10 Temmuz 2015 Cuma

İran’ı İran’da Öğrenmek & Zamanda Yolculuk; Eğitimci - Yazar, Mahiye MORGÜL (Güncel Bir Seyahatname)

İran’ı İran’da Öğrenmek (1)
Mahiye MORGÜL
Eğitimci-Yazar, Mahiye MORGÜL
            Ön yargılarınızı bir kenara bırakın ve yaz sıcakları bastırmadan bir İran gezisi yapın. Özellikle portakal çiçeklerinin açmaya başladığı Nisan ayı ortalarında Şiraz’a gidin. O güzelim sarayların havuzlu bahçelerinde portakal çiçeği kokuları arasında dolaşacaksınız, Hafız’ın Kabri olan bahçede gençleri birbirine şiir okurken resmedeceksiniz. Benim katıldığım tur şirketi her yıl bu ayda yapıyor İran gezisini.
            Meşed, Şiraz, Persepolis, Pazargad, Zerdüştler şehri Yazd, Nayin (Narin), İsfahan, Kuşan, Kum, Tahran, Kazvin, Zencan, Miyana, Tebriz... Kültür, tarih, sanat, heykel, mozaik, ayna ve seramik deryasında yüzecek, tavan nakışlarında ışıkla dans edecek, olağanüstü akustiklerle tanışacak, İsfahan Kızlar Camisinde gün batarken yansıyan ışıkla tavanda oluşan sedef tavus kuşundan gözünüzü ayıramayacak, Zencan’da Hz.Ali için yapılmış dünyanın en yüksek 3.kubbesi Sultaniye’deki geometriye aklınız takılacak, Kazvin Mavi Cami’de kobalt rengi seramiklere neden Türk Mavisi (Lacivert) denildiğini düşünecek ve onca depremden, İskender’in, Timur’un ve Cengiz Han’ın saldırılarından ayakta kalabilmiş bu eserlerin pek çoğuna UNESCO tarafından koruma kararı alındığını öğreneceksiniz. Evet, İran UNESCO tarafından korumaya alınmış en fazla tarihi esere sahip olan bir Oğuzlu ülkesidir.
            Ayna sanatının nasıl bir şey olduğunu burada göreceksiniz. Işık-Oğuz kültürünün sembolüdür. Ulu Camileri, türbeleri ve sarayları bir de ayna sanatını görmek için gezin. Işığı her yönde çoğaltarak gönderen bu aynalı tavan işlemelerinin bir yararı da içeriye sinek girmiyor. Işığı çerağ gibi çoğaltarak yansıtan bu sanattan adını almış Şiraz, rehberimiz dedi.
             Bilimin ve sanatın, özellikle söz sanatı şiirin ışığını çoğaltarak yayan ünlüleri de çok. Şiraz’ın ulu anası Artemis’in tasvirlerinde de elinde bir ayna görürüz. Ayna, İran tarihinde önemli bir ışık kültürü sembolü olarak çıkıyor karşımıza. Azeri Türkçesiyle Kuruş diyor Aydın, Farsçası Kuroş. Kuruş’un sembolü Kuş Adam, Zerdüşt sembolü ve bu sembolün Farsçası “Fer Ve Har”, yani, Türkçe düşündüğümüzde “Işık ve Ateş” diyor; işte anlambilimde buluştuk! Ateşe tapanlar diye batılılar çevirmiş, hayır öyle değil, Işık ve Isı (ateş) kaynağımız Güneş’i tasvir ediyor. Kuş Adam üç daireyle de üç kuralı belirlemiş; İyilikle düşün, İyilikle konuş, İyilikle davran!
            Şehirlerde akşam 18.00 de başlıyor çarşı pazar. Şiraz halkı gün boyu İrem Bahçesinde geziniyor, Şiraz Üniversitesine ait korumaya alınmış çok büyük bir botanik bahçesi var. Tulum zurna satın aldığım müzik mağazası da bu semtte. Şehrin merkezinde bir başka kültür ortamı yaşıyor insanlar, örneğin gençler Hafız’ın kabrinde birbirlerine şiir okuyorlar. Bir şiir de ben okudum onlara; Yahya Kemal’in “Hafız’ın Kabri olan bu bahçede bir gül varmış, Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle...”
            Bütün şehirlerde kadınlar genç kızlar gece yarılarına kadar sokaktalar, alışverişteler. Tahmin ediyorum başka hiçbir ülkede kadınları ve çocukları bu kadar güvende dolaşırken göremezsiniz. İster istemez ülkemizle de kıyaslıyoruz. Kıyaslamayı kıyafet üzerinden yapan önyargılı gezginlerimiz bile önceliğin insanın can güvenliğinde olduğunu görünce yanıldıklarını teslim etmek zorunda kaldılar. Gezi için satın aldıkları kara örtüleri kullanmadılar bile, boyunlarına düşen bir yemeniyle örtünme işini hallettiler.
            Gündüzleri daha çok müze gezdik. Gittiğimiz müzelerde okullarla karşılaşıyorduk. Gerçekten çok kültürlü yetiştiriyorlar çocuklarını. Dil derseniz, üç dil öğretiyorlar, Arapça ve İngilizceyi ilkokulda öğrenmeye başlıyorlar. Müzelerde öğrenciler de bize ilgi gösteriyordu. Bir bayan Tarih öğretmeni sınıfını getirmiş İran tarih haritasının önünde ders işliyordu. Tarih şeridinde Farsçasının altında ALAB ASALAN SOLTAN okudum. Bildiğimiz Sultan Alp Arslan yazıyordu.
            Kaçari Sarayının 20 sütunu var, ama havuzdaki akisleri nedeniyle “40 sütunlu saray” diye anılıyor. Bahçesinde Güzel Sanatlar Fakültesinin kız öğrencileri ile karşılaştık. Başlarında bayan öğretmen, 40 sütunlu sarayın karakalem resmini yaptırıyordu. Bu turun kültür tarih gezilerini başlatan ressam öğretmen Prof.Hasan Pekmezci ve eşi Şükran Pekmezci ile tanıştılar. Turumuzun ünlülerinden heykeltıraş (mücessemesaz) Metin Yurdanur ve eşi ressam Eser Yurdanur’u da yanlarına alarak hep birlikte fotoğraf çektirdiler. Burada gördüğümüz Kaçari Sarayı 600 yıl Safevi devletinin başkanlık sarayı idi. Sarayın tüm duvarları boydan boya kadınlı erkekli zevk-u sefanın tablolarıyla doluydu. Bu devrin nasıl sona erdiğini tahmin etmek zor değil. Dış duvarda sultanın Frenk giysili tablosunu gördüğünüzde bu iktidarın Fransızlarla içli dışlı olmaya başladıklarında sonlarının geldiğini anlıyorsunuz. 
            Gezdikçe rastladığınız şair heykellerine ve şair türbelerine şaşarsınız. Hafız’ı bin yıldır yaşatan bir kültür karşısında şapka çıkartırsınız. İlk uğrağınız Horasan Meşed’de bir sanat eseri olan İmam Rıza Camisidir. Tavanındaki aynalı nakışlarıyla, görkemli kubbeleriyle başınız hep yukarıda dolaşırsınız, başınıza girişte örtülen uzun örtü o yüzden kaymaya başlar ve saçınız göründüğünde bir kadın görevli sizi uyarır. Oradan ikinci durak Firdevsi’nin muhteşem türbesine gidersiniz, edebiyat dersini burada Firdevsi’nin kabri başında yapan öğrencilere rastlarsınız. Mezar taşında yazılı olan beyitleri okuyarak başlar ders, sonra duvarlarda şiirdeki kahramanları canlandıran heykel tablolar görürsünüz. Anlarsınız ki şiirin heykelle bütünleştiği bir mekan olarak da türbe bir Müslüman ülkede yapılabiliyor. Türbenin en tepesinde ise Avesta (Oğuzata) Kuş Adam kanatlarını açmış Firdevsi’yi kucaklıyor; çünkü o, İran tarihinin en büyük atasını destanlaştırarak anlatmış.
            Seramiklerinden çinilerine, altın işlemelerinden ahşap işçiliklerine, ayna işçiliğinden soğuk hava depolarına, rüzgâr kulelerinden suyu soğutan yer altı havuzlarına kadar bir kültür sanat ve tarih denizinde bulursunuz kendinizi. Lacivert kobalt renginde tavan seramiklerini anlatırken rehberinizden duyarsınız bu rengin Türk Mavisi olduğunu. Bu renkte seramikle yapılmış bu yükseklikte kubbe dünyada bir başka yerde göremezsiniz. Turkuaz dedikleri bu değildir. İngilizcesini söylerken “dark blue / koyu mavi” ile ifade ediyor, ki bu da Türk Mavisi renginin tam karşılığı gelmiyor.
            İran’ın eğitim-bilim ve sanat dili devlet dili olan Farsçadır, fakat bütün şehirlerde insanlarla Türkçe konuşabiliyorsunuz. Hele Türk olduğunuzu anladıklarına dilleri çözülüyor. Bir de Tatlıses’den “Mavi mavi masmavi” diye başlıyorlar. Yeni yetmeler belli ki Türk dizileri izlemiş, birinin adını söylüyor. Birisi “... Suçu ne” dizisini izlemiş, itiraz ediyorum, annesi beni onaylıyor “ Evet o yahşi değildir” diyor. 
            Sokaklar tertemiz, oteller tertemiz, tuvaletler her yerde bedava ve pırıl pırıl. Tebrizli rehberimiz bizi çeşme suyu şişe suyundan daha temizdir diye uyarıyor. Rehberimiz Tebrizli Aydın, 29 yaşında makine mühendisi, yakışıklı ve bekârdı. Ona burada çalışma şartlarını, nasıl evleniliyor ve neden hala bekâr olduğunu sorduk. Özetin özeti, kendi düzeyinde bir kızla evlenmek için “mihr” denilen yüksek bedeli biriktirmesi ve araba modelini yükseltmesi lazım. İran’ın yerli arabası var, çok ucuz, ama bu en alt seviyede kalıyormuş.
Kendisi gibi Tebriz Teknik Üniversitesinden mezun iyi bir mühendisin 50 gün kadar yıllık izni var. Yıllık izninde böyle turlarda rehberlik yapmak gibi ek işlerde çalışması mümkün, ya da aynı iş yerinde fazla mesai yaparak ek ücret alması da mümkün. Boşandığı takdirde kadına ödenen “mihr” parası başlıktan farklı, ailesine değil doğrudan kadına veriliyor. Bunun, İran’da kadını koruma geleneğinden geldiğini söylüyor.  Boşanmış ailede kız çocuğu 9 yaşına kadar babada, erkek çocuğu annede kalıyor.
            Bence de İran, analar diyarı anlamında Er-ana ülkesidir, onlar da ERAN diye okuyorlar. Rehberimizin anlattıkları bununla örtüşüyor. Geçici beraberliklerin resmileştirilmesi bundan kaynaklıdır, diyor; kadın birisiyle beraber olduğu zaman hamile kalırsa kimden olduğu belli olsun, adam koyup kaçamasın diyedir, diyor. İran’ın Horasan bölgesinde, Meşed şehrinde İmam Rıza Camisini ve Kum şehrinde Hz.Fatma’nın ve İmam Rıza’nın kızkardeşi Mensube’nin türbelerini ziyaret edenler yarı hacı kabul ediliyor. İran Şii inanışına göre bizim grupta 24 kişi hepimiz şimdi Meşedi ve Kum hacısıyız. İstanbul’dan Meşed’e hacı olmaya gelenler bile vardı caminin bahçesinde.
            Günde ortalama on kilometre yürüyorduk. Yüzüme gölge yapsın diye başımda şapka vardı, tülbentten şal başımdayken üzerine takıyordum. Tülbent kayıp omuzlarıma düştüğünde de sorun olmadı. Sadece camilere girdiğimizde örtünün kaymaması gerekiyordu. Şapkamın bir yanına işlenmiş küçük bir Türk Bayrağı vardı, onu fark eden birçok İranlı benden şapkayı hatıra almak istedi. Kuşan’da “Aksaray’daki caminin çinilerini ben yaptım” diyen bir ustaya rastladım, o da şapkamı istedi, vermedim, İran görmüş bir şapkayı ben de hatıra saklayacaktım.
            Bu gezide ben asıl Kuruş’un, Semiramis’in ve Artemis’in peşindeydim. Kuruş’un başkentinde, bugünkü Şiraz’da, bir tulum zurna bulacağımı biliyor ve satın almak istiyordum. Bu dileğim gerçekleşti. Hem de Kacari Türklerinin düğünlerinde bunu çalan bir mağazadan aldım. Tıpkı bizim Çamlıhemşin’deki gibi “Oy nani Koçari” söyleyip horon oynuyorlar. Bizde olmayan sözlerine bile rastladım. Hatta buradaki Kürtlerin bu havayla Kürt halayı oynadıklarını söylediler. Türkçe türküyle Kürt halayı oynamak, kaç bin yıllık kardeşliğin ispatıdır! İsfahan’da bir sarayın en üst katında bir Müzik Odasına çıktık, Kacar hanedanı zamanında yapılmış bu çokkatlı sarayın odalarında muhteşem akustik vardı, bunun için oradaydık. Buraya girerken görevliye selam vermek için “Oy nani Koçari” dedim, o bana türkünün başka sözleriyle cevap verdi, yazdım.

Ayus duyus ne fayda (Oy nani Koçari)
Oğlan duyi ne fayda  (Oy nani Koçari)
Kız oğlanı seversa     (Oy nani Koçari)
Elin sözi ne fayda      (Oy nani Koçari)
           
            Koçari kimin yarı       (Oy milli Koçari)
Koçari menim yarım  (Oy nani Koçari)
Koçari’dan geçemem (Oy milli Koçari)
            Koçari’suz edemem   (Oy nani Koçari)
            Şiraz’ın Kaçari köylerinde okçuluk önemli bir spor olarak devam ediyormuş. Türkiye’den buraya okçuluk kampına gelenler olduğunu o kampa bizzat katılan bir beyden öğrendim. O da bu kamplarda Türkçe konuşulduğundan söz etti. Şaşırmadım, çünkü ben de gezdiğimiz bütün şehirlerde halkla Azeri, Türkmen veya Kaçari şivesiyle konuşabildim.
            Az gayret etsem Farsçayı orda öğrenecektim. Çarşıda Kuruş heykeli ararken gruptan koptum, elimdeki ağır heykelle gruba yetişmek yerine otele dönmek istedim ve tur liderimize telefon etmek için kulübe aradım, bozuktu, uğraşırken beni görüp yanıma gelen satıcı Farsça “harabe harabe” dedi. Anlıyorsunuz, Farsça ile Türkçe bu kadar iç içe iki dildir.
            Aslında Farsça konuşmak için değil de, Mevlana’yı, Firdevsi’yi ve Hafız’ı yazdığı dilden okumak için Farsça öğrenmek lazım. O şairler ki, hepsi de Türk asıllı oldukları halde, ortak devlet dili yani bilim, sanat ve edebiyat dili Farsça olduğu için bu dille yazdılar.
