne seriliyor efendim. Değişik imzaların ortaya koyduklarının başlıklarından bazılarının sıralanışı:
- İmparatorlukların yeniden doğuşu doğru mu?. Çindeki belirsizlikler (M. François Thval-İris)
- Pakistan’lıların istekleri (M.Minchael Barray-UNESCO),
- İran’ın rolü (Bernard Hourcade-CNRS),
- Türkiye’nin Rolü (M. Semih Vaner-CERİ)
- Müslümanlar Hindistan’da (Büyükelçi Lewin)
Ve sayfa 109’da başlayan, M. Semih Vaner (CERİ) imzalı Türkiye’nin rolü başlığı altındakilerin, 114 ncü sayfadaki Üçüncü konu: Ekonomik gelişmeden bir paragraf:
            - Türkiye, Türkçe konuşulan topraklardaki Türk dünyasında, sürmekte olan Kuzey - Güney yarışmasında özel bir konum işgal etmektedir. Fakat Türkiye, Sovyetler Birliği tarafından ekonomik gelişmeleri geciktirilmiş bölgeleri yanına çekecek kadar güçlü değildir.
         ***
Azerbaycan’daki Pervane Namıkgızı’ndan:
Türk-Azeri Şehidleri
 Prof. Dr. İSA KAYACAN
Kerimova Pervane Namıkgızı, 1992 doğumlu, Azerbaycan (Bakü) Kafkas Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Çocuk denecek yaşına rağmen, Ağdamda görüşerik/Bir sevinç göyersin/Ebedi güneş/Atatürk’le könül sohbetim/Türkiye’nin Pervanesi Atatürk, adlı kitaplarından sonra 72 sayfalık “Türk-Azeri Şehidleri” adlı kitabını da yayınladı. Tebriklerimizi sunalım önce.
            01 Haziran 2010 tarihinde Ankara’da “Hakk dünyaya ahiret evine sayısız eserler ithaf eden İsa Kayacan’a” cümlesiyle imzalayan Pervane Namıkgızı, gelecek için ümitli olduğumuz gençlerimizin başında geliyor.
            Bakü’de, Oskar Neşriyyat kuruluşunda basılan kitap, Pervane’nin dünyasında yeralan gerçeklerin yansıtıcısı.
            Önsöz, Oktay Rıza imzasının taşıyıcısı. Müellifden, yani Pervane’den de bir sunuş var.
Pervane bir yerinde:
“Şeki’deki Türk şehidliğinde Türkiye’den gelip ganını Azerbaycan toprağına gatan bir Türk esgeri mezarında özüne toy edir. Oğlu şehid olan ananın elindeki silahı alıb:
“Ana diz buyurdun,
Bura doğma toprağımdır,
Ganımız Türk ganıdırsa,
Azerbaycan bayrağı,
Türkiye’nin bayrağıdır” diyor, deniliyor. Şiirler ve fotoğraflar birbirinin zenginleştirilişini sağlıyor.
            Şiirlerin başlıklarından: Sayfa 20’de başlayan” 5 yaşlı şehid gız”. 21 nci sayfada küçük kızın fotoğrafı var. “Garabağın Hocalı şeherinde 5 yaşlı körpe gızcağızı Ermeniler öldürüpler. Ona hasrediyorum” deniyor.
            PERVANE’NİN YENİ ŞİİRLERİ
            Pervane Namıkgızı’nın yeni şiirleri var bana ulaşan. VIII. Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarına katıldığına ilişkin “Türkiye bir güneştir” başlıklı şiirinin girişinde Pervane Namıkgızı şöyle diyor:
Siz ey dünya gençleri,
Hoş geldiniz güneşe,!
Türkiye bir güneştir,
Biz onun ışınları,
En güzel nimet vatan!..
En güzel nimet Ana!..
*
            BAHTİYAR VAHAPZADEYE İTHAFTIR
Nasıl vatanına bağlıydı canın,
Öylece bağlıydın Türk toprağına,
Sarıldı cenazen Azerbaycan’ın,
Hem de Türkiye’nin al Bayrağına.
            ***
Oturduğumuz Mahallenin “Ayrancı” adı
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Oturduğumuz mahallenin adı: Ayrancı. Aşağı Ayrancı, Yukarı Ayrancı şeklinde bir ayırım var.