            Tahran’da gittiğimiz bir müzede Firdevsi’nin (Farsça Ferdovsi) İngilizce’ye çevrilmiş Şehname destanına rastladım, hemen satın aldım. Sayfalarını çevirirken FERİDUN bölümü dikkatimi çekti. Bu bölümde anlatılan efsane benim için önemliydi, çünkü İran Şahı 1930’da Ankara’ya geleceği zaman Atatürk bu bölümü besteci Ahmet Adnan Saygun’dan opera olarak bestelemesini rica etmiş, o da üç ay içinde bestelemiş ve eserin adını ÖZSOY Operası koymuş, Ankara Operet Sahnesinde Atatürk’le birlikte misafir Şah ve Türk devlet protokolü bu eseri seyretmişlerdi…
            Bu yaşanmış sanat olayını yıllarca her On Kasım haftasında bütün öğrencilerime anlatmıştım. Tahran’da karşıma gerçek öykü çıktı. Çok heyecanlandım, anladım ki Atatürk bu destanı Farsçasından okumuş, biliyordu. Farsçası Faredun, Türklerle Farsların ortak atası Oğuz beyi Büyük Kuruş’un destandaki adıydı. Şimdi daha çok yeni, 29 Ekim MÖ.535’de altın silindir üzerine ilk insan hakları bildirisini yazdığı için BM tarafından 29 Ekim Dünya Kuruş Günü ilan edildi.
            Gezi grubumuz Kuruş’un bizim de ata dedemiz olduğunu henüz bilmiyordu, Persepolis’e gittiğimizde Akmenid İmparatorluğunun sınırlarını gördüklerinde öğrendiler. Artemis’in babasıydı Kuruş. Baştan bunları anlattığım için gezide tepki de almıştım. Artemis Yunanlı değildir diye on yıldan beri anlatıyorum ve ilk söyleyen de ben değilim. Bence hiç Halikarnas Balıkçısı okumamış olanlar İran tarih gezisine katılmamalı.
Şah’ın Atatürk’le birlikte çekilmiş fotoğraflarından tanıdığımız başındaki beyaz tüylü tacı Tahran Müzesinde gördüm. Kraliçe Ferah Diba’nın ve Süreyya’nın giydiği taçlar da oradaydı. Biz o kraliçeleri Hayat Mecmuasının kapağında görürdük. Rıza Pehlevi devrildiğinde kraliçe bu taçları yurt dışına çıkartamadı, çünkü meclis kararıyla bunlar devlet malı olarak tescillenmişti. (13.5.2015 - Mahiye Morgül)
            ***
İran’ı İran’da Öğrenmek (2)
İsfahan’da bir başka büyü vardı, cennet gibiydi. İnsan eliyle yeşertilmiş bir çöl şehri. Kendi tarihlerine olan saygılarından şehrin Selçuklu başkenti olduğu yıllardaki görkemini koruyorlar. Kurumuş dereyi bile taşıma suyla yeşertmişler.
Eski nehir yatağından bir sular akıyor, inanılır gibi değil. Üzerinde üçyüz metrelik köprüde gençler neşe içinde yürüyüşe çıkmış, her yan cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Çocuklu aileler oturmuş şelaleyi seyrederek piknik yapıyor. Türk olduğumuzu anlayanların içtenliği bir başka... Kestiği karpuza davet ediyorlar, birlikte fotoğraf istiyorlar. 
            Gezi alanları, piknik alanları, dev ağaçların bulunduğu parklar ve saraylar, camiler, meydanlar... Pekin’den sonra dünyanın ikinci büyük meydanı burada, dünyanın en uzun çarşısı burada...
Çarşıda ünlü bir halı mağazasında misafir edildik, İran halılarını bize tanıttılar. İki kişi tarafında iki buçuk yılda dokunan ipek halılar... İki yüzü de aynı şekilde serilebilen halılar... Katlandığında bayan çantasına sığacak kadar küçülebilen halılar... Kaçari desenli, Bahtiyari desenli, Tahran desenli, Şiraz desenli, birbirinden güzel desen desen halılar...
            Tek kare koltuk için Bahtiyari düzende Şiraz motifli minicik bir halı için 50 dolar verdim. Aslında halı merakım yoktur, ama orda kendimi kaptırdım. İran’dan satın aldığım Şiraz işi tulum zurnadan sonra en pahalı hatıra bu oldu.
            İsfahan Meydanına bakan camilerin ve sarayların akustik özellikleri var. Hepsinde işlemeler ayrıca çok değerli. Ali Kapu sarayındaki müzik odaları müzikologlar için çok değerli bir araştırma kaynağı olabilir. Çok katlı bu sarayın en üst katındaki onlarca küçük odanın her birinde sayısız ses odacıkları var. Tavanlar, duvarlar, koridorlar, her taraf her yönde ahşap ses odacıklarıyla süslenmiş. Sanki sayısız kabak kemane, keman, viyola, tar asılmış duvarlara, onlar size bakıyor... Çalgıyla duvar arasında oluşan boşluktan ses büyüyor. Fakat hem süsleme sanatı hem de üst düzeyde ses fiziği bilgisi var içinde.
            İsfahan Meydanına bakan bir diğer güzellik Kızlar Camisi. Minaresi yok, burada ezan okunmuyor. Duvarları bir buçuk metre kalınlığında ve bunun nedenini az sonra anlıyoruz; kubbeyi oturtmadan önce tam tepe noktasına yansıtılacak bir ışık olayı var. Tesadüf akşamüstüydü ve biz bu olaya tanık olduk. Işık huzmesinin değdiği tam orta nakışta bir tavus kuşu görünmeye başlıyor ve tavus kuşunun kuyruğu ışık saçağı şeklinde uzanıyor! Bu görüntü bir bilim ve sanat harikasıydı. 
İsfahan için İran’da şöyle bir söz var:
“İsfahan nisfi cihan, eğer Tebriz olmasa”
(İsfahan dünyanın yarısı, eğer Tebriz’i saymazsak)
İran’da “Ya Ali” duyarsanız bilin ki bir şeyi taşıtırlar, eğer “Ya Hüseyin” duyarsanız bilin ki bedava yemek var. İran’a eğer Muharrem’de gelirseniz on gün boyunca yemeğe hiç para vermezsiniz, gece gündüz sokakta karnınızı doyurabilirsiniz. Herkes evinden yemek taşır sokak sofralarına.
İsfahan’a giderken Hasan Pekmezci hocamız otobüsün mikrofonunu aldı, “Arkadaşlar size üzücü bir haberim var, telefonuma mesaj geldi, Kayıhan Keskinok hocamızı kaybettik” dedi. (18 Nisan 2015) Onu kaybetmenin hüznü dolaştı otobüsümüzde. Resim öğretmeniydi, öğretmenlerin öğretmeniydi. Aramızda öğrencileri vardı. Tanıyanlar onu anlatsın, ona böyle bir anma yapalım, dedik. Notlar aldım.
İlkin Hasan Pekmezci konuştu.
-1965’de öğretmenimizdi. Cumhuriyetle yaşıttı. 91 ve 92.yaş günlerinde onunla ilgili yazılar yazdım, yazılarım sanal medyada hala dolaşıyor. Kendisinden çok şey öğrendik. Özel anılarımız da oldu. Atölyesinde gece ıhlamur sürekli kaynardı. Çalışırken ıhlamur içer sohbet ederdik. Biz de onun eseriyiz. Eserleri ve öğrencileri ile birlikte yaşayacak.
            Eşi öldükten sonra boşluğa düştü. Eşim Şükran’ı göstererek bana, “Bu yoksa sen bir hiçsin” dedi. Beni severdi, Şükran’ı benden çok severdi. Birinde, “Biz bu zahmetlere daha rahat şarap içmek için katlandık” demişti.
Metin Yurdanur sözü aldı.
-Hepimizin başı sağ olsun. Güzeli severdi, şarabı severdi. Işıklar içinde uyusun. Son kalan devlet sanatçılarındandı. Benim mevkidaşımdı. Resimleri Karadeniz temalıydı. Nazım hayranıydı.
Fulya Uzer özel öğrencisiydi, söze başladı.
-Son öğrencilerindenim. Işık saçtı, ışıklara yürüdü. Bize isim takardı. Ben bir ay isimsiz kaldım, sonra adımı La Prendam koydu. “Yeniden doğuş” demekmiş. O gün “Atatürk devrimlerini sil baştan yapmalıyız” demiştim, bunun üzerine bana bu adı yakıştırdı.
            Esin Cevheroğlu söz aldı. Atölyesinde eğitim almıştı.
-İnsan hayatında bazen bir rüzgâr eser, hayat tarumar olur. Ben öyle bir zamanımda ona rastladım ve hayata yeniden tutundum. Biz resim yaparken bize mitolojiden cümleler okurdu. Bir Fransız öğrencisi vardı, ona Mete adını koymuştu. Onu tanıdığım için çok mutluyum.
Lale Ataman söz aldı.
-Bir gün tablolarına bakarken bana dedi ki, “Bu gördüğün kadınlar var ya, ben öldüğüm zaman canlanıp yanıma gelecek.”
En son Şükran Pekmezci mikrofonu aldı.
-Her karşılaştığımızda bana şaka yapardı. Bir gün Moldova’ya sergi açılışına gidiyorduk. Kendisi önde oturuyordu, ben de arkada şarkı söylüyordum. Ege türküleri severdi. Benim ince sesle şarkı söylememi taklit etti. Şimdi ona bir şarkı söylemek istiyorum.
Geçti hayal içinde bunca yıl bir gün gibi
En eski hatıralar daha henüz dün gibi
Neden gönül bu içli hayata küskün gibi
En eski hatıralar daha henüz dün gibi
Madem Kayıhan Keskinok hocamız Ege türküleri seviyordu, ben de ona bir Ege türküsü göndereyim istedim, mikrofonu aldım, Şükran yanaştı birlikte söyledik.
Deniz üstü köpürü, hey canım rina nay rina nina nay
            Kayığa da binsem götürü, ah yarim ah...
            Benim de bu dünyaya gelişim, hey canım rina nay rina nina nay
Bir güzelden ötürü, ah yarim ah...
            Kayıhan Keskinok hocamızın ruhuna değsin.
Cumhuriyet kuşağı ressamlarını halk ressamı yapan bir diriliş dönemi vardır, Türk resim sanatı onlarla ortaya çıktı. Şimdi o halk ressamları kuşağından son kahramanı yolcu ettik. Yanılmıyorsam Atatürk, İstanbul’da oturduğunuz yerde resim yapacağınıza Anadolu’ya gidin halkın arasında resim yapın, Türk resim sanatı çıksın ortaya diyerek ressamları Anadolu’ya yönlendirmişti. Bu öğüde uyanlardan Bedri Rahmi Eyüboğlu Çorum’a İskilip’e gitti ve gördüklerini eserlerine yansıttı. İskilip’te resim çalıştığı ev şimdi bir müzedir. Kayıhan Keskinok ile aynı mayadan hamur olmuşlardı.
Canlı ve cansız bütün varlıklar aldığı ışığı yansıtır, fizik kuralıdır. Evet. Kayıhan Keskinok hocamız aldığı ışığı en güzel şekilde, sanatıyla bize yansıttı ve gitti. Ne mutlu bize ki onun elinde yetişmiş ressam öğretmenlerimiz var.
Işıklar içinde uyusun.
İran’da kadınlar evlerde müzik yapıyor, dışarıda yapamıyor. Ancak yurt dışına giden kadın müzisyenler bir daha ülkesine dönmemeyi göze alarak orada müzik kaseti çıkartabiliyorlar. Kayıhan Keskinok hocamızın sevenlerine şimdi internette rastladığım İran dışında yapılmış güzel bir İran Müziği sunuyorum. Şarkı sözlerindeki şiirsel güzelliği de fark edeceksiniz.
            “Hicran gecesinde seher umudu bize yeter”
İranlı Mâh Banu müzik grubunun sazendelerini izlerken ne kadar kültürlü ve özgüveni yüksek kızlar olduklarını göreceksiniz. Söylendiği gibi Fars kızlarının gözleri dünyanın en güzel gözleri. Gözlerinde deryaya dalarsınız derler, aynen öyle.
            Saraylar, camiler ve türbeler diyarı buralar. Ne taht kavgaları görmüş bu saraylar... Kuşan’da Vezir Emir Kebir’in intihar ettiği hamamda bileklerini kestirirken bu sahneyi orda görebiliyoruz.  Öyküsü ilginç. 150 yıl önce ilk İngilizce okul açan vezirmiş, Nasreddin Şah kendi kızkardeşini ona vermiş, fakat sarhoş olduğu bir anda vezirinin ölüm fermanına mühür basmış. Belli ki sarhoş olacak kadar içen bir şahtı. Vezir bu fermanı sıcak hamamda yerine getirmiş. Kolunu muhafızına uzatmış, bileğinden kestirip kendi kanını akıtarak kendini öldürmüş. Elbette bu anlatılan kadar basit değildir bu işler, belli ki devlet katında bir onurlu intihar söz konusudur.
Bu hamamda intiharın 1870’lerde geçtiğini öğreniyoruz. Bizde Abdülaziz dönemidir. Ne kadar da Abdülaziz’in ölümüne benziyor, bileklerini keserek intihar etmişti, böyle biliyoruz. Londra borsasının batık hisselerini satın alacak kadar İngiliz kraliyet ailesiyle iç içe olduğu anlatılmaz. Bu intihar işleri hala karanlıktır. Onu öldürmekle suçlananların yargılandığı Yıldız Mahkemesinde idam kararı çıkartılan Mithat Paşa ve arkadaşlarının ne kadar vatansever olduklarını ve İngilizlerin asıl onları tasfiye etmek istediğini bugün benzer örneklerinden yola çıkarak düşünebiliyoruz. Aynı şekilde İran’da da Emir Kebir’in intiharıyla ilgili yanıltıcı bilgiler verildiğini düşünüyorum.
19 Nisan Pazar günü akşamüstü Kum şehrine giriyoruz. İran’da hafta tatili Cuma günü, bugün müzeler açık. Burası da yarım hacı olma yeri. İran’ın yönetimindeki Mollalar burada İlahiyat eğitimi alıyor. Burada bizdeki gibi İHL yok, önce herkes normal lise eğitimi almak zorunda. Yani bilimsel eğitimden taviz vermiyorlar. Matematikte olimpiyat birincilikleri var. Tıp ve Mühendislik eğitiminde ne kadar ileride olduklarını anlatmaya kıyaslayacak ülke bulamazsınız.
Kum şehrindeyiz. Minarenin tepesindeki güneş dairesi dikkatimi çekti. Meşed’de de buna benzer âlemler vardı, buradakiler daha ihtişamlı ve parlak.
İran’da bizim minarelerimizdeki gibi yukarıya bakan hilal yok, hemen hepsinde güneşi andıran dairesel semboller var. Far-si sözcüğünün açılımındaki Işık (Fer) kaynağı Güneş (Şems) ile örtüşen bir durum. Anadolu’da sembolün Hilal olmasının da tarihi bir nedeni var, biz Ay Tanrılıydık! Farslar Güneş Tanrılı idi. Ay Tanrılı olmak MED’ler, Güneş Tanrılı olmak ise Pers demek. İşin sırrı bunda. “Büyük Kuruş Perslerle Medleri birleştirdi” denilen olayın sembolleri burada karşımızda.
Akmenid’lerden önceki Anadolu Uygarlığına Luvi halkı denir, Truvalılar Luvidir. Bakınız, bu da Alevi ile yani Işık Kültürü ile aynı açılımdadır. Hz.Ali’nin resimlerinin arkasında tam daire güneş görürsünüz İran’da, boş bir sembol değildir.
            Medlerle Persleri birleştirerek Roma’yı yenen Oğuz beyi Büyük Kuruşun kutsalı olan güneşle örtüşen bu gümüş saçaklı daireyi minarenin en tepesine koymasından daha doğal ne olabilirdi ki!..
Kuruş, AY ile GÜNEŞ’i birleştirmişti, bu sayede Egemen (Aghamen-uş) devlet kurmuştu. Bugün Türk bayrağında yaşattığımız her iki sembol bence işte bu tarihten geliyor.
BM tarafından 29 Ekim Uluslar arası Kuruş Günü ilan edildi. İran internet sitelerinde Kutlu Kuruş Günü olarak afişleri var.
İran camilerinde bizdekilerden farklı bir şey daha var; secdeye eğildiğinde alnın değdiği yere şems özel kiremit parçası koyuyorlar. Kerbelâ toprağından yapılırmış. Üzerinde değişik motifler nakşedilmiş; tam daire var, kare olanı var, sekiz köşelisi var, İmam Rıza türbesi var, Allah Muhammed yazısı var, Besmele var, hayat ağacı var, saçaklı güneş var... Işık ve hayat kaynağı olarak güneş çok belirgin. Kuşan ve Zencan’daki türbelerde kadınlar bu taşı direk yere koymuyorlar, önce yere güzelce işlenmiş bir örtü yayıyor, taşı onun üzerine koyuyor. 
Gezdiğimiz en ünlü camiler aynı zamanda türbeydi. Türbede bir ulu kişi var demekti. Türbenin iki yanı parmaklıklarla ayrılmıştır; bir yanda kadınlar diğer yanda erkekler ziyaret yapar. Türbeye el sürmek önemlidir, içerisine para bırakılır. Türbelerin geliri çok yüksektir, kimin ne miktarda verdiği belirsizdir. Her zaman temizdir, içerisi serindir, hiç ter kokusu duymadık.
Türbelerde kıble başka yönde olsa bile herkesin yüzü türbeye dönüktür. İşte burada o minicik secde taşları kıble görevi alıyor, alnına değdiği yer senin kıblen oluyor. O nedenle üzerinde kutlu semboller var. İran’da resim ve heykelin yasak olmamasının bir nedeni de bu olabilir.
Bir şeye çok üzüldüğümü belirtmeliyim. Türk ve İran tarihinde çok önemli yeri olan kutlu Amazon ana kraliçelerimiz İran’da da unutulmaya başladı. 1.Artemis, 2.Artemis, Anaida Semiramis, bunların heykelleri antik şehirlerde yok. Sasani Kraliçesi Leyla Zeynep’in Zeynebiye yas evleri bile nerdedir bilen kalmamış. Oysa Suriye parasında ve altın kubbeli türbesinde Zeynep Sultan duruyor. Bizde ise kim olduğu bilinmeden Sitti Zeynep adıyla türbeleri var.
Kadını toplumda geriye çekmenin bir yolu da onlara örnek olması muhtemel kadınları tarihten silmektir. Böyle düşünenlerin her yerde yönetimde olduğunu tahmin etmek zor değil. Biz çok daha önce unutmuştuk kutlu analarımızı. Efes Artemis Müzesini bile Yunan diye biliyor insanımız. Bu daha az vahim değildir; gençlerimiz mitolojik kahraman diyerek Artemis’e hayran olurken Yunan hayranı oluveriyorlar!
Allah’tan elli yıl önce Halikarnas Balıkçısı gibi Anadolu efsanelerini anlatan bir yazar çıktı da biraz kendimize bakmayı öğrendik. Arkeoloji bölümlerinde onun kitaplarını okuyan öğrenci bulamıyorsunuz. Fakülte kütüphanelerinde milattan önce bizi anlatan bir tek kitap yok, İran’ı anlatan da yok. Kuruş diye parası var ama dedesi olduğunu bilmiyor. Varsa yoksa Roma, Atina,  tarih boyunca bizi yağmalamış krallar. Bakın Kuruş Silindiri şu anda nerde, Paris’te. Şu Gülistan Sarayında duvar resmini gördüğüm Frenk pantolonlu Kacar Şahı zamanında oraya gitmiş olmalı. Bizimkiler de en dost olduğumuz zaman gitmişti Alman ve Fransız müzelerine.
Fakat İran halkının enteresan bir hafızası var. Birçok yerde, parkta, ahşap duvarda, Latin harfleriyle yazılmış SEMİRA –ALİ yazısı gördüm. Bu nedir? En sevilen kız adı Semira. Kuruş’un tek eşi, Sümer kızı Semira, orda yaşatılıyor. Hem de Ali ile beraber. Hz.Ali’ye İran’da Haydar diyorlar. Bu da önemlidir.
Değerli okur, galiba İran’ı günlerce yazsam bitiremem.
Bu yazdıklarımın fotoğrafları da var. Eğer yazılarıma fotoğraf koyarsam çok yer kaplar. Dağıtımı ayrıca sorun oluyor. Bağışlayın, şimdilik fotoğrafsız olarak okuyacaksınız.
İran yazılarımı fotoğraflı olarak isteyen olursa onlar için yeni sayfa düzenlemesi yapacağım.
            (17.5.2015 - Mahiye Morgül)
            ***
         İran’ı İran’da Öğrenmek (3)
            İran tarihinin ortasında Sasani devleti var. Adından anlıyoruz ki Susa-analılar, yani Anahida ile bağlantılı adlandırılmış. Sasani (224-651) dönemine ait bolca kaya resimleri var. En dikkat çekeni Sasani kralı 1.Şapur Roma imparatoru Valerius’un 260 yılında Urfa(Edessa) savaşında esir alındığı anı resmeden nakış. (http://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Edessa)
            Merak edip Sasani dönemini bu gözle araştırmaya başladım ve Hz.Hüseyin’in İran’da neden bu kadar çok sevildiğini anladım. Son Sasani kralı III.Yazdigirt’in kızlarından Şehriban (Shahrebanu) Hz.Hüseyin’in eşidir ve 4.Halife Zeynel Abidin (Hz.Hüseyin’in oğlu) onun torunudur!  (http://en.wikipedia.org/wiki/Yazdegerd_III)
            Meşed’de türbesini ziyaret ettiğimiz 8.İmam Rıza da Hz.Hüseyin’in torunlarındandır. Bu türbeyi ziyaret etmeye neden bu kadar önem verdiklerini anlamak için bu bilgi önemlidir.
III.Yezdigirt, zaten tek Tanrılı olduklarını bu nedenle “İslam bizim de dinimizdir” diyen Sasani kralıdır. Borç almadan kalkınma, köleliği yasaklama, herkes için adil olan eşitlikçi sosyal bir toplum ve bilimi koruma kültürü zaten Akmenid’lerden beri Sasani toplumunun yaşam biçiminde vardı. İran’da İskender’den hala nefretle söz edilmesine de hiç şaşırmadım. İskender Zulümhanesi’ni ibret olsun diye turistlere boşuna gezdirmiyorlar. (Birkaç yıl önce orayı kapatıp çayhane yapmalarının yorumunu okurlarıma bırakıyorum.)
III.Yezdigirt hanedan kavgasında tahtı bırakıp Horasan’a gitti, ilk İslam devletlerinden Şamani devletini orada kurdu. Bayrağı yeşildir, ortasında sarı tavus kuşu vardır, kuşun başında üç nokta, kuyruğunda beş nokta vardır ve başını kaldırmış sarı hilale doğru bakmaktadır. Artık benim okurlarım bunların ne anlama geldiğini biliyor, tekrar yazmayacağım.
Yezdigirt’in iki oğlu (III.Peruz ile VII.Behram)  Sincan/Uygur bölgesine yerleşmiş; muhtemelen Uygur’un İslam’a geçişi bu sayede olmuştur.  Bilinmektedir ki İran’ın Uygur’la olan bağları çok daha eskilere dayanır. Sasanilerin en önemli kadın kahramanı Zenobia, bizim türkülerimizdeki Leyla Zeynep’tir. Onu öğrenmeden İslam öncesi batıya direniş kültürümüzü anlamak zor. Zeynep Sultan’ın kendisine örnek aldığı kadınlar var, örneğin Karadeniz’de Semiramis olarak adı geçen Anahida, Kuruş’un eşi... Atları şaha kaldırmış savaşırken bir resmine rastladım, görülmeye değer.  
            (RESİM) 
            Anahita’nın at üstünde heykeli... 
            Mitra’nın annesi...
            Zeynep Sultan’ın yaşadığı dönemde Sasaniler İran’da neler yapıyordu, bunu merak ettim. Bunu ararken Hz.Hüseyin ile Türkmen akrabalığımız düştü önüme, bir şok da ondan yaşadım. Araştırmamı genişletmek için bir sebep daha çıktı.
Beş dil bilen kraliçemiz Zeynep Sultan bir Sasani kraliçesiydi ve Urfa’da eğitim almış aristokrattı. Urfa, Sasaniler için ne anlama geliyor, bunu araştırmalıyım. Urfa, medreseleriyle ünlü, bilim ve sanat şehriydi. Sasani şehzadelerinin ilk eğitimi burada almaları uygun düşüyor. Bir girdim aramaya, şimdi bırakıp çıkamıyorum. Zeynep Sultan’ımız için Asi Kraliçe (Rebel Queen) diye kitaplar bile yazılmış, bunlar düştü önüme, fakat hepsi de Romalı tarihçilerin gözüyle yazılmış. Onlar için “asi” olabilir, ama bana kahramandır.
Birini çevirmek için bir hayli sabahladım: Empress Zenobia; Palmira’s Rebel Queen
            Bir videolu adreste Rossini’nin “Auralino in Palmira” operasından Zeynep solosu var. Dik başlı onurlu bir kadın olarak canlandırılmış, yakıştı! Sırbistan’da 2013’de sahnelenmiş. Maria Aleida söylüyor. Müthiş bir solo! Evet bu solo diyor ki Yezid’in sarayını çınlatan Zeynep budur!
Fakat onu anlatan tiyatrolarda Zeynep ile gardiyan Valentin sahnesini uzatıp durmuşlar.  İstedikleri de bu; insanlara Zeynep’i kahramanlıklarıyla konuşturmamak.
            Aristokrat Zeynep anlıyorum ki kendisiyle konuşmaya gelenlere sırtını dönüyorken (bu pozda resimleri var) halktan birisi olan Valentin ile konuşuyor. Ne konuşur Zeynep? Elbette ki Roma’nın kendi halkına bile zulmünü anlatır asker çocuğa. Esir tutulduğu sarayda kitaplar okumaktadır, askere de verir okusun diye. Asker de ona teşekkür etmek için gül versin, ne verecek başka. Ancak Roma aristokratlarıyla konuşmayan Zeynep bir askerle konuşmaktadır, kötü örnek olmuştur bu asker. Askercik öldürülür, esir kraliçe ile konuşma hatası yapmış ona moral vermiştir. Dahası aç susuz bırakıldığında ona su vermiş ekmek vermiştir, kim bilir. Askeri öldürme gerekçesi “ona aşık oldu” diye bir iftiraya dayandırılabilir, zalimlerin yöntemlerinde bu vardır. Vatentin’i öldürerek İtalyan (Trusci) halkına gözdağı verilmiştir.
Kralın adı Zalim Claudio idi. İki yıl tüm Roma erkeklerine evlenme yasağı getirmiş, tüm erkekleri Klikya’yı ve Filistin’i yerle bir etmeye göndermişti. Yağmadan pay alarak zengin döneceklerdi. Ancak Auralina, Antakya’ya Zeynep Sultan’ın üstüne giderken önce Niğde (Tuana) bölgesindeki tedavi merkezlerini yerle bir etmeye gitti; Zeynep Sultan’ın kocası Doğan Bey (Odeanus) buralıydı. Eli boş döndü, çünkü halk ve askerler dağlara çekilmiş, ortada sadece Apollonius’un heykelleriyle başıboş köpekler kalmıştı. Auralian tek canlı köpek bırakmamacasına şehirdeki bütün hayvanları telef etti, bu da tarihe geçti. 
            İkincisi, Tarsus’un güçlü savaşçıları Mitracılar Kemerhisar’da tedavi ediliyordu. Oysa burası elli yıl kadar önce S.Seferus’un karısı Julia Domna tarafından korumaya alınmış, 198’deki Pozantı savaşında ağır yenilgi almış yaralı Roma komutanları burada tedavi edilmişti. Onları düşman diye ayırmadan tedavi eden sülale boyu doktor Apollonius’ların (başı arkasında güneşle resmedilir, bu yüzden İsa ile karıştırılır) hatırı için Tuana’ya vergiden muafiyet konmuştu. 
            14 Şubat Zeynep Sultan’a Yas Günüdür!
Aşağı yukarı on yıldan beri bunu söylüyorum, okurlarım bilir.
Şimdi araya güncel bir bilgi ekleyeceğim. Bu araştırmam sırasında öğrendim ki Katalunya’da (Kuzey İspanya) 14 Şubat sevgililer günü değil Yas Günü’dür. Ancak yastan sonraki gün, 16 Şubat’ta kızlar erkeklere KİTAP veriyor, erkekler kızlara GÜL veriyor!
            Bu bilgi İspanya’da İspanyol Dili ve Edebiyatı okuyan bir kızımızdan aldığım bilgidir. Şimdi, Yas Günü için yapılan eylemleri araştırıp bana göndermesini bekliyorum. Örneğin helva veya lokma dağıtma olabilir. Ninelere ziyaret, Pireneler’de Sezar’a karşı savaşan Metro-Toros’un anıtlarına ziyaret, siyah giyinme, vb... Bakalım ne gelecek? (Eğer okurlarımdan bu yönde bir bilgiye ulaşan olursa lütfen paylaşalım.)
Roma komutanı Auralina önce Antakya’ya saldırdı. Aklınca 260’da Urfa’da Sasani kralı 1.Şapur’a (Zafer) yenilen Roma kralı Valerian’ın intikamını alacaktı. Antakya’da Roma Vatandaşlığı almış olan (Hıristiyan tüccar) birilerine güveniyordu, ancak onlardan da istediği desteği alamadı. Çevre dağlarda yaşayanlar tamamen Zeynep’in ordusuna gönüllü katılmıştı. Burada değil ama sonunda esir aldı Kraliçemizi, fakat Auralina kendisi de Roma’ya dönerken Silivri’de öldürüldü. Boğaz’ı geçerlerken Zeynep’in küçük oğlu Sani Toros’u annesinin ve bakıcı sütannesi Suzan’ın gözleri önünde öldürüp denize atmıştı. Muhtemeldir Üsküdar’ın İskit atlıları atlarıyla denizi aşıp onları takip etmiş, uygun yerde saldırı gerçekleştirmişlerdi.