            Mahalle adıyla ilgili çalışmaların “Ayrancı Mahallesi “Muhtarlığı tarafından yapılması gerekirken, bu konudaki araştırmalar Remzi Oğuz Arık Mahallesi Muhtarı Süleyman Demircan tarafından yapılıyor ve bize ulaştırılıyor bu çalışmalar.
            Süleyman Demircan’ın bize ulaştırdığı “Ayrancı semt raporu” var elimizde. Bu raporda yeralanlar bilmediklerimiz, duymadıklarımız olarak karşımıza çıkıyor. Raporun ilk satırları:
            -“Mustafa Kemal ve ekibi 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya geldiğinde, kentin nüfusu 20 bin, 1945 yılında 226 bin, 1970 yılında 1.200’dür. Cumhuriyetin ilk yıllarında Alman mimar Jansen tarafından bir kent planı hazırlanır. Bu plan 300 bin nüfusa göre hazırlanan bir plandır. Yenişehir, Cebeci, Maltepe konut bölgeleri, Dikimevi, Ulus güzerghı 19 Mayıs Spor Salonu, Ulus Gençlik parkı, Hipodrom, Üniversiteler, Kızılay TBMM bu plana göre gelişir”
            Ayrancı semtiyle ilgili verilen bilgilerden: 1933 yılına kadar Meclis bahçesi, Teneke mahallesi, sonra Tatar vatandaşların yoğunlaşmasıyla Tatarlar mahallesi olarak bilinir. 1965 yılına kadar bu mahallede oturan Tatar kökenli vatandaşlar, hayvan besler, süt ürünleri üretirler, yoğurt, ayran pazarlarlar. Bu günkü yeni ismi “Ayrancı” ismi de buradan gelmektedir.
            Remzi Oğuz Arık Mahallesi Muhtarı Süleyman Demircan, “Yerel yönetimlerden, kentimiz ve semtimiz için taleplerimiz” başlığı altında sıraladığı 24 maddede önemli görüşler ortaya koyuyor, anlaşılır biçimde taleplerini sıralıyor. Bunlardan bazıları:
1- Yerel yönetimlerin, halkın karar süreçlerine katılması, karar mekanizmalarında yeralmaları için demokratik ortamı yaratmaları,
2- Kentin dokusunu bozan tek yön trafik uygulamasına son verilmesi için hukuki sürecin acilen başlatılması,
3- Semtimize cevap verecek kadınlar lokalinin yapılması,
4- Kent içindeki baz istasyonlarının kentin dışına çıkarılması için yaptırım sağlanması,
5- Bestekâr sokağı ve Şimşek sokağının 2 ayda bir gün, etkinlik yapmak için kültür ve sanat sokağı olarak düzenlenmesi,
6- (24) Semtimizdeki ağaçların budanıp temizlenmesi..
            ***
             Mehmet Sılay’dan İskilipli Atıf Hoca
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Araştırmalarıyla, yayınlarıyla dikkat çeken isimler hep takdir görmüşlerdir, alkışlanmışlardır.
            Mehmet Sılay Tıp doktoru. Önceki dönemlerde Milletvekilliği yapan, araştırmacı-yazar. Yenilerde bir kitabı daha bana ulaştı.
Adı: İskilipli Atıf Hoca (1876–1926).
            382 sayfalık kitap, merkezi İstanbul’da bulunan “Düşün Yayıncılık” tarafından günyüzüne çıkarılmış, yayınlanmış.
            Mehmet Sılay bu kitapla, araştırmasıyla İskilipli Atıf Hocanın, hayatını ve eserlerini incelemiş, yayın sayfalarına aktarmış. Sonraki sayfalarda, kitap bölümlerinde; sonun başlangıcı hareket noktası yapılıyor, hocanın tutuklanışı, mahkemeden ayrıntılar, anıt mezar projesi, detaylı biçimde anlatılıyor, naklediliyor.
            Önsöz’ün bir bölümünden: “Meşhur İstanbul gazetelerinden Tanin, Akşam, Cumhuriyet, Vakit, Tasvir-i Efkar, Son Telgraf, Tevhhid-i Efkar ve özellikle yarı resmi Hakimiyet-i Milliye’de beklenen haber yayınlanır: İki Mürteci asıldı!.. Mürteci hocalar bu sabah asıldılar!..