Urfa, adında saklı olan Arifler Şehri unvanlıdır, Türkmeneli bölgesini yöneten akil adamlar burada yetişmektedir. Hala daha burada halk müziği ile saray müziği birlikte icra edilmektedir. Müzikoloji açısından bu durum böyle bir tarihi geleneğe işaret eder; halk ile yönetim birlikte sanat icra etmekteydi, kaynaşmış kitle demek olan “millet” kavramı için önemli ipucudur. 
Ekustriyani Roma komutanı Septimus Seferus Urfa’ya beş kere (198-217) saldırmış alamamıştı, oğlu Caracalla saldırmış yine alamamıştı. İmparator Valerian 260 yılında Urfa’ya saldırdığında da kendisi burada esir düştü, İran’a götürüldü. Nakşı Rüstem’de İmparator Valerian’ın İran kralının önünde yerde diz çökmüş esir halini gösteren kaya kabartmasını görmek lazım. Urfa savaşında esir alınan Roma askerleri Susa’daki ünlü Kacar Köprüsünün inşaatında çalıştırılmışlar.
Zeynep Sultan’ın imzasındaki sır...
Zeynep Sultan kendi imzasını Bat Sabba olarak yazıyormuş. Bunu Farsça açarsak BADI SABAH olur, Seher Yeli, olur. Bugün bile halk dilinde söylediğimiz bir sözdür. Ayrıca Rize’de sabah denilmez, Farsçasındaki gibi “sabba” denir. Farsça günaydın yerine “Heyri sabba” deniyor, Rize şivesiyle de “Heyri sebba” diyoruz.
Bat Zabba’ya Zeynep adı sıfat olarak verilmiştir. Bunu çözelim. Asena/Zeyna Aba’dır. Yani halkını doyuran, her çocuğu kendi çocuğu gibi seven ve koruyan ulu ablalık sıfatıdır, sonradan halkı ona bu ismi koyar. Atadan akrabası Artemis’in de üzerine dişi kurt kazınmış madeni parası var. Öte yandan, antik Roma’nın Etrüski halkı Asena Aba’yı bizden önce biliyordu, çünkü Roma’nın ünlü dişi kurt heykeli Asena halen daha oradadır. Zindan bekçisi Valentincik de her halde ona Asena olduğu için saygıyla bakıyordu.
Zeynep Sultan’dan sonra uzun yıllar Gürcü ve Ermeni Pakratuni hanedanıyla savaşan Zaza(Aziz) ordularının adı Şeddayiler diye geçer. Açılımına baktığımızda bunda da Zazaca Şehit Analılar görürüz;
Şed: Şehid
Daye: Anne (Zazaca).
Daye sözcüğü bebeği besleyip bakan “dadı” ile sesdeştir. Çünkü tıpkı Türk-Yürük D/Y harf dönüşümünde olduğu gibi sesdeşlik içerir.
Yeri gelmişken, Toros ile Tursi/Turci sesdeştir. Zeynep Sultan’ın oğlunun adındaki Lalius Sani-Toros nitelemesinden de şunu anlamak mümkündür; Leyla’nın oğlu, Turci Canından. Babası tarafında Antiokhus olan Zeynep araştırdığımızda görülür ki  VI.Mitridate’nin kızı Zeynasi’dan torunu Komagene kralı Antiokhus’un kolundan gelmektedir.
Roma Vatandaşlığı ne menem şeydir?
Zeynep Sultan’ın kocası Doğan Bey Palmira valisiyken Septimia idi, yani Roma vatandaşıydı. Bu unvanı alanlar bugün de var, türlü bahanelerle ABD vatandaşı olanlara rastladığımız gibi bir şeydir. O zaman Hıristiyanlık böyle doğmuştu, şimdi de yeni bir din doğuyor, hiç farkı yok!
Bu çalışmam sırasında 3.Bin yılın haçlı seferini anlamam kolaylaştı!
Zeynep’in kocası Odaenathus’tan (Odaen-at-us; Doğan-atalı oğul) bir kızı vardı ve 267 yılında ikincisi oğlu doğdu. Daha sonra annesiyle birlikte esir götürülürken 272 yılında Boğaz’ı geçerken öldürülecek olan Athenadorus (Sani Toros) için bebekken kral olan evlat diye bir isim verildi; Allah’ın armağanı anlamında adı Vaballathus; Atası Ulu Aba.
            Sasaniler İslam kültürünün zeminini oluşturdu.
Sasani devletinin kurucusu 1.Ardeşir’den de söz etmek lazım. Latincesi Artaxerxes.
260 yılında Urfa’da Valerian’ı esir alınca adı ŞAPUR (MUZAFFER) oldu. Babağan’dır, yani baba tarafından Büyük Kuruş Baba’nın kanını taşıyan Papak (Babeg) idi. Babağan adını biz bir Bektaşi kolu olarak da biliyoruz. (İran’da erkek adı Kuruş halen kullanılıyor.)
            Sasani devlet dili Pahlavi ağzı (Horasan Bahlia Türkçesi), bugünkü Kerkük-Urfa ağzı türkülerde duyduğumuz Türkmencedir. Ki, Urfa’dan Filistin’e kadar olan batı eyaletinin adı da Türkmeneli’dir. Anımsatayım, Auralino Erbil’e ve diğer Türkmen şehirlerine de saldırmıştır.  Auralino’nun yerli Suriyeli komutanı Arap Philip ilk Hıristiyanlığa sempati duyan Arap kral olarak tarihe geçti. Emesa’ya (Homs) ve Antakya’ya birlikte saldırdılar.
            Auralino Tyana’ya girdiği zaman 400 yıldan beri buraya şan vermiş bilim kuşağının sonuncusu (The Eldest) Apollonius rüyasında ona “yapma” diye yalvarmış! Böyle anlatılıyor. Çok büyük paralar istemiş Auralino. Bilimevinde para nerde olacaktı...
Auralino 270 yılında İskenderiye Kütüphanesini yıktı. Büyük Kuruş’un kızı 1.Artemis’in Mısır’a sultan olmasıyla başlayan (M.Ö.535) Pitolemaus (OpasıUluMaz) hanedanı tarafından korunan bu kütüphane, bu yıkımdan önce bir kere İskender tarafından (MÖ.330), bir kere de Julius Sezar tarafından (MÖ.48) de yıkılmıştı.
Zeynep Sultan Artemis’in kolundan gelen krallarla defalarca akrabaydı, kendisi de bilimin hamisiydi, döneminde bilimin de başkenti olan Palmira’yı yakmaması koşuluyla kendi bedenini yakmayı, Roma’ya esir götürülmeyi tercih edecekti. Ancak yolda oğlu gözünün önünde öldürüldü. (Mahiye Morgül, 5.6.2015)
            ***
            İran’ı İran’da Öğrenmek (4)
            İran ve Süleyman Demirel...
Bugün Süleyman Demirel’in öldüğü haberiyle uyandık. İyilikle analım.
Başbakanlığı dönemlerini değil, Cumhurbaşkanlığı dönemindeki devlet adamlığı tutumunu konuşalım. Bugün bizim için oldukça önemli dersler var orda. İran yazılarımın tam da ortasına geldi. Bu noktada kendisini saygıyla anacağım, çünkü...
Çünküsü çok önemli.
1996’da Demirel’in Tansu Çiller ve Amerika’yla yolunu ayırdığı günlerdi. Amerikan vatandaşı Çiller Hanım Azerbaycan ve İran aleyhinde işlere kalkışmıştı. Özer Çiller Örgütünün Azerbaycan’da Haydar Aliyev’e karşı darbe girişimi... Aydınlık dergisi yazmıştı. Süleyman Demirel durumu zamanında fark ederek Aliyev’e haber verdi ve Amerikan darbesini önledi.  
Demirel’in bir de İran’la ilgili tehlikeyi bertaraf edişi vardır. Şöyle anlatılır: Başbakan Tansu Çiller bir gece yarısı Türk Hava Kuvvetlerine telefonla emir verir,  İran sınırını geçen PKK militanlarını takip ederek kaldıkları yerin uçaklarla bombalanmasını emreder. O zamanki Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu bu emrin mecliste karar alınmadan verildiğini fark edip gece yarısı Köşke telefon eder, Demirel’e durumu aktarır ve bu emrin kendisinin bilgisi dahilinde olup olmadığını sorar. Demirel durumun ciddiyetini kavrar ve “operasyon emrini derhal durdurun” der. Böylece Amerika’nın bir planı daha bozulmuş olur.
            Süleyman Demirel, onca yıl Amerikancı bildiğimiz Mason dediğimiz Demirel, 1996’da Türkiye ve İran’ı böyle bir oldubittiye getirmek isteyen Çiller ailesiyle ve Amerika’yla yolunu o gün yüreklice ayırdı. Öldüğünde kendisine devlet töreni yapmak nasip olmayabilirdi, bunu düşünebilecek kadar akıllıydı; Anıt Mezarını aile parasıyla hazırladı. Bu bile bugün önemli diplomatik ayrıntıdır.
İşte, bu toprağın tarihinde bu var. İran ile bizi birbirimize kırdırmaya sıra geldiğinde düşmanların planı işlemez, “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” deriz.
Tahmin ediyorum Türk Mason Locası da o zaman allak bullak oldu, ne tutum takınacaklarını bilemediler. Demirel’in kardeşinin 20 bin kişilik özel okulu (Yükşeliş Koleji) o zaman battı. Biliyordu ipinin çekildiğini. Bu yüzden anıt mezarını Anadolu’nun bağrına yaptırdı, haklıdır, güvendiği tek yer orasıdır.
Kendisine İran Avesta Işık Kültürüyle dua göndereceğim; ışıklar içinde uyusun.
Bence İran’da ve Azerbaycan’da yas ilan edilmelidir; İran’ı ve Azerbaycan’ı Amerika’ya karşı korumak isterken iktidardan düşürüldü.
Tansu Çiller’e sonra ne oldu diye soran varsa, söyleyeyim. Eğitimin ve sağlığın küresel piyasa ekonomisine bağlanması için 1995’de Dünya Bankasına verdiği taahhütnameye uygun olarak başbakanlık baş danışmanlığı görevini aralıksız sürdürüyor. CHP de hükümet kursa o ordadır, Kemal Derviş de, Demirtaş da.
Kıvrıkoğlu Paşa’ya neler oldu, hatta dönemin kurmaylarına ne tuzaklar örüldü, bunlar çok net anlaşılır değildir. Ancak şu kadarını söyleyebilirim, 28 Şubat dedikleri arapsaçının ortasında buldular kendilerini. Kim verdi bu muhtırayı kendileri bile hala çözebilmiş değiller, ancak bu mavrayla AKP iktidar oldu, eğitim arapsaçı oldu, PKK iktidar ortağı oldu ve Suriye sınırı Barzani’ye yol oldu. Sırada İran sınırının Barzani’ye yol olması var.
PKK Suriye sınırında İŞİD’i kovalıyor senaryosuyla ilerlemeye devam ediyor. Bunun bir de İran sınırı var, AKP de yok artık, görelim n’dicek?
Yani döndük başa. Demirel’i daha çok özleyeceğiz.
Ya devlet başa ya kuzgun leşe!
            Ek: Süleyman Demirel doğduğu yer olan İslamköy’de Şehriban Hatun Camisinde namazı kılınarak toprağa verilecek. Şehriban Hatun Hz.Hüseyin’in eşinin adıdır, hoş bir tesadüf diyelim. Ancak İsparta Uluborlu (Hamideli) bölgesi bize bir şeyi daha anımsatsın; ilk sahabelerden (Müselman) Selman-ı Farisi (Selman-ı Pak) buralıdır. Hz.Ali cenge giderken kızı Zeynep’i ona emanet etmesiyle ünlüdür.
            Şimdi geçiyorum İran’a.
Gezi grubumuzun en çok heyecanlandığı şehirlerden biri Zerdüştilerin başkenti Yazd şehriydi. Yazd, onların bıraktığı kültür eserleriyle dolu. Burada ölülerin bırakıldığı dağ ve ateşin yanmaya devam ettiği Anıt Müze (Tapınak) var. Müze’de Zerdüşt peygamberin yazmış olduğu Avesta’dan orijinal sayfalar var.
Ateş Tapınağı dedikleri müzenin masraflarını Bombay’lı zengin bir aile karşılıyormuş. Ne işi var oralarda bu adamların diye merak ederken, biraz eşeleyince altından lanetli İskender çıktı. İskender kutsal kitap Avesta’nın altın harflerle yazılmış yüzlerce sayfasını yaktığı zaman, onun zulmünden kaçabilen bilim adamları Hindistan’ın kuzeyine kadar gittiler, giderken kurtarabildikleri Avesta sayfalarını yanlarında götürdüler. İskender’in adı İran’da kötülüğün temsilcisi olarak “Lanetli İskender” diye geçer. Zehirlenerek öldürülme sebebini de bunda görüyorum.  
Yazd şehrine fonetik akrabalığı olan sözcüklere gidiyor aklım. Örneğin Hz.Hüseyin’in kayınbabası son Sasani kralı III.Yazdegert (Yezdigirt) bu şehre ya adını vermiş ya da bu şehri önemli merkez haline getirmiş olmalı.
Parasında Göktürk parasındaki gibi hilal ve yıldız var, boynunda üç noktalı kolyesi var, bunları çözebiliyorum. Yazd- Kerti, Yaz’ların Kureti (şehri). 
Yaz sözcüğünü açtığımızda içinde sıkışmış halde bir EYZİ (Oğuz) vardır. Ki, Avesta bu kavmin öğretisidir, Avesta adının açılımında da bir Oğuz-Ata bulunur. Avesta’nın diğer adları olan Avestak, Vabsita, Vesta ve Oista adları içerisinde OİSTA adına dikkatinizi çekerim; içinde sıkışmış OĞUZATA vardır. (Bir unvan olarak Avgusto sıfatını Roma’nın Trakya krallarında da görürüz, çünkü henüz Hıristiyan değillerdir.)
Avesta, kıtalar halinde şiirlerdir. Kıtaların her birine GATA diyorlar; kıta ile gata sesdeştir. Kur’an da Avesta gibi şiir şeklinde yazılmıştır. Çünkü ikisi de önce şiir olarak vahyedildi. Avesta öğretisindeki meleklere inanmak, iyilik yapmak vb birçok önkabul İslam’da aynen görülür.
İran’da “şehitler ölmez” kavramını şöyle gördük; sokaklarda 30 yıl önce yaşanan İran-Irak savaşında ölenlerin resimleri var. Ulu Camilerin avlularında Kerbela şehitlerinin mezarları hala korunuyor.