            İrtica kitapları müellifi İskilipli Atıf Hoca ile Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi haklarındaki idam kararı bu sabah infaz edilmiştir.. Kışın en soğuk perşembesi olan 04 Şubat 1926, şüphesiz unutulması mümkün olmayan bir ‘şahadet’tir”..
            Muhammed Atıf 1876 yılında İskilip’in Tophane köyünde doğdu. Okuyup yazmayı dedesinden öğrendi. 1904 yılında ve yirmisekiz yaşında, arkadaşlarının delâletiyle tanıştırılan Safranbolulu Fatma Zahide hanımla sade bir dini merasimle evlendi. 1910 yılının ilk ayında Atıf hoca, günümüz YÖK Başkanlığına muadil Medreseler Müfettişi olarak tayin edildi. Değişik, gazete ve mecmualarda makaleler yazdı.
            Yazarını idama mahkum ettiren, küçük hacimli suç aleti kitap: Frenk Mukallitliği ve Şapka küçük bir risale.
Dört bölümden oluşan uzun bir makale aslında…
            Şapka İktisası Kanunu: Yaz mevsiminin en sıcak günlerinden biri. 24 Ağustos 1925. Burası Kastamonu şehir meydanı. Arka planda Nasrullah camii şadırvanı. Kürsüde devlet Başkanı. Elindeki şapkasını meydanda toplanan millete gösteren Mustafa Kemal, Cumhuriyet dönemi tarihi nutuklarından birini daha irad ediyor:
            -“Efendiler, uygar ve milletlerarası kıyafet bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir.. Onu giyeceğiz”..
            Necip Fazıl Kısakürek “Son devrin din Mazlumları” isimli kitabında İstiklâl Mahkemesinde yargılanan İskilipli Atıf hoca ile İstiklâl mahkemesi hakimi Kılıç Ali ile arasında şöyle bir konuşma cereyan ettiğini anlatır:
            -Kel Ali bir ara büyük bir hışımla Hocaya dönerek:
            -Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun! dedi,
            Hoca sakin ve vakur bir tavırla:
            -Evet efendim, Şapka Kanunu çıkmadan iki sene evvel şapkanın bir Müslüman kisvesi olmadığına dair bir risale yazmıştım, dedi.
            Kel Ali: Şimdi ne yapıyorsun?, diye sordu.
            Hoca: Kanunlara riayet ediyorum, diye cevap verdi.
            ***
Cumhur Turan’dan: Demon
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Cumhur Turan’ın kendi deyimiyle  “üç uzun öykü” merkezi Ankara’da bulunan Payda yayıncılık, yayınları arasında kitaplaştırılmış. Adı: Demon.
            Cumhur Turan hoca, ilk sayfalardan birinde, “Başlarken” başlığı altında şunları söylüyor:
            -Bir yerlerde sıkışıp kalmış, yaşamların toprağında üretilmiş üç uzun öyküyü; üç kocaman damla gibi akıtarak getirdim. Her birisini yazarken nasıl farklı iklimlerin içinde yürüdüysem, sizin de okurken aynı duyguyu yaşayacağınızı umuyorum.
            Öyküler; Demon, Zıbıkçı, Tebası.. Pardon! Karısı Kezban, adlarının taşıyıcısı olarak görülüyor.
            Arka kapakta, bu üç öyküyle ilgili birer özetleme yapılmış, anlatımla öyküler hakkında bilgiler verilmiş. Buradan kopya çekerek devam edelim mi?:
1- Demon: 0 günlerde pek çok şey keşfedilmemişti. Merakı da içinde barındıran bir heyecan yaşamı yürütüyordu. Yıllar birbiri üstüne aktı ve bir gün, ne yeni bir heyecan ne de buna dair beklenti kaldı. Artık her gün bir önceki günün yinelenmesine dönüşmüştü. Sevişmek bile tek düze alınan bir yemekti. Öylesi bir yemekti ki, bir zamanlar alınan ta, akan zamanın anaforunda yitirilmiş, sırf cinsel gereksinimi gidermek için zaman zaman yutulan bir hapa dönüştü.
2- Zıbıkçı: Her şey bitti derken; çözüm, öngörülmeyen bir pencereden içeri şaşırtıcı bir düşsellikle dalar. Öyle ki, biri bu çözümü önerse “saçmalama”ya da “kafayı mı sıyırdın” dersin. O denli sıra dışıdır. Ama zamanın değirmeninde ne sıra dışılıklar olağanlaşarak yaşamdaki yerlerini almışlardır ki; Pakize’nin dünyasında da böyle olmuştu.
3- Tebası.. Pardon! Karısı Kezban: O geceyi bir netlikle ve ince ayrıntısına kadar yeniden yaşarmışcasına anımsamıştı. Sayrılığı onu çok duyarlı hale getirmiş olmalıydı. İçinde bir kez dönmeye başlayan film, beyninin arşivinden gelen yeni makaraların gösterime girmesiyle sürmedeydir.
Cumhur Turan’ın şiirde mi başarılı, öyküde mi başarılı olduğunun ayırımı oldukça zor… Her alandaki başarılarını hemen görüyor ve anlıyorsunuz, kabulleniyorsunuz efendim.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Erciyes Üniversitesindeki “kapatılan kütüphane skandalı”yla kaybolan vefa aranıyor
                                           Prof. Dr. İSA KAYACAN
Kayseri Erciyes Üniversitesi, ülkemizin eski ve önde gelen eğitim ve bilim kuruluşlarından. Bu üniversitemizden hep sevindirici, bundan öncede başarılı haberler alırdık, duyardık.
            Şimdilerde ise, özellikle Kayseri Basınında yeralan “Erciyes Üniversitesinde kütüphane skandalı” şeklindeki haber ve yorumlar karşısında, üzüldüğümü, duygularımın karmakarışıklaştığını ifade etmeliyim.
            Hemen konuya dönüp, bu haber ve yorumlar bütününün çekirdeğinde neler var birlikte gözden geçirelim, buyrun:
            Prof. Dr. Tuncer Gülensoy hoca; 1980’li yıllarda, Develi Aşık Seyrani Şenliklerindeki oturum başkanlıkları sırasında tanıdığım bir hocamız. Yıllarla birlikte, Erciyes Üniversitesi ve Kayseri ilimizle bütünleşti, “Kayserili oldu” bir bakıma. Bu üniversitemizde bir bilim adamı olarak 18 yıl hizmet veriyor, başarılara imza atıyor, yüzlerce öğrenci yetiştiriyor, ihtisaslaşma alanında da yol göstericiliğini sürdürüyor.
            Bu arada, gerek yurtiçi, gerekse yurtdışı ilişkileri, temasları sonunda, Üniversite bünyesindeki kitaplığı büyüyor, büyüyor, 3 bin 500’lere, hatta 5 binlere ulaşan bir rakam ortaya çıkıyor. Çalışma odasında ve çevresindeki odalardakilerle, büyük bir kütüphane varoluyor. Burada, yurt dışından getirilen çok değerli kitaplar, eserler yer alıyor. Kütüphanede ayrıca Gülensoy hocanın plâketleri, kilimler ve önemli bazı eşyaları da yeralıyor. Bunlar arasında bugün değerleri 10,12,20,30 bin TL değerinde olan yabancı sözlükler, kitaplar, Türk Dünyasına yönelik yayınlar var.
            Bu bağışlar yapılırken, kütüphane Üniversiteye devredilirken, “bağış senedi” imzalanıyor. Bu bağış senedinde; “ Bu kütüphane başka bir kütüphane ile birleştirilemez başka bir yere nakledilemez. Aksi takdirde kitaplığı bağışlayan kişi ve birinci dereceden yakınları, kitapları geri almaya hak kazanır” hükmü bulunuyor.
            Efendim, az gidiliyor, uz gidiliyor, gece gündüz yol gidiliyor, Kayseri’deki Erciyes Üniversitesi bünyesindeki Fen ve Edebiyat Fakültesi Fen ve Edebiyat olarak ikiye ayrılıyor. Bu bölünmenin ardından, “Edebiyat Fakültesi Dekanı tarafından kapatıldığı ileri sürülen” Prof. Dr. Tuncer Gülensoy Türkoloji İhtisas Kitaplığı’ndaki levhalar, hocanın resimlerinin bazılarının “çöpe atıldığı” ileri sürülüyor.