            Avesta’nın dili eski Pehlevi dili. Bugünkü Afganistan Bahliya bölgesinin diliymiş. Ancak Azeri Türkçesine çok yakın, Kacar dili. Bazı kaynaklar Zerdüşt’ün kuzey-batı İranlı olduğunu yazıyor. Burada karşımıza Azeri sözcüğü ile örtüşen bir durum çıkıyor. Hatta Hazar denizinin adındaki ZAR, denizin üzerinde petrol sızıntılarının yanmasını ifade eden Ateş demektir. 
Zerdüşt peygamberin adında Zer-dostu açılımını görebiliriz. Ona göre Güneş en büyük KOR, yani HAR ve sürekli yakılan ateş de onun enerjisinden bir parça demektir. Fer ve Har,  Isı ve Işık kaynağı, hayatı var eden ana kaynak, Işık Tanrı tek tanrıdır. Bugüne uyarlarsak nurdandır dediğimiz Allah kavramıyla örtüşür.
            Avasta’da geçen bazı sözcükler bugün bile bize yabancı gelmiyor.
            Har: Güneş  (Çağrışımları; Gur, Kor. Zazaca Allah.) 
            Yazata: Tanrı/Melek ( Çağrışımları: Yezdan, Eyzi, Oğuz Ata, Yezd Şehri)
Gata: Kıta (Çağrışımları; Ezberden okunan şarkı, şiir.)
Heva: Buğday (Çağrışımları; Heyv, Ay, Bereketi veren Ay Tanrısı Maz/Mez)
Kafa: Dağ
Dvar: Kapı (Çağrışımı; duvar. Allah’a giden kapı. Dualar bu duvar önünde yapılıyor!)
Tars: Korkmak (Çağrışımı; tırsmak)
Asman: Asuman, gökyüzü. (Çağrışımı; Saman yolu, Şaman)
Daena: Din (Çağrışımı; Tuana, Doğan. Halkına kol kanat geren beyaz kuş)
Druc: Yalan (Çağrışımı; çürük. Rize’de curug adam!)
Hapta: Yedi  (Çağrışımı; hafta. Hepta Kometler: Yedi köyü olan İkizdere’nin eski adı.)
Vesp: Hepsi. (Çağrışımı; tüm toplum)
Pak: Temiz  (Ahura Mazda’nın diğer adlarından PAK)
Çareger: Çare bulan
            Hamdü Sena: Sevinince, iyi bir şey olduğunda yapılan teşekkür duası.
Homa: Güneş (Çağrışımı; Huma kuşu.)
Avesta dili üzerine bazı kaynaklar hatalı çeviri yapmaktadır. Örneğin Zerdüşt için kullanılan Zara Uştra’yı “altın deve” diye çeviriyorlar. Oysa Azerice düşündüğünüzde Sarı-İştar; “sarı yıldız” ya da “kızıl yıldız” olarak çevrilmesi gerekir. Altın gibi parlayan en parlak yıldıza verilen sıfat bu olabilir, o da yine güneştir.
            İnternette Ahora Mazda törenlerinden görüntüler var. Beyaz giysi içerisinde, dua (kıta)  okuyarak beline doladıkları ipliğe üç düğüm atıyorlar. Bu üç, düğüm, yemin ediyorum ki üç noktayı aklımdan çıkarmayacağım; “İyilikle düşüneceğim, İyilikle konuşacağım, İyi şeyler yapacağım ve asla yalan söylemeyeceğim”  demektir. Bu törenlerde duaya başlarken “Ey Mezda” deniyor; ululara EY ile seslenmek Türklere aittir.
            Zerdüşt tek eşlidir, Kuruş da... Oğuzata kültüründe tek eş var, eğer erkek çocuğu yoksa 2.evlilik yapılıyor. Bu töre yakın zamana kadar Anadolu’da da böyleydi. İran’da son kral Rıza Şah Pehlevi’de bu töreyi gördük; güzelliğiyle dillere destan Süreyya’dan oğlu olmadığı için Ferah Diba ile evlendi.
            Avesta dualarından birkaç örnek:
             *“Kutsal ateşe, berrak sulara, aya yıldıza, ışık saçan güneşe, iyiliğe, dürüstlüğe, doğru ve faydalı olan her şeye, Ahura Mezda’ya hamt ve sena ederim. Zararlı ve faydasız olanlardan kaçınırım.” Benzerlik için; Kuran’da Şems suresi, “güneşe, aya, tanyerinden yükselen ışığa, dünyayı nebatlarıyla donatana, gökyüzünü ışıklarıyla donatana, suyu ve havayı bahşedene andolsun ki...” diyerek başlar ve arkasından suya el koyan Semudi taifesi için “bu kötülüğü yaptıkları için onlar Allahsızdır” buyurur.
*“Bütün kalbimle doğru düşünce, iyi söz, güzel davranışa inanıyorum. Beni, yalancı ve kötü kalplilerden uzak tut, doğru olan yolda yürümeme yardım et. ”
            *“ Ey Mezda, var gücümüzle senden isteriz ki kötülük ve yalanı kendilerine yakın bilip doğru yoldan sapanlar, senin saçtığın ışıktan mahrum olup karanlıkta kalsınlar, kazanan doğruluk olsun.” Zerdüştilerde söz verip de tutmayan ve ailesini korumayan erkeğe kırbaç cezası var;  “Aile sahibi olmak istemeyip paralarını yeme ve içmede sarf edip doğru yoldan sapanlara 700 kırbaç vurulur.” Aileyi koruma kültürü çok önemli görünüyor.
            Günde üç kere abdest alarak namaz kılmak var. Bugün de İran’da evlerde üç kere namaz kılınıyor. Sadece Ulu Camilerde Cuma namazı kılınıyor. Hz. Hüseyin Camisi diye adı geçen çok yüksek bir duvar önünde Muharrem törenleri yapılıyor, ki bu önü açık büyük duvarın Zerdüştilikte de olduğunu görüyoruz, ona KAPI diyorlar. Çağrışımında “Allah’a giden Kapı/Duvar vardır.
Gezdiğimiz tüm camilerde iki sütün arasından geçilerek girilen dua alanı gördük. Buna bir nokta koyalım ve MÖ.12 binlere inelim, Urfa Göbeklitepe’ye gidelim. Sasanilerin önemli merkezlerinden biri olan Urfa’dayız, Roma kralı Valerian’ı 260’da burada yenmişiz. M.Ö. 330’da Lanetli İskender’in onlarca cildini yok ettiği Avesta’nın kalan sayfalarını toplayan Sasani bilim adamlarına burada ulaşıyoruz. 240 yılında Leyla Zeynep Sultan’ın doğduğu ve eğitim aldığı şehirdir. Ve Göbeklitepe’de T harfinden dikilitaşlar, iki sütunlu kapılarla geçişler... ATA kültürünün sembolü T dikilitaş...
T harfinin okunuşu Ata’dır. Oğuz Ata kültürü Avesta Göbeklitepe’de karşınızda.
ETİ, HATTİ atalarımız vardı ya, onların inanışı da buydu. “Türkler Atalarına tapardı” der antik tarihçiler. Doğrudur. Oğuzatalı olmak bizim kültürümüzdür.
            Zerdüştilerde abdest ve namaz:
Zerdüştilerin su ve ışıkla tedavi diye bilinen ritüelleri de aslında bizim bildiğimiz abdest almak ve namaz kılmaktan başka bir şey değildi. Bugün örneğin tansiyonunuz yükseldiğinde kan basıncını azaltmak için boynunuzda damar geçen yerlere yapacağınız şey suyla dokunmaktır, kulaklarınızı ıslatmak, kolları dirseklere kadar ıslatmak, vb müdahale abdest almaktır.
Namaz sırasında ise yapılan iş vücudun enerji(ışık) dolaşımını rahatlatmaktır. Tüm organlarımızla beynin bağını sağlayan sinirlerin geçtiği noktaları rahatlatmaya, yani doğada bize bir armağan olarak sunulmuş olan hazır enerjinin (ısı ve ışığın) doğal dolaşımını rahatlatmaya yarayan sistemli hareketlere namaz diyoruz. İşte su ve ışıkla tedavi.
Doğada var olan yaşam enerjisinden herkesin eşit yararlanmasını sağlamak üzere ortaya çıkan ulu kişilere saygı göstermek Oğuzata kültürüdür. Diyebiliriz ki hepimizin olan suyla, toprakla, ışıkla, nebatatla, havayla, vb güzelliklerle aldığımız bu doğal enerjiden insanları mahrum etmek isteyenlere karşı savaşmak da Oğuzata kültürüdür.
Işıktan mahrum bıraktığımız her canlı, bitki, hayvan, çocuk, insan artık özgür değildir, köledir. Günümüzde aklın ışığından mahrum bırakılan çocukları düşünmeden edemiyorum.
Bugün, yenidünya düzeninde kötülükler bu kadar çoğaldıysa, ya bize yazılmış kitapları doğru okuyamıyoruz, ya da kötülere teslim olduk. Bugün çocuklarımızın akıl sağlığını bozacak kadar kötü bir eğitime boyun eğmiş vaziyetteyiz. Yani Oğuzata törelerimizi terk ettik, çok büyük acılar yaşayacağız demektir. Kuran’da sıkça vazedilen “Onlar ki atalarının sözünü dinlemediler başlarına şunlar şunlar geldi...” denilen durumdayız.
İran ki ata kültürüne en bağlı olan ülkedir, orada “Azad Universite” tabelaları gördüm, yani özel okullar açılmaya başladı. Bu hiç hayra alamet değildir. Toplumsal çatlama bizde böyle başladı, şimdi önlenemez hale geldi. İran halkı İbni Sina’yı sadece parası olanlara mı öğretecek, çok yazık olur, kötü şeyler olur. Avesta’yı açıp yeniden okusunlar.
            ***
İran’ı İran’da Öğrenmek (5.ve son bölüm)
            Okurlarım benden yazılarımın devamı istemektedir. İran üzerine yazacak çok şey var, ancak yazılarıma ara vermek zorunda kalıyorum. Örneğin önemli bir seçim yaşadık, gündem her an değişiyor, Türk ordusu güney sınırlarımızda hareketlendi. En iyisi son bölümde tur programını okurlarıma sunayım. Çünkü tur programını gösterdiğim İranlı dostum ve diş doktorum Elhan da itiraf etti, “İranlı olarak ben bile böyle dolu dolu bir gezi yapmadım, çok mükemmel hazırlanmış bir program bu” dedi.
Turumuzun düzenleyicisi Abidin Lütfü Demir’in bizlerle paylaştığı “İran’ı sevmek için 41+41 neden” başlıklı çok değerli çalışmayı ben de okurlarımla paylaşacağım, kendisine teşekkür ediyorum. Metnin yazarı “Bilimle sanatın buluştuğu ülkedir İran” diyor, yüzde yüz katılıyorum, geometriyle ışığın dans ettiği yer.
OGK TUR’un (www.ogktur.com.tr) güleryüzlü ve sabırlı rehberi Murat Özsoy’a ve ayrıca Tebrizli rehberimiz Aydın’a buradan teşekkür ediyorum.
            BÜYÜK İRAN TURU 12 Gece / 13 Gün
MEŞHED(1gün), ŞİRAZ(3gün), PERSEPOLIS, YEZD(2gün), İSFAHAN(2gün), KAŞHAN, TAHRAN(2gün), KAZVİN, KUM, ZENCAN(1gün), TEBRİZ(1gün)
            1. Gün - ANKARA - İSTANBUL – MEŞHED (Meşhed’e  hareket.)
2. Gün - MEŞHED - ŞİRAZ
Horasan eyaletinin merkezi ve İran’ın ikinci büyük şehri Meshed’e varıyoruz. Meşhed’te dikkatinizi çekecek ilk şey altın kubbeler ve çok güzel işlenmiş minareler olacaktır. “Astane Kudse Rezevi Müzesi” ziyaretinden  sonra Tus şehrine hareket edeceğiz. Tus, eski Horasan Eyaletinde antik bir şehirdir ve kaliteli ünlü baldıranotu (köknara benzer çam ağacı) ile tanınmıştır. Tus Antik şehrinde İmam-ı Gazali’nin, İran’ın ünlü yazarı Firdevsi’nin Kabirleri ile Haruniye Medresesi gezeceğiz. Tus’tan sonra Nişabur’a hareket ediyoruz. Yol üzerinde Hacı Bektaşı Veli'nin doğduğu Fuşencan Köyü'nü de gezeceğiz. Selçuklu Sadyah Şehri ve Şair Ömer Hayyam Kabirlerini ziyaret edip Meşhed’e dönüyoruz. Akșam  Şii dünyasınin en gőrkemli türbesi olan İmam Riza`nın türbesini gezdikten sonra Fars eyaletinin başkenti Şiraz’a hareket edeceğiz.
3. Gün -ŞİRAZ
İran devletine, halka ve konuşulan dile ismini vermesiyle övünen Şiraz’ ı keşfe başlayacağız. Şiraz tarihi eserler, şairler, filozoflar, savaşçılar, krallar, orkideler, portakal ve güller şehridir. Şiraz şehrini panoramik olarak gezeceğiz. Kerim Han Kalesi, Muşir Kervansarayı, Vekil Ulu Camii, İmam Guli Han'ın 1615'te kurmuş olduğu Han Medresesi, İmam Rıza'nın 17 kardeşinden biri olan Seyid Mir Ahmed Türbesi (Işığın Kralı Türbesi) göreceğiz. Gezilerimiz sonrasında Şiraz çarşılarında alışveriş için serbest zamanınız olacak. Akşam Fars müzikli lokantadayız.
4. Gün - PERSEPOLİS -NAKŞ-I RÜSTEM -ŞİRAZ 
Sabah bir saatlik yolculuk sonrası antik Persopolis şehrine varıyoruz. Persopolis şehri, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Burası eski dönem antik kentler arasında sıra dışı bir yerleşim alanıdır. Büyük Merdivenler, Apadana Sarayı, hükümdarların önemli politik kararları verdiği Tripylon, Haremsara Müzesi, Hazine ve Yüz Sütun Sarayı’nı ziyaret ediyoruz. Persepolis'teki ziyaretlerimizin ardından Nakş-ı Rüstem antik şehrine gidiyoruz. Burada Akmenid krallarına ait 7 mezar bulunmakta ve devasa kaya oymaları yer almaktadır. Sasani kralı 1.Şapur’un Roma kralı Valerian’ı Urfa’da esir alışı da burada kayaya nakşedilmiştir. Bu eserler karşısında etkilenmemek mümkün değildir. Şiraz’a geri dönüyoruz. Şair Hafız’ın güzel türbesini ziyaret ediyor ve şiirleri eşliğinde bu güzel günümüzü tamamlıyoruz.
5. Gün -ŞİRAZ - PASARGARDE - ABARKUH - YEZD
Sabah kahvaltımızın ardından Pasargade antik şehrine gidiyoruz. Burası UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer almaktadır ve burada İskender’in de ziyaret ettiği Büyük Kuruş’un anıt mezarını görüyoruz. Antik Pasargad şehir ziyaretimiz sonrasında yolculuğumuz Yazd’a (Yazada/Avesta şehri) devam ediyor. Yaklaşık 3 saat sonra Aberkuh köyüne uğruyor ve 3500 yaşındaki anıt Andız ağacını ziyaret ediyoruz. Akşam saatlerinde Yazd’daki otelimize giriş yapıyor ve gece kamp karavan otelimizde çamlar arasında bülbül sesleriyle uyanıyoruz.  
6. Gün - YEZD
Burası dünyanın en eski kerpiç şehri Zerdüştler şehri olarak anılmaktadır. Sessizlik Kulelerini, Ateşgah, İran'daki en büyük Hüseyniyeler’den biri olan Amir Çakmak Mescidini ve Külliyesi ve Badgirleri (Rüzgar Kulelerini) geziyoruz. Sonra yapacağımız yürüyüş turumuzda, Yezd Su Müzesi, Hazire Camii, Seyit Rükneddin Mozolesi, 15. yy'a kadar giden tarihiyle Jameh Camii ve 12 İmam Türbesi göreceğimiz yerlerden bazılarıdır.
7.Gün -YEZD- İSFAHAN ( 381 km )
Yezd-Isfahan yollarının kavşağında bulunan ve dokumacılıkla tanınan Nain (Narin) şehrine hareket ediyoruz. Daha sonra Nain’dekinden farklı bir mimari planı sunan  Mescid-i Cuma’yı gezeceğiz. XI. Yüzyıldan itibaren Selçuklu Hanedanı döneminde İsfahan ve Kazvin’de ki gibi  Ardistan’da  da yeni bir cami mimari planı ortaya çıkar. Bu planın en önemli yeniliği ise kubbeli ana mekan ile sonradan İran camilerinin karakteristiği haline gelen 4 eyvanlı iç avludur.  Akşamüstü saatlerinde Zağros sıradağlarının eteklerinde uzanan muhteşem İsfahan’a varacağız.  İsfahan şehir turunda Şeyh Abbas’ın 1602’de yeni başkenti dekore etmek için yaptırdığı ve Pekin’deki Tiananmen Meydanından sonra dünyanın en büyük 2. meydanını göreceğiz. Bu meydandaki İmam Camii, Şeyh Lutfullah Camii, Kızlar Camii, Qeysarieh Kapısı ve Ali Kapı Sarayı göreceğimiz yerler arasındadır.
8. Gün -İSFAHAN 
            “Isfahan, yarım cihan” yani dünyanın yarısı olarak isimlendirilen İsfahan'da, İsfahan Meydanı, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Buraları, 17. yy.da Şah Abbas Dönemi’nde şekillenmiştir ve Pekin'deki Tiananmen Meydanı'ndan sonra dünyanın en büyük ikinci meydanıdır. Meydanı ve bu Meydan da yer alan İmam Camii’ni geziyoruz. Şehir turumuzun devamında Selçuklu Ulu Camii, 40 Sütunlu Saray, Ali Kapı Sarayı, Isfahan’ı ikiye bölen nehirdeki tarihi Khajou ve 33 kemerli köprüyü görüp alışveriş için İsfahan çarşılarında kısa bir serbest zamanınız olacak.
9. Gün -İSFAHAN - KAŞHAN - KUM - TAHRAN
Sabah erken saatlerde İsfahan’dan ayrılıyoruz. 170km’lik yolculuk sonrasında Kaşhan’a varıyoruz. Burada UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan FIN Bahçelerini ziyaret ediyoruz. Kum şehrine doğru yolculuğumuz devam ediyor. Mollalar şehri olarak bilinen Kutsal Kent Kum’ da Hz. Fatma Türbesini geziyor ve Kum Çarşısı’nda alışveriş yapıyoruz. Alışveriş sonrası Tahran’a hareket edeceğiz. Yaklaşık bir buçuk saat sonra başkent Tahran’a varış.
10. Gün -TAHRAN
Gezimiz sırasında tüm ülke tarihine ışık tutan ve eşsiz bir koleksiyon barındıran Arkeoloji Müzesi, Cam ve Seramik Müzesi, Kaçar Hanedanının Avrupa saraylarından etkilenerek yaptırdığı Gülistan Sarayı, Kaçar ve Safevi Hanedanlarının değerli taşlarının sergilendiği Milli Mücevher Müzesi’ni ziyaret edeceğiz. Turumuz sonrasında  Azadi Meydanı, Musalla Cami, Burç el Milad ve Tahran’ın caddelerini göreceğiz. 
11. Gün -TAHRAN-KAZVIN-ZANCAN
Sabah erkenden yola çıkıyoruz. İsfahan’dan önce Safevilerin başkenti olmuş Kazvin’de İmamzade Hüseyin Türbesi, Selçuklu Ulu Camii ve Safevi Cihli Sütun gezisini yapacağız. Yolumuza devam ederek  Zancan`a 35 kilometre mesafede UNESCO dünya mirası, Dünyanın 3.büyük kubbesine sahip Hz.Ali için yaptırılan SULTANIYEH kubbesini gezimizi yapacağız. Gezimizin sonunda Zancan’a hareket edeceğiz. Zancan, İlhanlı Hükümdarı Olcaytu döneminde başkent olmuştur. 1384 yılında Timurlenk zamanında yıkılan şehrin tek kalıntısı, 1302 - 1312 yıllarında inşa edilen Olcaytu’nun muhteşem türbesidir. UNESCO dünya mirası listesindeki bu muhteşem türbeyi, Çamaşırhane, Kapalı Çarșı, Ulu Camii ve Medresesini geziyoruz.
12. Gün -ZANCAN - TEBRİZ 
Kahvaltı sonrası İran’da İlhanlı İmparatorluğu’nun başkenti seçilen ve zengin bir geçmişe sahip olan Tebriz’e hareket edeceğiz. Tebriz,  Safevi döneminde İsfahan ve Kazvin gibi dokumacılık sanatı ile tanınmaktadır. Turumuzda etnolojik ve arkeolojik eserleri barındıran  Azerbaycan  Müzesi ve kentin ünlü tarihi mekânı olan Mescid-i Kabud gezilecektir. Cihan Şah tarafından inşa edilen ve Türk Mavisi (Lacivert)   çinileriyle ünlü bu eser birçok depremden zarar görmüş fakat iyi bir şekilde onarılmıştır.
13. Gün -TEBRİZ- İSTANBUL- ANKARA İstanbul’a hareket.
            İRAN'I SEVMEK İÇİN 41+41 NEDEN
            ABD yeni hedef olarak karşısına Iran'ı koymuşken, önyargılarından sıyrılıp İran'a bakmak isteyenler için, Ali Işıngör'ün kaleminden...
            1- Dünyanın en devrimci balığının yaşadığı yerdir. Samed Behrengi‘nin doğduğu, 18 yaşında köy öğretmeni olduğu, "bir kaşık suda" boğulduğu, ama hâlâ köy çocuklarının kalplerinde yaşatıldığı ülkedir.
            2- En güzel saraylarından biri "40 sütun" anlamına gelen "Çehel Sütun" adını taşır, ama gerçekte 20 sütunludur. Diğer 20 sütun için, sarayın hemen önünde uzanan dev havuza yansıyan aksine bakmanız gerekir!
            3- "Çehel Sütun" sarayının hemen arkasında bir başka saray, "Heşt Beheşt" yani "Sekiz Cennet" Sarayı vardır. 400 yıllık bu botanik bahçesi, size yeryüzünde cennetin mümkün olduğunu düşündürür. Neden mi "Sekiz Cennet"? Çünkü tanrının sadece yedi cenneti vardır ...
            4- Basık suratlı ve uzun tüylü kedilerin anavatanıdır.
            5- İsfahan… İranlılar’a göre burası "Nisf-ı Cihan"dır, bir başka deyişle bu kent o kadar güzeldir ki, evrenin yarısını görmüş gibi olursunuz. Siz siz olun, bir İranlıyla konuşurken "İsfahan nısf-ı cihan" demeyin, size "Ne, kulli cihan!" yani "Hayır, evrenin tamamı!" diyebilir…
            6- Siesepol: İtalyan Rönesansı’nın en güzel köprülerini düşünün ve bu köprünün Toskana’dan 5.000 km uzakta, bir çölü bölen geniş bir nehrin üzerinde kurulduğunu düşünün. İranlılar bu köprüye "doğulu" dehşet bir özellik katmışlardır, köprünün 33 gözünün altındaki nehir yatağı teraslanmıştır, bu nedenle de dünyanın en güzel su sesini burada duyarsınız. Özellikle de uzaktaki karların eridiği Mayıs-Haziran aylarında…
            7- Yüzünün tamamı gözden oluşan, ceylan yürüyüşlü güzel kızların diyarıdır İran. O güzel kızla saatlerce Hayyam’dan, Sadi’den, Italo Calvino’dan konuşabileceğiniz "gerçeküstü" bir memlekettir.
            8- "Cennette huriler varmış kara gözlü, / içkinin de oradaymış en güzeli. / Desene biz tam cennetlik olmuşuz, / bak bir yanda şarap diğer yanda sevgili…" diyen adamın, Ömer Hayyam‘ın ülkesidir İran.
            9- Geniş bahçelerin ve şehir ortasında içinde yapay göllerin bulunduğu devasa parkların ülkesidir İran. Parklarını filozoflarının, şairlerinin ve matematikçilerinin büst ve heykelleri süsler.
            10- Unutmayın, McDonalds’ın işgal etmediği dünyadaki son yerlerden biridir İran!
            11- En yakası açılmamış tanrıtanımaz fıkralar burada anlatılır. Mollalar bunun önüne geçemedi.
            12- İran’daki bazı devasa camileri aydınlatmak için tek bir mum yeter! İran süsleme sanatlarından Aynakâri, en büyüğü serçe parmağınızın tırnağı büyüklüğünde milyonlarca renkli aynanın tüm kubbeyi hatta mukarnas süslemeli duvarları kaplamasına
dayanır. İçeriyi aydınlatmak için tek bir mum yeter de artar, gözleriniz kamaşır…
            13- Tavla‘nın doğduğu yerdir.
            14- Ali Gapu: Bir oda düşünün, duvarlarında ve kubbesinde değişik müzik çalgılarının şeklinde oyulmuş yüzlerce oyuk olsun. Safevi Şahı Abbas odaya girmeden önce bir müzik heyeti bir saat kadar müzik çalarmış odada, şah geldiğindeyse sessizce dışarı çıkarmış. Odanın mükemmel akustiği, dakikalarca müziğin odada yankılanmasını ve devam etmesini sağlarmış…
            15- Amerikan yasalarınca Microsoft ürünlerinin satışının yasaklandığı bir ülkedir burası. İranlılar ters mühendislik yoluyla Windows işletim sistemini kırıp, üzerine 3-5 yazılım ve adam gibi çalışan Farsça/Arapça desteği ekleyerek Windows Parsa adıyla piyasaya sürer. Windows Parsa, Körfez ülkelerinde de Microsoft’u silkeler! smile ifade simgesi
            16- İran İslami bir devlet olmasına karşın, parlamentosunda Ortodoks (Ermeni), Musevi ve Zerdüşt azınlıklara koltuk ayrılmıştır! Ermeni azınlığın alkollü içki (şarap) üretme ve bunu azınlık üyelerine satma imtiyazı var!
            17- Dünyanın en çok satan mizah dergileri İran’da çıkar. Toplumsal muhalefetin sığındığı kalelerden biri olan mizah, İran’da muhteşem bir inceliğe ve kıvraklığa sahiptir. Bazı fıkralar sizi sandalyenizden düşürebilir. İranlı karikatüristlerin her yıl uluslararası karikatür ödüllerini toplaması boşuna değildir.
            18- İran’da Hz. Muhammed‘in resmini yapmak serbesttir. Dini bayramlarda Hz. Muhammed’in dev resimleri şehrin geniş duvarlarını "Che Guevara" misali süsler… "Bizde günahtır" dediğinizde İranlılar şaşırır: "Peygamber bizim gibi bir insan. Onu neden putlaştıralım ki?"
            19- Ünlü sinema yönetmeni Abbas Kiyarüstemi’nin ülkesidir İran. Bir diğer Abbas, Magnum’un ünlü fotoğrafçısı olan Abbas’tır. Onun fotoğraflarını tanımamak, en hafif tabiriyle "ayıptır".
            20- Ortadoğu’nun İngilizler ve Fransızlar tarafından çizilmemiş tek sınırı, 1639′daki Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla çizilen Türkiye-İran sınırıdır. O günden beri bu sınır değişmedi…
            21- İranlıların Büyük İskender’e ülkelerini istila ettiği için değil ama Persepolis Kütüphanesi‘ni yaktırdığı için öfke duyması, sizi derin düşüncelere sevk eder. Bir daha saygı duyarsınız karşınızdaki medeniyete…
            22- Dünyanın en uzun caddesi Veli Esr, 17 kilometre uzunluğundadır. Tahran şehrinin tüm diğer sokaklarında olduğu gibi, bu caddenin de her iki yanından kuzeydeki dağlardan gelen serin sular, gürül gürül akar. 17 kilometre boyunca caddenin her iki yanında ulu kavak ve çınar ağaçlarının gölgesindesinizdir ve burası şehrin tam ortasıdır!
            23- Resmi istatistiklere göre İran’ın en zengin kişisi Hz. Hüseyin‘dir! İranlılar, vasiyetname ve miraslarında bir şeyleri hep Hz. Hüseyin’e "vakfederler". Hz. Hüseyin’in adına kurulan vakıflar, İran’da 1300 yıl boyunca bağışlanan sayısız gayrı mülke ve gelir kaynaklarına sahiptir. Tapu kayıtlarında Hz. Hüseyin’in adı bolca geçer …
            24- İran’ı sevmek, Sadi‘yi ve Gülistan’ı bilmektir. Sadi’nin Şiraz’daki kabri muhteşem bir anıttır ve bu anıtın altından bir berrak pınar geçer. Merdivenlerle pınarın yanına iner, Gülistan’dan mısralar okursunuz.
            25- İran’da her yıl Türkiye’den çok daha fazla Batı dillerinden kitap çevrilir. Bu çeviriler, Türkiye’dekinden çok daha kalitelidir.
26- 65 kadar yerel dilin konuşulduğu, 40 kadar farklı etnik grubun (bizdeki gibi sadece ismi kalan gruplar değildir bunlar) barış içinde yaşadığı, tüm çabalara rağmen Yugoslavyalılaştırılamayan bir ülkedir İran…
            27- İran, Ortadoğu’nun en güçlü devlet geleneğine sahip ülkesidir. Selçuklu hükümdarlarına hizmet eden İranlı devlet adamı Nizamülmülk (M.S. 1018-1092) Machiavelli’den yaklaşık 3 asır önce tarihin ilk modern siyaset bilimi kitabını, Siyasetname’yi yazdı. Modern devlet yapılarının temelini atan Nizamülmülk, o kadar çok devlet kurumu ve resmi bina yaptırdı ki, bugün bile asker kışlalarının, bakanlıkların ve cezaevlerinin giriş kapısı onun adıyla yani "Nizamiye" olarak çağrılıyor!