            Şimdi, geriye dönüp bakalım; vefanın yer değiştirdiği, bilim anlayışının şekil farklılığı ortaya koyduğu bu haberle ilgili, bağışın yapıldığı günlerden başlayarak gazetelerde yeralanlardan bazı cümleler nakledelim ve Erciyes Üniversitesi Rektörlüğünden konuyla ilgili açıklama beklemeye başlayalım:
1-      Prof. Dr. Tuncer Gülensoy 40 yıllık birikiminden oluşan 3 bin 500 kitabı bir kütüphaneye dönüştürüp Erciyes Üniversitesine bağışladı (Yeni Şafak Gazetesi, 14.07.1992)
2-      Yakıştı mı üniversiteye: Erciyes Üniversitesine, Prof. Dr. Tuncer Gülensoy tarafından bağışlanan 5 bin kitabın yeraldığı kütüphanesinin kapatılması ve kitapların depoya kaldırılması skandalı büyük tepki çekiyor. (Satır Arası Gazetesi, Kayseri, Sayı:41)
3-      ERÜ’de kütüphane skandalı büyük tepki çekiyor (Kayseri Güneş Gazetesi, 16.12.2010)
4-      Birçoklarının yapmayı, bırakın kafasından bile geçirmediği bu olayı gerçekleştiren hocaya saygı ve minnet duyulması gerekirken, birileri kalkmış kütüphaneyi kapatmış. Ve eserleri depoya kaldırmış. Sebebi belli değil! Türk Dili Dekanı Prof. Sayın Ümit Tokatlı hocanın makamına gittim. Onlarca dakika bekledim. Sekreterine not bıraktım, ama zahmet edip dönmedi bile. Milliyetçi olarak bildiğimiz Sayın Rektörümüz Fahrettin Bey’i defalarca aradım ve not bıraktım, ama iş Türk Dili olunca o da dönmedi. Türk Dili konusunda çok önemli araştırmalar yapan, kaynaklar edinen bir hocanın yıllarının birikimini bıraktığı kütüphane sessiz sedasız yok ediliyor. Ama ses çıkaran yok. Acaba diyorum, böyle bir olay Ermeni Dili Kütüphanesinde yaşansa veya Çin Dili Kütüphanesinde yaşansa, Üniversite yönetimi nasıl bir tepki verirdi? (Abdülmecit Avşar, Kayseri Gün Haber Gazetesi, 17 Aralık 2010)

23 Aralık 2010 Perşembe

Soldan: Bekir Gündoğan, İsa Kayacan,  Süleyman Ukav

Prof. Dr. İsa Kayacan: Gazeteciliğin gerçek okulu Anadolu Gazeteleridir.
ANKARA (Ece Ajans) - Başbakanlık Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü  ve TRT’nin işbirliği ile “TRT Anadolu” kanalında hafta içi her gün sabah saat 10.30 da başlayan 12.00 ye kadar devam eden “Anadolu Basını” adlı  bir program yayına girdi.
Bekir Gündoğan'ın sunduğu, 20 Aralık 2010 tarihindeki  ilk programa Gazeteci-Yazar İsa Kayacan ile Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreter Yardımcısı Süleyman Ukav konuk  olarak katıldılar.
İsa Kayacan söz konusu programda yaptığı konuşmada; “Anadolu Basını Milli Mücadele’nin kazanılmasında harcı olan basındır. Yani, Anadolu Basını Gazi Basın’dır” dedi.
Gazeteciliğin gerçek okulu’nun Anadolu Basını olduğunu vurgulayan Kayacan; “Anadolu da Gazetecilik yapmadan yaygın basında çalışmaya başlayanlar, İlk, Orta ve Lise eğitimi almadan yüksek okula başlamış olanlar gibidirler…
Bu gün Anadolu Basını içerisinde bir çınar gibi duran, 1918 yılında kurulmuş Yeni Adana Gazetesi, l922 yılında kurulmuş Antalya Gazetesi, 1924 yılında kurulmuş Bartın Gazetesi ayaktadırlar, hatırlatmasında bulundu.
Prof. Dr. İsa Kayacan; Anadolu Basını’na yönelik böyle bir programın başlatılmasının çok doğru ve yerinde olduğunu, bu programla Anadolu da ki Gazeteciler arasında teşvik ortamı ve yarış sağlanacağını sözlerine ekledi.
Celâl Öztaş, Çağdaş Burdur Gazetesi Sahibi

Çağdaş Burdur Gazetesi Sahibi Celal Öztaş:
Öncelikle; ana dilimizi iyi konuşmalı, iyi yazmalıyız
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            Bazı isim ve imzalar vardır, merak konusudurlar. Onlarla ilgili bilgilerin toparlanması, kamuoyuna yansıtılması doğru olur, yerinde bir değerlendirme olarak kabul edilir:
Celal Öztaş: Burdur’un, Bucak ilçesinin Elsazı köyünde doğdu. Çobanlık yaparak aile, bütçesine katkıda bulunan Celal Öztaş, güvenlik, temizlik, tıbbi sekreterlik, yemek temini, otomasyon alanlarında hizmet verdi. Bu alanlardaki işyerlerinde 1500’e yakın kişiye iş vererek, istihdam yaratmadaki başarılarıyla ekonomimize katkılarda bulundu.
Burdur dışında; Antalya, Afyonkarahisar, Konya, Hatay, Manisa, Isparta, İzmir ve Muğla illerimizde de hizmet veren, Çağdaş Burdur Gazetesinin imtiyaz sahibi ve Öztaşlar Grup Yönetim Kurulu Başkanı olan, Öztaşlar Nakliyat, Öztaşlar Güvenlik, CNS Müteahhitlik kuruluşlarıyla dikkat çeken; “Çağdaş Burdur Gazetesiyle sessiz yığınların sesi, kimsesizlerin kimsesi olmaya devam ediyoruz” diyen Celal Öztaş, Burdurlu’nun Çağdaş Burdur Gazetesine gereken önemi verdiğini, bundan güç olarak, Yusuf Tortop ve Gazete çalışanlarıyla birlikte, gazetenin yayımını sürdürdüklerini ifade ediyor.
Lise Mezunu iken 1975 yılında Tapu Kadastro Eğitimi alarak, sınav sonucu, Şanlıurfa’da Toprak Reformu Müdürlüğünde göreve başlayan, sonra özel sektördeki çalışmalarına dönen, işçilerle bir aile olmayı hedeflediklerini ve uyguladıklarını söyleyen Celal Öztaş; Her yıl bin kişinin üzerinde istihdam sağladıklarını, inşaat malzemelerinin satışı ve inşaat işleriyle de uğraşdıklarını, yıllık ortalama 6 bin ton kömür satışı gerçekleştirdiklerini söylüyor.
Özellikle, çocuk ve gençlere bilgi ve tecrübelerini aktarmaktan mutluluk duyan Celal Öztaş, bu nasihatlerinden bazılarını şöyle sıralıyor: Çalışmak için uygun gün ve saat bekleme / Devamlı ve planlı çalış/ Her şeyden evvel, ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren.
UNUTMA ÇOCUĞUM (Celal Öztaş)
  • Çalışmak için uygun gün ve saat bekleme!
  • Bir günde yapman lazım gelen, bir işi ertesi güne bırakma!
  • Başladığın bir işi, bitirmeden başka bir işe başlama!
  • Bir işe başlamadan evvel, o iş üzerinde iyice düşün ve hesap yap!
  • Devamlı ve planlı çalış!
  • Dinlemek için işini değiştir ve yavaşlat!
  • Sakin ve metin ol, acele etme, sindirerek çalış ve öğren!
  • Her gün iyi bir eserden yüksek sesle, beş on sahife oku!
  • Rastladığın edebi, felsefi bazı güzel parçaları ezberle!
  • Sabırlı ve metanetli ol!
  • Her şeyden evvel, ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren!
  • Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme!
  • Çok konuşma! Yerinde ve özlü konuş!
  • Kimsenin yüzüne karşı söylemediğini, arkasından söyleme ve bil ki arkasından konuşmak korkaklığın en köyü şeklidir!
  • Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma! Bil ki insanları en çok kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzüne vurulmasıdır!
  • Yalan söyleme, yalan söyleyen, yakalanma korkusu içinde yaşayan hırsız gibidir!
  • Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!
  • Gece yatarken ve sabah kalkarken besmelesiz işe başlama, zira besmelenin her şeyin anahtarı olduğunu unutma!
  • Bir günü tamamlayıp, ertesi güne başlamadan ne yapacağını kendine sormadan uyuma! 
  • Celal ÖZTAŞ (Çağdaş Burdur Gazetesi, 16 Aralık 2010)  ***
Prof. Dr. İrfan Ünver Nasrattınoğlu
 Türk Halk Kültürüne  (2010) Hizmet Ödülleri
Prof. Dr. İSA KAYACAN
            1955 yılında kurulan, Prof. Dr. İrfan Ünver Nasrattınoğlu’nun Genel Başkanlığında faaliyetlerini sürdüren, Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu’nun 2010 yılına ait “Hizmet Ödülleri” 18 Aralık 2010 tarihinde, Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliği Konferans Salonunda sahipleriyle buluştu, buluşturuldu.
            Prof. Dr. İrfan Ünver Nasrattınoğlu’nun açılış konuşması ve ödül alan kuruluş ve kişilerin ödül gerekçelerini (özet olarak) açıklamasından sonra ödüllerin dağıtım törenine geçildi.
            Bu arada, Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu’nun 55.Kuruluş Yıldönümü nedeniyle hazırlanmış ve basılmış olan, Salih Ünver’in hazırladığı 164 sayfalık kitap da katılımcılara, ödül gerekçeli sayfalarla birlikte dağıtıldı, daha doğrusu koltuklara konularak katılımcılara ulaştırıldı.
            Türk Halk Kültürüne Hizmet Ödülü alan kuruluş ve kişilerle ilgili olarak hazırlanan ödül gerekçelerinden;
1-                  Bakanlık son yıllarda, Halk kültürümüz açısından değerli yayınlar da yaptı (Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay için)
2-                  Halk Musikimiz, TRT’nin geniş ilgisiyle, yozlaşmaktan ve unutulup gitmekten kurtulmuştur (TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin için)
3-                  Geçen 32 yıllık süreçte Türkiye Yazarlar Birliği çok önemli aşamalar kaydetmiştir (Türkiye Yazarlar Birliği için),
4-                  Türk Folklor Kurumu, 1971’den günümüze “Folklor Kurumu Dergisi” ismiyle çalışmalarını sürdürmektedir (Folklor Kurumu için),
5-                  Feymani gibi, ülkemizin yetiştirdiği büyük bir ozanın onere edildiği şölenlerin büyük ilgi gördüğü mahakkaktır (Osmaniye Folklor Araştırma Derneği için),
6-                  Osmanlı- Türk tarihi ve sanatı ile ilgili birçok makale yazıp, bunları Türkiye ve Mısır’daki bilimsel dergilerde yayımladı (Prof. Dr. Abdullah Atiye Abdülhafız için)
7-                  Ankara’da “Hüryurt” Gazetesini ve üç dilde yayınlanan “Türkiye’nin Sesi” Dergisini çıkardı. TRT’de programlar yaptı. (Kutlay Doğan için)
8-                  Türkiye’nin ilk Bebek Müzesini kurmak için Nevşehir’in Ürgüp ilçesi Mustafapaşa’da eski bir konağı satın alarak müze kurma çalışmalarını başladı. 2008 yılında sanatseverlerin hizmetine sundu (Sibel Radiye Gül için),
9-                  Yaptığı çalışmalardan dolayı, Türkiye ve İran’daki kimi kurum ve kuruluşlardan ödüller aldı. (Prof. Dr. Kadir Golkarıan- Güldiken için),
10-               Folklor çalışmalarıyla birlikte edebi çalışmalar da yapmaktadır (Şahver Karasüleymanoğlu için),
11-               Ulusal ve Uluslararası hakemli dergilerde İngilizce yayınlanan makaleleriyle dikkat çekmektedir (Nuran Kayabaşı için),
12-               Kültür Müdürü olarak görev yaptığı Tekirdağ ve Edirne’de son derece önemli çalışmalar yaptı (Kenan Oflaz için),
13-               Önceleri şiirle başlayan edebi çalışmaları, daha sonra halkbilim konularına yöneldi (Ergün Veren için)
14-               Keçenin tanınıp sevilmesi ve yaygınlaşması için hazırladığı programlarda gönüllü eğitici olarak görev yaptı. (R.Gülenay Yalçınkaya için)