            28- İran’da sokakta elinde teberzinleriyle gezen dervişlerle karşılaşabilirsiniz. Dervişlerle oturup tanrının varlığı hakkında saatlerce konuşabilirsiniz. Derviş "tanrı yoktur" derse sakın şaşırmayın, sûfi inancı "böyle bir şey"dir, sizi her an şaşırtır ve tanrıya daha da yaklaştırır…
            29- İran adı üstünde bir "İslam Cumhuriyeti"dir ama namaz vaktinde bangır bangır bağıran ezan sesi duyamazsınız. Ezan sesini duymak için radyoyu açarsınız. İran’da cami sayısı da çok azdır. Yüksek bir yerde baktığınızda, şehir bizdeki gibi "çivili tahta"ya benzemez.
            30- Yahya Kemal’in "Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış; / yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. / Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış, / Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle." dediği yer gerçekten de vardır. Şiraz’da sabah 4′te kalkın, minibüsle 20 kilometre yol yaptıktan sonra Hâfız’ın kabrine varacaksınız. Eğer şanslıysanız, artık bir gül bahçesi olan Hâfız’ın kabrine günbatımına doğru bülbüllerin gelişini izler ve şafak vaktine dek şarkılarını dinlersiniz…
            31- Tahran’da 1990′ların başından bu yana, tüm apartmanlarda "daire sayısı+1" araçlık garaj yeri ve daire sayısı kadar sığınağın yapımı zorunludur. Kişi başına düşen araç sayısı İstanbul’dan çok daha fazla olan Tahran’da park sorunu ile karşılaşmazsınız.
            32- Kadınların üniversite mezunu olma ve kamu kurumlarında çalıştırılma oranları Türkiye’den daha yüksektir.
            33- Hz. Zerdüşt’ün ve 1500 yıldır sönmeyen ateşinin ülkesidir İran.
            34- Emevilerle İspanya’ya kadar giden muhteşem su uygarlığının doğduğu yer İran’dır. Derin su kanallarının, su dağıtım şebekelerinin ve kanal sisteminin anavatanıdır İran.
            35- İranlılar 2500 yıl önce çöl ortasında buz üretmenin yolunu bulmuştu. Bir mühendislik ve mimari harikası olan Yahçal‘lar ve Ab Anbar‘lar bugün bile kullanılıyor.
            36- İsfahan’daki Nakşı Cihan Meydanı, tarihi İpek Yolu’nun sergi ve fuar alanı olarak binlerce yıl kullanıldı. Bugün dünyanın en büyük ikinci meydanı olan bu alanı görmeden İran’ı anlayamazsınız!
            37- İbni Sina ya da Batılıların ona verdiği isimle Avicenna, modern tıp biliminin babası kabul edilir. Paris Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’nin girişinde kimin dev bir portresi vardır, bir tahmin edin bakalım?
            38- İran, Robocup 2006′ya altı tanesi tamamen bayanlardan oluşan 50 takımla katıldı. Öğrencileri özendirmek için, bu yarışmaya girenler üniversiteye giriş sınavından muaf tutulup diledikleri bölüme kafadan girme hakkına kavuşurken, uluslararası bilimsel yarışmalarda başarı gösterip madalya getiren öğrenciler zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutulmaktadır.
            39- İran’da dilencilik yasaktır, vakıflar ve aşevleri çok etkin bir şekilde çalışır. Dilerseniz sokaktaki yardım kutularına para atabilirsiniz. Kimsenin aklına bu kutuları parçalamak gelmez…
            40- Şii imamlarının sekizincisi olan Hz. İmam Rıza’nın Meşhed’deki kutsal türbesi, tüm görkeminin yanında bir de "iyinin eninde sonunda kötüyü yeneceğine" dair bir doğu masalını içinde taşır. Rivayet bu ya, Hz. Ali’nin soyuna olmayacak kötülükler yapan Abbasi halifesi Harun Reşid’in cenazesi yıllar boyunca toprak tarafından kabul edilmez, kusulur. Ta ki, yıllar sonra İmam Rıza’nın ayak ucuna gömülünceye kadar… 1001 Gece Masalları’nın görkemli halifesi Harun Reşid’in küçük sandukası gerçekten de İmam Rıza’nın ayak ucundadır.
            41- Doğunun onurudur İran… Muaviye karşısında Hz. Ali, Yezit karşısında Hz. Hasan ve Hüseyin, Abbasi halifesi Harun Reşid karşısında İmam Rıza, petrol tröstlerinin karşısında Musaddık, Şah’ın karşısında Behrengi, Molla’nın karşısında Şirin Ebadi, Teksaslı George Bush’un karşısında ise 7.000 yıllık bir kültürdür…
            42) Hoseyniye Emini (Hüseyin’e emanet): İlk hikâyemiz bu metnin yazarı olan “fakir“in sülalesine dair. Bir varmışlı bir yokmuşlu zaman kiplerinde, yazarın dedesinin büyükdedesinin dedelerinden biri, İran’ın en zengin beylerbeylerinden biriymiş. İşte o zamanlardan birinde, İran şahı Tebriz’deki yazlık sarayından Rey kentine dönerken, yolu her yanı bakımlı, köylüleri zengin mi zengin bir köyden geçmiş. Yanındaki vezire sormuş:
            “Bu kimin köyüdür böyle?”
Vezir, “Beylerinizden Ahmet Han’ındır” demiş.
Neyse, bir sonraki mola yerine doğru yola koyulmuşlar. Birkaç saat kadar gittikten sonra başka bir bol çeşmeli, zengin bir köyde durmuşlar. Şah yine soracak olmuş:
“Peki, bu köy kimindir?”
Vezir çekinerek yine aynı cevabı vermiş: “Beylerinizden Ahmet Han’ındır.” Yol boyunca hangi zengin, müreffeh köyde duracak olsalar o köyün Ahmet Han’ın (İsmini hatırlayamadığım için uydurdum-A.I.) olduğunu, biraz canı sıkılarak ama çokca da kıskançlıkla öğrenmiş İran Şahı. En sonunda dayanamayıp, patlamış:
“Kimmiş bu Ahmet Han! Götürün bakalım beni onun evine!”
Şah’ı Kazvin kentinin içinde, muhteşem bir konağa götürmüşler. Köşkte tek bir cam olmamasına rağmen, içerde yüzlerce renkli gölge dolaşıyormuş. Pencereler, eşi görülmedik bir şekilde güneşte parıldıyor, içeriye seyredeni sarhoş eden çeşitli ışık oyunlarını bırakıyormuş. Meğerse Ahmet Han, tüm konağın vitraylarını cam yerine Karagöz-Hacivat figürlerinin de yapıldığı gergedan derisinden yarı şeffaf/renklendirilmiş süslemelerle kaplamış! Bütün bir konak, tavanını süsleyen aynalarla birlikte bir masal sandığını andırıyormuş…
Şah, kendi sarayından bile güzel olan bu konağı ve sahibini çok kıskanmış… Konağa “usulünce” el koymak için Ahmet Han’a herkesin duyacağı bir şekilde seslenmiş:
-Ahmet Han, çok güzel bir saray yapmışsın! Burası “şahlara layık” bir yer olmuş!
Ahmet Han’dan ses çıkmamış.
-Ahmet Han! Sana diyorum! Bir “şaheser” olmuş burası!
 Ahmet Han yine duymamazlığa gelmiş. Şah hiddetlenmiş:
- Ahmet Han! “Şahane” bir konak olmuş burası. Çok güzel!
  Ahmet Han başını yerden yavaşça kaldırmış, kimsenin beklemediği bir cevabı yapıştırmış:
- Sahibi daha da güzel!
İran şahı çok hiddetlenmiş kendisini küçümser gibi konuşulmasından. Korumalarının elleri Ahmet Han’ın boynunu oracıkta almak için kılınçlarının kabzalarına uzanırken, öfkeyle haykırmış şah:
- Demek öyle seni densiz! Kimmiş sahibi bakalım buranın!
- Hazreti Hüseyin‘dir efendim!
Konağını o dakika Hz. Hüseyin’e vakfeden Ahmet Han, böylelikle hem evini hem de boynunu kurtarmış… Bugün, halkın “Hoseyniye Emini” yani “Hüseyin’e emanet” dediği bu konak, İran’ın “ulusal hazine”lerinden biri ilan edilmiş durumda.
Camlaşıncaya kadar inceltilen ve renklendirilen gergedan derisiyle kaplı bu konağın eşsiz vitrayları, insana dev bir Karagöz-Hacivat sahnesinin içinde olduğunu düşündürür…
            43) Peygamberiyye: Yine Kazvin’deyiz. İranlılar için çok kutsal olan Peygamberiyye Türbesi, dua etmeye gelen insanlarla dolup taşar. Asıl ilginç olan, burada bir tarikat şeyhinin değil. dört Yahudi peygamberinin gömülü olmasıdır! İsimlerinin Kuran’da da geçtiği söylenen ve İranlıların dua etmek için gittiği peygamberlerin isimleri şöyle: Selam, Solum, Elkiya ve Suhuli.
            44) Pilavın hasının yapıldığı yerdir İran. İran pilavının altında yufkadan bir tabaka (tedik), içinde zereşk gibi mayhoş kuş üzümleri ve İran fıstıkları, pilava rengini veren zerdeçal, üstündeyse enfes kokusunun sebeb-i hikmeti safran vardır. Pilav tüm bu zenginliğine rağmen “kuru kuru” yenmez İran’da. Yanına kesinlikle bir başka öğün daha eşlik eder! (Hatırlattığı için Atilla Aktuna‘ya teşekkürler)
45) İran halkının yaklaşık yüzde 95′i genel sağlık sigortasının kapsamındadır. Bu da yetmezmiş gibi, sağlık hizmetleri de son derece ucuzdur. Van, Hakkari ve Ağrı gibi sınır kentlerinde yaşayanlar bu nedenle diş çektirmeye bile İran’a gider!
            46) Heft Sin: İranlıların her yıl baharın ilk günü kurduğu Nevruz sofrası, son derece ilginçtir. Sofraya S harfi ile başlayan ve herbiri muhteşem bir derinlik içeren yedi (7) sembol konur. Bunlar; Sib (Elma, güzelliğin ve sağlığın simgesi), Sirke (İhtiyarlık ve sabır), Sümbül (Baharın gelişi), Sebzi (Buğday-arpa ya da mercimek sürgünü, yeniden doğumun simgesi), Sumak (ilkbahar güneşinin rengi), Sir (Sarmısak, tıbbın simgesi) ve Semenu‘dan (bir çeşit tatlı, zenginliğin simgesi) oluşur. Bunların dışında ayna (güzellik), iki uzun mum (aydınlık), balık (21 Mart ile elveda edilen balık burcunun simgesi), su dolu gümüş kasenin içine konan portakal (uzayda gezen dünya) ve iki kutsal kitap (İncil, Kur’an ya da Avesta’dan birine Firdevsi’nin Şahnamesi ya da Hafız’ın divanı eşlik eder) da bu nevruz sofrasında yerini alır.
            Bu sofrada kadim bir medeniyetin bilime, tıbba, astronomiye ve şiire olan tutkusunu bulabilirsiniz! (Murat Ağalday’a selam)
            47) İran’da Nevruz’un sizi şaşırtan alışkanlıklarından bir diğeri de “Hacı Piruz” adındaki teatral kişiliktir. Siyaha boyalı yüzü ve baştan ayağa kırmızı kostümü ile Hacı Piruz, orkestrası ile sokakları arşınlarken çocukların da sevgilisi olur. Bu geleneğin asıl ilginç yanı, kökenini Sümer/Babil tanrılarından Tammuz‘u anma törenlerinden almasıdır. Temmuz ayının adını nereden aldığını sanıyorsunuz?
            48) İran’da Nevruz’un en güzel adetlerinden biri, mart ayında pazarda neredeyse tüm yumurtaların boyanarak satılmasıdır. Siz hiç yumurta seçerken zorlandınız mı?
            49) İran’da 4.000 yıldır kutlanılan bir diğer bayram da kışın gelişinin kutlandığı (21 Aralık) Yelda‘dır. Kökenlerini güneş tanrısı Mithra’nın doğumundan alan bu bayram, Romalıların Saturnalia ve Sol Invicta şenliklerinden de izler taşır. Dünyada Babilliler, Persler ve Romalıların kutladığı ve hâlâ kutlanılan başka bir bayram daha gösterebilir misiniz?
            50) Demavend, 5671 metrelik zirvesiyle (Ağrı Dağı 5137 metre) dağcılığa kıyısından köşesinden bulaşmış hemen herkesin bir gün çıkmayı hayal ettiği zorlu bir rakiptir.
            51) Furuğ Ferruhzad, Modern İran Şiiri’nin hüzünlü, gizemli, baştan aşağı dişilik içeren sesidir. Nilgün Marmara gibi o da erken gidenlerden.
            52) İran’da karikatüristler, ressamlar, yazarlar, geleneksel el sanatları ustaları için sanat çarşıları vardır. Bu çarşılarda dükkân açmak çok ucuz, küçük bir köşede tezgâh açmak ise bedavadır! Bu çarşıda sanatçılara yemek çıkar, elektrik su gibi giderlerse vakıflar tarafından karşılanır.
            53) Mevlana Celaleddin Rumi tüm eserlerini Farsça dilinde yazmıştır. Mevlana’yı anlamak için “çeviri olan” Türkçeden değil, asıl dili olan Farsçasından okumak gerekir. Mevlana’yı okudukça Farsçayı, Farsçayı okudukça Mevlana’yı seversiniz. İran’da ortaokullarda dört yıl boyunca okutulur “Mesnevi”…
            54) Ali Şeriati: İran İslam Devrimi’nin fikir babalarından birisidir. İslam devrimi Humeyni’nin ellerinde onun hayal ettiğinden çok farklı noktalara evrilmiş, sonunda Humeyni’nin kanlı ajanları tarafından öldürülmüştür. “Doğu’nun Karl Marx’ı” da denen Ali Şeriati, Das Capital’dakinin aksine, son derece anlaşılır ve yüreklere işleyen lirik bir dil kullanır. Öğrencilerine “Müslüman olamıyorsanız, en azından Marksist olun” diyecek kadar açık görüşlü bir düşünce adamı olan Ali Şeriati, Sartre’a “I have no religion, but if I were to choose one, it would be that of Shariati’s” dedirtecek türden bir filozoftur. Ali Şeriati’nin bence en güzel sözlerinden biri şudur: “Zenci Bilal’in kalbinin fethi; Endülüs kıyılarının fethiyle yanyana düşünülemeyecek kadar büyüktür…”
            55) Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”da da bolca ve hayranlıkla bahsettiği Behzad’ı (1450-1535) unutmamamız gerek. O İran’ın gelmiş geçmiş en meşhur minyatür ustasıdır.
            56) Bir diğer minyatür ustası olan Reza Abbasi‘nin (1565-1635) adına kurulan müze, dünyanın en büyük minyatür ve hat koleksiyonunu barındırır. Tahran’a yolu düşen herkesin kesinlikle uğraması gereken bu müze, M. Ö. 2.000′lerden bugüne uzanan muazzam bir yerdir. Müzenin Azeri müstahdemleri Türk olduğunuzu duyduğunda size muhteşem bir ilgi gösterecektir. Bütün müzeyi elinizde ince belli çay bardağıyla gezebilir, muhteşem minyatürlerin karşısında yere oturup, seyre dalarak keyifle çayınızı yudumlayabilirsiniz…
            57) Çehelçerag (Kırk mum): İran’da sokakta yürürken karşınıza aynalardan ve küçük ampullerden oluşan küçük bir tak çıkarsa sakın şaşırmayın. O evde genç bir çocuk ya da delikanlı ölmüştür ve ailesi bu “erken ölüm” için yastadır. Rüzgârda salınan ayna ve lambalar, o gencin ışıltısını, cıvıl cıvıl neşesini sembolize eder.
            58) Safevilerin Erdebil’den sonra ikinci başkenti olan Tebriz’in orta yerinde, karşılıklı duran iki çarşı vardır. Karşılıklı duran ama birbirine kavuş(a)mayan bu iki çarşıdan birinin adı Mevlana, diğerininkiyse “Şems-i Tebrizi”dir.
            59) İran’da eski pazarlarda esnaflar hâlâ abaküs (Çortke) kullanır. Üç haneli rakamların çarpma işleminin nasıl büyük bir hızla yapıldığını gördüğünüzde, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirsiniz.
            60) İran “şiirin kutsal, şairin ise evliya” kabul edildiği yeryüzündeki “son edebiyat cenneti”dir. Şairler sadece günlük yaşamda değil, ölümden sonra da ayrıcalıklıdır. Mezarlıkları bile anıtsaldır! Tebriz’deki “Şairler Mezarlığı“nda ünlü şair Sartre’ın ziyaret ettiği Şahriyar’ın yanında 600 şair daha yatar! Dünyanın en duygusal, en “şairane” mezar taşları buradadır.
            61) 2004 yılı itibariyle İran’da 35 milyon kişi kütüphanelere gitti. Ülkede geçtiğimiz yıl satılan kitap sayısı ise 81 milyonu geçti.
            62) Tek başına Sadık Hidayet için bile sevilir İran.
            63) Dünyanın en zengin ve dokunulmamış sub-tropikal mercan resifleri Kızıldeniz’de değil, İran Körfezi’ndeki Kişm Adası’ndadır.
            64) Dimdik bir yamaçta kurulmuş bir Doğu Karadeniz yaylası köyünü düşünün. Yamaç o kadar dik olsun ki, her evin bahçesi, aynı zamanda alt sıradaki evin tavanı olsun! Bu kentte sarhoşlar dengesini kaybedip düştüğünde tavandan içeri girsin ve buna kimsecikler şaşırmasın! Burası Masule’dir…
            65) Hatemkâri, İran’ın el işi sanatlarının belki de en yaygın olanıdır. Ahşap üzerine metal, renkli taş ve fildişi kakma yöntemi ile üretilen hatemkâri, geometrik formların tekrarını içerir. (Nicomedian‘ın İran’ı sevme nedenlerinden biri)
            66) İran’da medreselerin avlularında ve bazı eski çarşıların içinde, bakırcılarla kalaycıların arasında bir yerlerde Nogrekâriciler vardır. Nogrekâri, sabrın öğretilmesi için medrese talebelerine yaptırtılan ve küçük elli çırakların küçük bir tığ ve çekiçle bakırın üzerine noktalar atarak resim çizme ve bu resmi kalay, kömür karası, asit yedirme gibi tekniklerle renklendirme sanatına verilen isimdir. Bir büyük boy tepsinin Şahname’den ya da Gülistan’dan bir sahneyle betimlendirilmesi, bazen iki yılı bile alabilir…
            67) Mukarnas: Yukardaki resme bakın ve buradaki form içbükey mi yoksa dışbükey mi bulmaya çalışın. İşte Mukarnas sanatı budur. Bilimle sanatın buluştuğu ülkedir İran.
            68) Hayyam’dan 100, Mevlana’dan ise 250 yıl önce yaşayan Hemedanlı Baba Tahir Üryan, sokaklarda çıplak dolaştığı için ona bu isim uygun görülmüş. En kudretli sultanların bile saygı duyduğu bu dörtlük ustası, muhteşemdir: Dünyadan yolcuyum-gidiş ta öteye; / Çin’den çok uzaktır-yöneliş ta öteye. / Bir bir sorarım rastladığım yolculara: / “Son geldi mi? Son yıldız için yol nereye?”
            69) Kapı kulplarının cinsiyeti vardır Kazvin’in eski evlerinde… Tok sesli ve ağır olanlar erkekler içindir; kadınlarınki ise ince, narin bir ses çıkarır. Evdekiler böylelikle kapının sesinden gelenin cinsiyetini anlar, tatsız kazalar önlenirmiş!
            70) Cennetin neye benzediğini merak ediyor musunuz? Yaşayan en büyük minyatür ustası Mahmud Farsciyan‘ın resimlerine bakın.
            71) İran, Türkiye’den sonra dünya üzerinde en çok Türkçe konuşulan ülkedir. Ülke sınırları içinde yaşayan yaklaşık 10-12 milyon Azeri’nin dışında, çok sayıda Türkmen, Afşar, Kaşkay Türkü ve Özbek bulunur. (“Oy nani Koçari” türküsünü herkes söyler!)
            72) İran’ın milli sporlarından Zorhane, devasa boyutlarda lobutların tavana kadar atılıp tutulduğu, vücudun esnekliğini ve dayanıklığını gösteren bir tür “tekke sporu”dur. Gazelhanları, dedesi, dervişleri, tefi ve nakkareleri ile bir spordan çok ibadeti çağrıştırır.
            73) Dünyanın en güzel mavisine adını veren Firuze taşının (turkuvaz) en saf hali, Nişabur’un yakınındaki “Kan” köyünden çıkar. “Nişaburi” adı verilen bu taş, binde bir çıkar ve mavisinin derinliğinden ötürü insanın gözünü ayırmakta zorlandığı söylenir.
            74) Başlangıçta göz yanması, sonraları miyopluk, katarakt ve hatta körlüğe dahi yol açan bir el sanatıdır Simkâri (Adında yanılmış olabilirim). Deliği gözle görülmeyecek kadar küçük bir iğnenin deliğinden geçirilen gümüş ipliklerle kelimenin tam anlamıyla “yorgan örülür”. Gümüş ipliğin parlaması işi daha da zorlaştırır. Bazı simkâri işlerinde bileziğin iki yanından biri daha fazla hatalıdır, muhtemelen o yorganı diken genç kız miyoplaşmaya başlamıştır.
            75) Ferideddin-i Attar: “Efsaneye göre, kuşlar, sultanları Simurg’u bulmak üzere toplanıp yola çıkarlar bir gün… / Yol uzun, yolculuk zorludur. / “Aşk Denizi”nden geçerler önce…” / “Ayrılık Vadisi”nden uçarlar. / “Hırs Ovası”nı aşıp, “Kıskançlık Gölü”ne saparlar…” / Kuşların kimi Aşk Denizi’ne dalar, kimi Ayrılık Vadisi’nde kopar sürüden… / Kimi hırslanıp düşer ovaya, kimi kıskanıp batar göle… / Yolculuk bittiğinde, Kaf Dağı’nın ardına sadece 30 kuş varabilmiştir. / Sultanları Simurg’u bulamazlar orada… / Sonunda sırrı, sözcükler çözer: / Farsça “si”, “otuz” demektir. / “murg” ise “kuş”… / “30 kuş”, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir. / Ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur…”
            76) Uçsuz bucaksız uzanan fıstık ağacı bahçelerinin ülkesidir İran.
            77) Mescidi İmam: Şah Abbas zamanında yapılan camiinin çinileri akıllara zarardır. Renk meraklıları es kaza kendilerini kaptırırlarsa, kubbede ve cephede her an değişen ışık oyunlarıyla renkten renge çinileri, ortaya çıkıp kaybolan desenleri seyretmekten başka bir şey yapamazlar. Müptelası olup her saat, her dakika “acep şimdi mavinin hangi tonunda karar kalmıştır çiniler?” diye dert sahibi olurlar.
            78) 1001 Gece Masalları’nın anavatanı, doğal sahnesidir İran.
            79) Yeni bir çocuk doğduğunda, İranlılar isim için ya Şahname’ye ya da 1001 Gece Masalları’na bakar.
            80) İran üniversitelerin ülkesidir. Ülke içinde 54 devlet üniversitesi, 42 tıp fakültesi (bunlar üniversitelerden ayrıdır) ve 289 özel/vakıf üniversitesi faaliyet gösteriyor. Yüksek öğretimin kalitesinin yüksek ve “ücretsiz” olması, ülkenin bugünkü rejimiyle birleştiğinde çok acı bir sonuca yol açmış: Beyin göçü… Uluslararası Para Fonu’nun raporuna göre, İran dünyanın en çok beyin göçü veren ülkesidir.
            81) Türkiye gibi “çekiştirebildiği kadar batıda, istemediği kadar doğuda” bir ülke değildir İran… Doğuludur ve bunu kabul eder. Doğulu olmaktan utanmaz, kendini olmadığı bir şeymiş gibi göstermez. Yaşadığı coğrafyayla barışık bir ülkedir İran.
            82) İran’ı en güzel anlatan deyimlerden biridir “Acem mübalağası”… Deyimdeki gibidir her şey, bir şey ya çok kötüdür ya da gerçek olamayacak kadar güzel… Bir bakarsınız masalsı bir diyardır, bir bakarsınız bomboş bir memlekettir İran. Bu yanıyla da Türkiye’ye çok benzer. Ama çok daha uçlarda, çok daha aşırı yaşanır her şey…
            “İran’ı sevmek için 82 neden”  dememiş de “41+41 neden” demiş Ali Işıngör, elleri dert görmesin, bunu bile şiir gibi yazmış, farkındasınız. İran şairler ülkesi... Şairi peygamber gibi başının üzerinde taşıyan ülke...
Bu geziden sonra sanki bir başka insan oldum, daha derinlere inebilmek için heyecan duyuyorum. Anadolu’nun Bektaşi-Alevi kültürü yeniden ilgimi çekmeye başladı. Hacıbektaşi Veli’nin Bektaşileri (Şehir Alevileri)  Karapapaklarla buluşturduğu bilgisi düştü önüme, bu sefer Karapapakların Terekeme olduğunu öğrendim, Karapapakları çalışmaya başladım, değişik yörelerde söylenen adları düştü önüme, “Çarek” adı düştü önüme... “Şiraz” adının “çerağ”dan (çıra)  geldiğini söylemişti Tebrizli rehberimiz. Tek bir çerağdan yüzlercesi yanıyormuş gibi ışık yaratan “ayna sanatı”nın merkeziydi Şiraz. (Çirağzi!)
Selmanı Farisi bir daha düştü önüme. Sasani döneminde Urfa bir Peygamberler Şehri (bilim yapan, tıp yapan, şairler, halkına kol kanat geren beyler ve filozoflar yetiştiren şehir) idi ve Hz.Muhammed’i desteklemeye ilk koşan Sabiiler (Sahabeler) de buradan çıktı. Mekke’ye Uluborlu’dan koşarak giden Selmani Farisi (Selman-ı Pak) oraya ilk defa gitmemişti, Urfalı bilgeler Kabe’ye ziyarete gider orada eğitim alırlarmış, yani Hz.Muhammet ile oradan dostlukları varmış.
Şimdi bir kitaptan söz edeceğim. 2007 yılında Kadıköy’de bir sahafta bulup satın almıştım. Halikarnas Balıkçısı’nın “Hey Koca Yurt” kitabı. Kitapta Selmani Farisi’nin Hz.Ali ile olan dostluğunu efsane şeklinde anlatan bir bölüm var.  Hatta kitapta Sarı Kız başlığıyla verdiği bu efsaneye canlandırma yağlıboya tablo yapmış ve o tablonun fotoğrafını çekip bu kitaba koymuştu. Altını çize çize okumuştum. Tarihte Yunanlıları denizde yenen ilk Amazon kadın amiral Bodrumlu Artemis’in bir Pers kraliçesi olduğunu ilk o kitapta okumuştum (age.Hürriyet yay. 1972). Kitabın içinde kendi yağlıboya tablolarını koyması ilgimi çekmişti ve VI.Mitridate’nin adını ve temsili yağlıboya resmini ilk bu kitapta görmüştüm.
Sevgili Halikarnas Balıkçısı, aşağıya aldığım o tablosunda yaşlı Selman-i Farisi’yi efsaneye göre birden gürbüz bir delikanlı olarak göründüğü anda resmetmişti. Hz.Fatıma ile Kabe’nin kapısında karşılaşma anıdır, emaneti olan bebek Sarı Kızı almaya gelmiştir.
(RESİM) 
Efsanede Sarı Kız olarak geçen çocuk
gerçekte Hz.Ali’nin kızı Zeynep’tir.
Ressam arkadaşlarımıza not: Halikarnas Balıkçısı namıyla bildiğimiz ressam-yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın elimdeki bu kitabında yer alan renkli tablolar bir sonraki baskılarında yer almadı. İsteyen olursa bu sayfaları renkli tarayarak gönderebilirim.
Ve bu günlerde, “Mitridate” sözcüğünün Mitra Analı demek olduğunu Semiramis’in Mitra (Petra/Bedir/Ay) adından kaynaklandığını düşünmeye başladım. Antik resimlerdeki Ay Hatun ile özdeşleşen Semiramis’in memleketi Rize’de bir Ayane Dağı var, hemen arkasında Kible Dağı var ve o dağın sırtında uzaktan insan yapımı gibi görünen piramit şeklinde bir tepe var. Bu dağın hemen önünde VI.Mitridate’nin bahriye körfezi Askoros (artık tamamen doldu) ve körfezin bir yanında Sezar’ın emriyle tarihten silinen Opa-Damı (Potamia) şehri vardı...
Demem o ki, Roma saldırılarına direnirken toprağın altına saklanmış nice Urfa Göbeklitepe’lerimiz daha var, bilmiyoruz.
            Değerli okur,
İran yazılarıma gösterdiğiniz ilgiden dolayı hepinize teşekkür ediyorum.
Ben öğretmenim, biliyorsunuz. Dersin sonunda mutlaka bir ev ödevi veririm. Siz şimdi ev ödevinizi aldınız.
Tebrizli devrimci yazar Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balığı gibi bu akşam sizin de gözünüze uyku girmeyecek.
Sevgiyle ışıkla dostlukla yaşayın.
Doğruluktan ayrılmayın, iyi şeyler düşünün, iyi şeyler konuşun, iyi işler yapın!
...
BİTTİ
2 Temmuz 2015 - Mahiye Morgül

Hiç yorum yok: