21 Eylül 2010 Salı

GERÇEKLERİN IŞIĞINDA;
FRANSIZLAR VE ERMENİLERE SOYKIRIM DERSİ

Prof. Dr. İSA KAYACAN
Ermeni meselesinin diyelim, Ermeni sorununun diyelim, yıllardır Türkiye’nin, Türklerin karşısına çıktığı, çıkarıldığı, özellikle Fransa başta olmak üzere, bazı Ermeni yandaşları tarafından, yalanlarla, dolanlarla, temcit pilavı gibi hep önümüze sürüldüğü gerçeği karşısında, hep dimdik durduk, böyle durmaya devam edeceğiz. Çünkü biz haklıydık, haklıyız, haklılığımızı söylemeye devam edeceğiz. Ermeni sorunu üzerine yayınlanan Batı çıkışlı kitapların hemen hemen tamamı, propaganda amacı taşımaktadır. Bu arada Ermeni tarihçilerin ve rahiplerinin sözde davaları lehinde sahte belgeler düzenlediklerini, dünya kamuoyunu etkileme faaliyetleri içinde olduklarını da unutmamalı, gözden, değerlendirmelerden uzak tutmalıyız.
TARİHTE İLK DEFA
Ortaçağ dönemine ait Bizans, Latin, Rus, Arap, Süryani, Fars, Ermeni ve Türk kaynaklarını araştıranlarca; Ermenileri tarihte ilk tehcire (mecburi göçe) tabi tutanların, Ermenileri topraklarından zorla uzaklaştıranların, onları yersiz, yurtsuz hale getirenlerin ve inanç hürriyetlerini ortadan kaldırmak suretiyle Ermenileri Ortodoks veya Mecusi olmaya zorlayanların, Bizanslılar ve İranlılar olduğu yabancı kaynaklara dayanılarak ortaya konulmaktadır.
TAŞNAK PARTİSİ
Rusya’da Çar’ın, ülkesindeki radikalizmi yok etmek için uyguladığı baskılar sonucu dağılan Ermeniler’i birleştirmek amacıyla, Hınçak (Çan) Partisinin memnun edemediği bazı Ermeniler, önce “Troşak” yani “Bayrak” adı altında, daha sonra 1890 yılında Taşnaksutyum adıyla bir parti kurdular. Yayınladıkları “Troşak” gazetesinden dolayı Taşnaklar’a, Troşak Partisi adı verilmiştir.
Marksist ve Sosyal Demokrat grupların bileşimi olan Taşnak Partisi (Ermeni İhtilalci Federasyonu) nin 1892 yılına kadar belli bir programı olmamıştır. Taşnaklar’ın 1892 yılında kabul ettikleri programlarında, Osmanlı Devletiyle yapacakları mücadele metodları ve amaçları şöyle sıralanmıştır:
1- Çeteler kurmak ve bunları örgütlemek,
2- Ermenileri silahlandırmak için her yola başvurmak,
3- Resmi görevlilere karşı terör uygulamak,
4- İnsan ve silah için ulaşım şebekeleri kurmak,
5- Hükümete ait binaları basmak tahrip etmek,
6- Aşiretleri de taraflarına alarak isyan çıkarmak,
7- Böylece, büyük devletlerin müdahalesini sağlamak, Müslümanlar’ın kovulacakları ve öldürülecekleri altı Anadolu vilayetinde sosyalist bir Ermeni Cumhuriyeti gerçekleştirmek.
Taşnaklar’ın daha organize bir parti olarak ortaya çıkmazdan önce, Türkler’e uyguladıkları terörü, kendi ırkdaşlarına karşı da gerçekleştirdikleri görülmektedir.
Taşnaklar’ın Osmanlı Devleti’ni zayıf düşürmek ve yabancı müdahalesini hazırlamak için Doğu Anadolu’daki aşiretlerle Makedonya Komiteleri’ne çengel atıp işbirliğine teşebbüs ettikleri de görülmektedir.
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN ZAYIFLAMASI
Osmanlı İmparatorluğu’nda huzur ve güven içinde yaşayan Ermeniler, devletin zayıflamasıyla tavır değiştirmişler, kendileri için ifade edilen “Millet-i Sadıka” deyimine aykırı hareket etmeye başlamışlardır.
Anadolu’da barış ve huzurun ortadan kalkması için her türlü girişimde bulunulmuş, tahriklerle isyanlar çıkarılmış ve Anadolu, Ermeni İhtilal örgütlerinin neden olduğu çatışmalara sahne olmuştur. Ermenilerin amacı, Doğu Anadolu’yu içine alan bir Ermeni Devleti kurmaktır.
Türkler’i topraklarından atma düşünce ve hareketlerinin başında iki merkez vardı. Biri eski ismi ile Zeytun, diğeri Haçin’dir.
Haçın kasabası, Orta Torosların sıradağları arasında Obruk çöküntüsünden çıkan, Çatak suyu ile Bostanlık suyunun oluşturduğu, vadide kurulmuştur.
Adana Ermeni olayları üzerine, Haçın Ermenileri de isyan etmişlerdir. 17 Nisan 1909 tarihinde olaylar çıkarılmıştır. Ermeniler 11 Türkü şehit etmişlerdir. (Haçin’in şimdiki adı: Saimbeyli’dir)
Ermeni yerleşim yerlerinden birisi de Zeytun ve civarıdır. Ermenler’ in Maraş bölgesine yerleşmeleri VIII. yüzyıla rastlamaktadır. Zeytun Ermenileri Maraş civarında sürekli kargaşalık çıkarmışlardır. Zeytun Ermenilerinin geniş çaptaki isyanlarından birisi 1895 isyanıdır. 24 Ekim 1895 tarihinde başlayıp, 28 Ocak 1896 tarihinde biten bu isyanda bir Ermeni kaynağının verdiği rakama göre, 13 bin asker olmak üzere Türkler 20 bin kişiyi kayp vermişlerdir. Ermenilerin kaybı ise sadece 125 kişidir.
(Sonradan, Hakmehmet Köyünde toplu kuyumezar ortaya çıkarılmıştır.)
ULUSLARARASINA TAŞINDI
Osmanlı Devletinin son elli yılına damgasını vuran en önemli ve önde gelen sorunlardan biri, kuşkusuz Ermeni sorunudur. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında İngiltere ili Rusya arasındaki rekabetin yarattığı emperyalizm sorunu ortaya çıkarken, Ermeniler bundan sonra Osmanlı Devleti’nin bütün Hıristiyan unsurları gibi bağımsız bir devlet kurma çabasına girmişlerdir.
Osmanlı Devleti, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında yenilgiye uğradıktan sonra 3 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayestefanos Antlaşmasının 16.maddesi ve daha sonra onun yerini alan Berlin Antlaşmasının 61.maddesiyle Ermenilerle ilgili ıslahat yapmayı kabul etmiştir. Böylece Ermeni sorunu uluslararası antlaşmalara girmek suretiyle, Osmanlı Devleti’nin kendi egemenlik hakları çerçevesinde çözebileceği bir iç sorun olmakkan çıkmış, Rusya ve İngiltere’nin müdahele aracı olarak kullanacakları bir sorun haline dönüşmüştür.
Doğrusu odur ki, asırlardır Osmanlı Devleti’nin yönetimi altında yaşayan Ermeniler, İmparatorluğun her tarafına dağılmışlar, korkusuzca, asayiş içinde, mal, can, ırz ve namusları emniyet altında, mezheb açısından da tamamen serbest, huzurlu, ekonomuk açıdan ise Müslüman tebeadan daha rahat yaşamışlardır. Ticaret ve sanatla uğraşmışlar, sarraflık ve kuyumculuk yapmışlar, öteden beri Osmanlı Devletince özıl hizmetlerde ve emniyet gerektirecek işlerde kullanılmışlardır. Devletin Darphane ve Baruthane gibi önemli kuruluşlarının başına geçmişler ve “Millet-i Sadıka” olarak adlandırılmışlardır. Osmanlı Devleti Hıristiyan tebeasına karşı eşit muamele etmiş, bunlardan birini diğerine tercih etmemiş ve birbirlerinin işlerine karıştırmamıştır.
TÜRKLER HEP HOŞGÖRÜLÜ
Türkler, başka dünya milletlerinin ve yöneticilerinin aksine, hakimiyetleri altındaki Ermenilere, tarih boyunca hep müsamaha göstermiş; dillerin, dini, inançlarına örf ve adetlerine dokunmamış, aksine onlara hiçsir kimsenin ne gördüğü, ne tanıdığı imtiyazlar vermiştir. Ermeniler hatırlamalıdırlar ki, Türklere dinlerini ve kültürlerini bugüne kadar sürdürmüş olmayı borçludurlar.
Türkler, Ermenilerin imdadına yetişmemiş olsaydı, hakim milletler onları içlerinde eritip yok edeceklerdi. Şayet onları bugüne getiren “Milli Kilise” leri varsa, yeryüzünde Ermeni mevcutsa, bunu Türklerin müsamahasına, hoşgörüsüne borçlu olduklarını unutmamalıdırlar.
KAZILAR GÖSTERİYOR Kİ:
SOYKIRIMLAR ERMENİLER’İN
Gerçekte Türkler değil, Ermeniler soykırım yapmışlardır. Bir milyondan fazla insan Ermenilerce hunharca katledilmiştir. Van’da, Muş’da, Bingöl’de, Iğdır’da, Erzurum’da ve Anadolu’nun pek çok yerinde Türkler, Ermenilerin katliamlarına uğramışlardır.
Acılarla hatırladığımız, 1918 yılında Taşnak, Hınçak ve Sutyan Ermeni çetelerinin Doğu Anadolu’nun bir çok yerinde gerçekleştirdikleri katliamlar, bunların ardından yaşanılan içler acısı olaylar, bugün bile hatıralarda canlılığını korumaktadır. Bu konudaki araştırma ve değerlendirmelere göre;
1915-1919 olayları sırasında Ermeni çeteleri tarafından gerçekleştirilen ve yaşlı, kadın, çocuk demeden katledilen masum Türkler’ e ait çok sayıda toplu mezarın bulunduğu, ortaya çıkarıldığı bilimsel kazılar sonunda kendini göstermektedir.
Iğdır Oba Köyü Toplu Mezar Kazısı:
1- Iğdır’a bağlı Oba Köyü’nde Ermeniler tarafından katledilmiş Türklere ait toplu mezar olduğu tespit edilmiş, arşiv araştırmaları ve olayın yaşayan görgü tanıkları tarafından desteklenmiştir.
2-Erzurum-Alaca Köyü Toplu Mezar kazıları:
01 Temmuz 1986 tarihinde Erzurum’a bağlı Alaca köyünde gerçekleştirilen kazı çalışmalarında iki mezar açılmış, toplam 120 ye yakın insan iskeleti yanında ele geçirilen Kur’an-ı Kerim sayfaları, örgülü saç parçaları, Arapça yazılı muska, kolye taşları ve boncuklar, toplu mezarların kesinlikle masum Türklere ait olduklarını ve katliamın 1918 Şubat ayında yapıldığını ortaya koymuştur.
3- Erzurum- Dumlu Yeşilyayla köyü toplu mezar kazısı:
Dumlu’ya bağlı Yeşil yayla Köyü’nde 07 Ekim 1988 tarihinde yapılan toplu mezar kazısı, Oba ve Alaca’da tanık olunan Ermeni vahşetini yeni belge ve bulgularla ortaya koymuştur. 1918 yılı Mart’ında meydana geldiği, Kazım Karabekir Paşa’nın hatıralarından öğrenilen Yeşilyayla katliamını aydınlatmayı amaçlayan kazının en önemli yanı, çalışmaları izlemek üzere dış basının da davet edilmesidir.
4- Van-Zeve toplu mezar kazısı:
Çitören Köyü yakınında yeralan Zeve Şehitliği’nde 04 Nisan 1990 tarihinde yapılan kazıda, 30-40 cm. kalınlıktaki yığıntı toprağın kaldırılmasından sonra, topluca öldürülmüş insanlara ait iskeletlerle karşılaşılmıştır. Yerli ve yabancı çok sayıda basın-yayın organı mensuplarınca da izlenen kazıda, çok sayıda insan iskeleti ve bunlara ait eşyalar ortaya çıkarılmıştır.
5- Kars- Subatan toplu mezar kazısı:
20 Haziran 1991 tarihinde yapılan Subatan kazısında çalışmalar 8x10 m’lik bir alanda yoğunlaştırılmış ve kazıda çocuk iskeletleri ile başına balta ile vurularak öldürülmüş insan iskeletlerine rastlanmıştır. Görgü tanıklarının ifadesine göre, buradaki olaylarda toplam 570 masum insan katledilmiştir.
6- Erzurum- Pasinler Tımar Köyü toplu mezar kazısı:
07 Temmuz 1993 tarihinde yapılan Tımar kazısı, Ermenilerin gerçek yüzünü bir kere daha ortaya koymuştur. Espençe, Sürbahan, Ügümü köylerinden kaçarak Tımar’da Osman Ağa’nın konağına sığınan, yaşlı, kadın ve çocuklar burada, Ermeni çetelerince topluca öldürülerek yakılmıştır. Tarihi arşiv belgelerine göre 13 Mart 1918 tarihinde gerçekleştirilen olayda katledilen Türklerin sayısı 300’ ü bulmaktadır.
AZERBAYCAN HANLIKLARINDAN GÜNÜMÜZE
Rusya İmparatorluğunun Güney Kafkasya’yı istilasına kadar, Azerbaycan hanlıklarında oturan Hıristiyan Ermeniler bu yerlerin nüfusunun çok az bir kısmını oluşturuyorlardı. Örneğin, Karabağ Hanlığı’nda oturan 12 bin aileden iki bin 500’ü, Şemahi Hanlığı’nda oturan 24 bin aileden bin 500’ü, Şeki Hanlığı topraklarında oturan 15 bin aileden ise sadece üçte biri Ermenilerden oluşmaktaydı.
1826-1828 yılları arasındaki Rusya-İran savaşı sonucunda bu topraklara 8 binden fazla Ermeni ailesi (40 bin kişi), 1828-1829 yıllarındaki Rusya-Türk savaşı sonucunda ise Osmanlı İmparatorluğu’ndan 14 bin Ermeni ailesi (84 bin 600 kişi) Güney Kafkasya’ya göç ettirilerek, Erivan, Nahçıvan ve Karabağ hanlıklarının topraklarında yerleştirilmişlerdi.
24 Aralık 1829 tarihinde, İ. Paskeviç’e detaylı rapor sunan G. Lazarev üç buçuk ay içinde 8 bin’den fazla Ermeni ailesinin (40 bin kişi), Rusya’nın yeni işgal ettiği Erivan, Nahçıvan ve Karabağ topraklarında yerleştirildiklerini bildiriyordu.
Hatta, Rusya İmparatoru I.Nikolay 21 Mart 1828 tarihinde, Ermenilerin Rusya karşısında “hizmetleri göz önünde bulundurularak, onların isteklerine uygun olarak Erivan ve Nahçıvan hanlıklarını içine alan bir-Ermeni Vilayeti-yaratılması” üzerine ferman bile yayınlamıştı.
1828-1829 yıllarında İran’dan, “Ermeni Vilayeti”ne 6 bin 496 Ermeni ailesi (35 bin 560 kişi), 1830 yılında ise Osmanlı İmparatorluğundan üç bin 682 Ermeni ailesi (21 bin 666 kişi) göç ettiriliyordu. Böylece, İran ve Osmanlı İmparatorluğundan üç yıl içinde toplam 10 bin 628 Ermeni ailesi (57 bin 226 kişi) Rusya’nın yarattığı “Ermeni Vilayeti”ne göç ettirilerek bu vilayette Ermeni ailesinin sayısı 15 bin 059’a (82 bin 377 kişi) ulaşmış oluyordu.
1918-1920 yıllarında, Azerbaycan Türklerine karşı mezalim yapan Ermeniler, tekrar Azerbaycan’da iktidarı ele geçirmişlerdir. Bunu, Azerbaycan’da Türklere karşı baskılarını uygulamak için kullanarak kısa zaman içinde niyetlerine ulaşmışlardır.
1921 yılında imzalanan Kars Antlaşması ve Nahçıvanlıların metin iradesi Ermenileri Nahçıvan’ı ele geçirmeye imkan vermemiştir. Aynı yıl onlar Yukarı Karabağ’ı da Ermenistan’a birleştirmeye çalışmışlarsa da , bu girişimleri sonuçsuz kalmıştır.
Ermeniler sadece Temmuz 1923 ‘de Yukarı Karabağ’a muhtariyet (özerklik) almayı başarmışlardır. Fakat onlar Karabağ’ı Ermenistan’la birleştirme fikrinden vazgeçmeyip, zaman zaman bu konuyu gündeme getirmektedirler.
Azerbaycan Cumhuriyeti Baş Arşivler İdaresi Genel Müdürü Dr. Atahan Paşaşev’in yaptığı (2001) değerlendirmelere göre;
M. Gorbaçov’un iktidarda bulunduğu dönemde, onun gösterdiği yardım ve “yeniden yapılanma” politikasından yararlanan Ermeniler isteklerine ulaşabilmişlerdir. Rusya’nın yardımıyla Ermeniler bugünkü Ermenistan’ı Azerbaycan Türklerinden tamamen temizlemişlerdir. Bugün, Ermenistan’da tek bir Azerbaycan Türkü dahi kalmamıştır. Bununla yetinmeyen Ermeniler her fırsattan yararlanarak Dağlık Karabağı’da işgal etmişlerdir. Bununla da yetinmeyip, onun civarındaki bölgeleri de işgal altına almışlırdır. Bugün Ermeniler Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sini işgal ederek bir milyondan fazla insanı göçmen haline getirmişlerdir.
AZERBAYCAN TÜRKLERİNİN YAŞADIĞI
Unutmamak lazımdır ki; Azerbaycan Türkleri’nin bin yıllardır yaşadığı Güney Kafkasya’da Ermeni muhacirlerinin yerleştirilmesi, yerel nüfusun sıkıştırılması gibi çirkin politikalar Rus sömürgeciler tarafından başlanılmış, XX. yüzyılın öncelerinde Ermeni faşizmi ve Daşnaksütyun Partisi tarafından sürdürülmüştür.
Bunun sonucunda, yıllar önce Azerbaycan’lı Türkler’e ait olan çok büyük araziden onlar defalarca, acımasızca göçürülmüşler, tahliye edilmişler, arazilerinde uydurma Ermenistan devleti kurulmuştur.
1905-1906, 1918-1920, 1947-1948 ve nihayet 1988-1992 yıllarında yüzbinlerce Azerbaycanlı kendi öz tarihsel topraklarından- Batı Azerbaycan’dan çıkarılarak, göçmenliğe ve yoksulluğa mahkum edilmiştir. Tahliye edilmiş, boşaltılmış bu çok geniş arazilere Avrupa’dan ve Yakın Doğu bölgelerinden yüzbinlerce Ermeni getirilip, yerleştirilmiştir.
FRANSA VE AMERİKA
Dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Ermeniler, Türkiye’nin ve Türklerin aleyhinde kampanya yürütmeyi hep marifet saymışlar, öncelik vermişlerdir. Özellikle Fransa’daki bazı militan grupların tarihi gerçekleri yazan Prof. Dr. Bernard Lewis aleyhinde dava açmaları ve buna Fransız mahkemelerinin izin vermesi, ilim dünyasında adeta şok yaratmıştır.
Bundan sonra Ermenilerin, Amerika ve Fransa’daki lobileri daha da ileri gidip, bu ülkelerin demokratik yapılarından yararlanmak suretiyle, Türkiye aleyhtarı bazı yasa teklifleri için siyasi çevrelere de hakim olma arzuları, netleşmeye, görülmeye başlamıştır.
Burada ortaya çıkan gerçek: Türk Dışişlerinin, dış temsilciliklerinin ve genişletilmeye ihtiyaç duyan lobilerinin daha ciddi, daha anlaşılır, daha yoğun bir çalışma ve gayret içine girmeleridir.
ATATÜRK’ÜN DAVETİ
1828-1829 yıllarında Kafkaslarda oluşturduğu tampon Ermenistan’ı üs kullanmak suretiyle Rusya; Avrupalıların ve Amerikalıların açtıkları Misyoner okullarında yetişen Ermenileri, Osmanlı Devleti’nin doğu cephesinde büyük rahatsızlıklara sebep olacak şekilde hareket etmiş ve planlayıp uygulamıştır.
Sonraki yıllarda, Avrupalıların da desteğiyle Ermenileri, ülkenin çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkarttırılmış, bununla da yetinmeyen Ruslar I. Dünya Savaşı sırasında Kafkaslardaki Türk ordusunu arkadan vurmaları için silah ve para yardımında bulunmuşlardır.
Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Ermeniler emniyetli bir şekilde tehcire tabi tutmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu tehcir esnasında kürt çetelerinin yaptığı baskınlar ve yol koşulları dolayısıyla, binlerce Ermeni hayatını kaybetmiştir. Suriye ve Lübnan taraflarına iskan edilen Ermenilerin İngilizce bilenleri Amerika’ya götürülmüş ve Kaliforniya eyaletine yerleştirilmişlerdir. Geri kalan Ermenilere ise Fransızlar el atmış, Fransız üniforması giydirerek onları güney vilayetlerimizi işgale zorlamışlardır.
Bu hareketlerinde başarılı olamayan Ermeniler, işbirlikçileri olan Fransızların yardımı ile Fransa’ya götürülüp yerleştirilmişlerdir. Milli mücadeleden sonra Atatürk’ün Türkiye’ye gelip yerleşmeleri için yaptığı davete icabet etme yüzünü kendilerinde bulamayan Ermeniler, Amerika ve Fransa’nın demokratik yapısından istifade ederek Türkiye aleyhindeki tavırlarını günümüze kadar sürdüregelmişlerdir.
ERMENİ YAZARLARININ
Ermeni yazarların kitaplarından aktarılan Türk-Ermeni ilişkileriyle ilgili bilgiler; Ermenilerin, kendi din adamlarının, parti başkanlarının propaganda, teşvik ve zorlamalarıyla Rusların desteğinde, Osmanlı Devletine karşı bağımsız yaptığı Ermenistan vaadedilerek ayaklandıklarını, Rus ordusu saflarında savaştıklarını açıkça ortaya koymakta ve ispatlamaktadır.
GÜNÜN HATIRLATMALARI:
a- Tarih boyunca Ermeniler, Türklerin dışında, hangi milletin hakimiyeti altına girmişlerse, hep zulüm ve işkence görmüşlerdir.
b- Rusya’da yaşayan Ermeniler, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermenilerin sahip olduğu siyasi hakların onda birine bile sahip değildiler.
c- Haklı olduğumuz için, sabırla bekliyoruz ki; Ermeniler tarihteki gerçeklerden hareket etmesini öğrenerek, barış ve işbirliği çağrılarımızı “zafiyet” olarak görmekten vazgeçerler.
d- 2001 yılında, sözde Ermeni soykırımını bir yasayla tanıyan Fransız Parlemantosu bu kez, sözde soykırımı inkar edenler hakkında hapis ve para cezaları getiren yasalarla meşgul olmaya devam ediyor.
Ancak o Fransa ki, geçmişin tarih aynalarında nasıl göründüğünü bakmaya vakit ayırmıyor, ayırmak istemiyor. Ama, tarihin leke dolu aynaları temizlenemez ki!..
KAYNAKLAR:
1- Türk-Ermeni ilişkileri, 21. Yüzyıla Girerken Tarihe Dostça Bakış ( Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Yay. Haz: Berna Türkdoğan, 316 sayfa, 2000 Ankara).
2- Ermeni Meselesinin Siyasi Tarihçesi (1877-1914) Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın Nu:53, 1080 sayfa, 2001, Ankara).
3- Azerbaycan Belgelerinde Ermeni Sorunu (1918-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın Nu: 28, 682 sayfa, 2001-Ankara).
***
Hizmetleriyle isimleri “İlginç” leşen vakıflarımız (1)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Geçmişten günümüze gelen Vakıflarımız. İsimleri hizmetleri itibariyle, ilginçlik çerçevesinde gördüğümüz, insanlık mirası olarak algıladığımız, değerlendirdiğimiz, Vakıf kültürümüz içinde yer alıp karşımıza çıkanlar. Şöyle bir göz atalım:
1- Kar Dağıtan Vakıf: Resmi adı: Mürselli İbrahim Ağa. İzmir-Ödemiş’te 1189 yılında kuruluyor. Vakfiyesinden: Kasaba hapishanesindeki mahpuslara yine aynı aylarda Cuma ve Pazartesi akşamları birer denk kar verilecek.
2- Pikniğe Götüren Vakıf: Resmi adı; Mustafa Efendi Bin Ahmet. Kurucunun lakabı: Kaşıkçı, 1731 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Talebeler her yaz pikniğe götürülecek, giydirilecek.
3- Suyu Soğutan Vakıf: Resmi adı; Ahmed Bin Abdullah. Kurucunun adı ve lakabı; Helvacıoğlu, Hammal. 1837 yılında Aydın’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Aydın Orta Mahallesinde yaptırdığı çeşmeye yaz günlerinde 90 gün süreyle yarım denk kar konularak suyun soğutulmasını sağlamak.
4- Helva Dağıtan Vakıf: Resmi adı: Ahmet Efendi Bin Hasan. 1780 yılında Amasya’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Her sene Recep ayında pişirilecek üç batman (bir batman yaklaşık 7.5 kg) helva Gök Medrese önünde; bir buçuk batman da Hüvetülgazi Medresesi önünde fakirlere dağıtılacak.
5- Nefes Aldırmak için kurulan Vakıf: Resmi adı; Ahmed Nureddin. Lakabı: Ekmekçi. 1730 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Bebek’te yaptırdığı köşk ve limanda Ümmet-i Muhammed teneffüs eyleyecektir.
6- Papuç parası veren Vakıf: Resmi adı; Antep Müftüsü Mehmet Arif Efendi. Lakabı: Kozanizade. 1818 yılında Gaziantep’te kuruluyor. Vakfiyesinden; Ramazan ayında köyüne gitmeyip de medresede kalan öğrencilere beşer kuruş papuç parası verilecektir.
7- Gölleri temizleyen Vakıf: Resmi adı; Ali Bey Bin Hamza. 1585 yılında İstanbul’da kuruluyor. Edirne’de faaliyet gösteriyor. Vakfiyesinden; Vakfın gelirinden Ali Mescidi yanında bulunan kaldırım ve Çukurbostan mevkiinde gölün temizliğinin yapılması.
8- Yuva kuran Vakıf: Resmi adı: Ayşe Sıddıka Hanım Binti Abdulfettah; 1865 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Senede altı bin kuruş, evlenmek isteyen fakir hanımların düğün merasimleriyle elbise masraflarına ve yaşlı kadınlardan elbise ihtiyacı olanların giydirilmesine harcanacaktır.
9- Yetime annelik, babalık eden Vakıf: Resmi adı; Hasan Bin Alâaddin. 1384 yılında Şanlıurfa’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Yetimlere buluğ çağına gelinceye kadar bakılacak, yaza girerken yazlık elbise alınacaktır.
10- Çevre Düzenleme Vakfı: Resmi adı: Hasan Paşa. 1778 yılında İstanbul’da kuruluyor. İstanbul, Çanakkale vs. de faaliyet gösteriyor. Vakfiyesinden; Vakfın gelirlerinden bir kısmının vakfın yaptırdığı Cami, Zaviye, Çeşmeler ve Kilithabir’deki Limanın, Meydüs köyüne giden yolun tamir, temizlik, düzenleme ve sair masraflarına sarf edilmesi.
11- Kayıkçı ve Hammal Dostu Vakfı: Resmi adı: Mehmed Esad Efendi. Lakabı, Nakibuleşraf. 1846 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Yaşlılık, hastalık vs. gibi sebeplerle İstanbul, Boğaziçi, Anadolu ve Rumeli iskelelerinde mesleğini icra edemeyen kayıkçı ve hamallara yardım edilecek. Her yıl bir kıza çeyiz alınacak.
12- At Vakfı: Resmi adı; Mehmed Paşa. Lakabı: Şehit-Sokullu. 1574 yılında Rumeli İstanbul-Anadolu vs. kuruluyor. Vakfiyesinden; Allah rızası için savaşa giden gazi ve mücahitlere iyi atlar verilmesi.
13- Suyu çoğaltan Vakıf: Resmi adı, Baradoğlu Mıgdıs. 1860 yılında Gümüşhacıköy’de kuruluyor. Vakfiyesinden; Daha önceden hayır sahiplerinin yaptırdığı, ancak yıkıma maruz kalan çeşmenin tekrar hizmete girmesi.
***
Hizmetleriyle isimleri “İlginç” leşen Vakıflarımız (2)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
14- Dinlenme için bahçe Vakfı: Resmi adı: Mehmed Hayri Paşa. 1903 yılında Selanik’te kuruluyor. Vakfiyesinden; Vakfedilen ev ve divanhanenin yanındaki arsayı ahalinin gezi ve oturma mahalli olarak kullanılması...
15- İftar veren Vakıf: Resmi adı; Mehmed Said Efendi. Kurucunun adı ve lakabı; Esbak Umur-ı Dahiliye Nazırı. 1904 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; İstanbul Eyüp’teki Yahyazade Şeyh Mehmed Hasib Efendi dergâhında ramazan ayında her akşam fakirlere iftar yemeği verilecektir.
16- Ordunun ihtiyacını karşılayan Vakıf: Resmi adı: Mihrişah Valide Sultan. 1794 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Galle (gelir) fazlasının ordunun teçhizine harcanması.
17- Amâlara Yardım eden Vakıf: Resmi adı, Hüseyin ağa. Lakabı; Hacı. 1903 yılında Siirt’te kuruluyor. Vakfiyesinden; Bahçe ve dükkânların âmâlara vakfedilmesi.
18- Van Gölü’nde acil yardım Gemisi Dolaştıran Vakıf: Resmi adı; Hüsrev Paşa. Kurucu’nun adı ve lâkabı; Diyarbakır Beylerbeyi. 1588 yılında Van’da kuruluyor. Faaliyet yerleri; Van, Bitlis. Vakfiyesinden, Van Gölünde bir adet acil yardım gemisi bulundurulması.
19- Sanayi tesisi kuran Vakıf: Resmi adı; III. Mustafa. 1773 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Eğrikapı’da kaymak, yoğurt, süt imalathaneleri ile ayrıca mumhane, kükürthane, çinihane, fırın ve beş adet şişehane.. Padişah fermanı gereği İstanbul ve civarında kimse ayrı bir mengenehane kuramayacaktır.
20- Cumayı şenlendiren Vakıf: Resmi adı; Ahmed Çavuş. Vakfiyesi bulunmayıp, teamülen vakıftır. Aydın’da kuruluyor. Aydın ve Atça’da faaliyet gösteriyor. Vakfiyesinden; Cuma namazını müteakip köy camii önünde cemaate yemek verilmesi.
21- Hayırda yarışan Hoca-i Sultani Vakfı: Resmi adı; Ataullah Efendi. Kurucunun adı ve lakabı: Haca-i Sultani. 1571 yılında Aydın/Birgi’de kuruluyor. Birgi, İzmir ve İstanbul’da faaliyet gösteriyor. Vakfiyesinden; Yaptırdığı Darü’l-hadis müderrislerine meşrut Birgi’de meyveli meyvesiz bahçe vesair müştemilatı bulunan kışlık ev ile Bozdoğan’da yazlık ev. Soğuk su dağıtılacak, muhtaç dullar, yetimler ve fakirlere harcama yapılacaktır.
22- Köprüleri sellerin zararından koruyan Vakıf: Resmi adı: Beyazid Han-ı Sani. Kurucunun adı ve lakabı; Sultan, Veli. 1496 yılında Amasya’da kuruluyor. Amasya ve civarında faaliyet gösteriyor. Vakfiyesinden: Vakfın yaptırdığı köprünün temizlenmesi.
23- Dinlendiren Vakıf: Resmi adı: Vildan Hatun. Kurucunun adı ve lakabı; Lütfi Efendi’nin Azadlısı. 1754 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; İnsanların, yaz ve kış istirahat edecekleri loca.
24- Duvar ve Sokak Temizliği için kurulmuş Padişah Vakfı: Resmi adı: Sultan Mehmed. Kurucunun adı ve lâkabı: Fatih. 1470 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Her an cami, medrese, darül’talim imaret vs. hangisi olursa olsun duvarlarının temiz kalmasına dikkat edilecektir.
25- Serbest bırakılan köleleri kollayan Vakıf: Resmi adı; Zeyni Hatun. Kurucunun adı ve lakabı; Kemal Ağa kızı. 1558 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Azatlı kölelerin fakir ve muhtaç olanlarına bin akçe harcanacak.
26- Fidan diken Vakıf: Resmi adı; Salih Paşa. 1710 yılında Sakız Adası’nda kuruluyor. Vakfiyesinden; Vakfın vakfettiği akar, çamlık, bağ, bahçe ve çiftlik gelirlerinin akar ve hayratın tamirine, yenilenmesine, suyollarının yapımına ve ağaç dikimine sarf edilmesi.
27- Borçlu dostu Vakfı: Resmi adı; Mustafa Ağa Bin Mustafa. Kurucunun adı ve lakabı: Esbak keyli nazırı. 1822 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Galle (gelir) fazlasının dörtte biri İstanbul’da borcundan dolayı hapse düşenlerin tahliyesi için harcanacaktır.
28- Öğrencilere elbise veren Vakıf: Resmi adı; Nurbanu Valide Sultan. Kurucunun adı ve lakabı; II. Selim eşi, Sultan Murad’ın annesi. 1582 yılında İstanbul’da kuruluyor. İstanbul, Üsküp, Yoros, Yanbolu, Bursa, Sivas, Rodosçuk, Üsküdar, Lapseki’de faaliyet gösteriyor. Vakfiyesinden; Üsküdar’daki mektep öğrencilerine elbise dağıtılacak.
***
Hizmetleriyle isimleri “İlginç” leşen vakıflarımız (3)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
29- Meyve Ağaçları Diken Vakıf: Resmi adı; Selçuk Hatun, Lakabı; Sultan. 1483 yılında Bursa’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Vakfedilen iki bahçeye ve mezraya senede yüz adet çeşitli meyve ağacının dikilmesi.
30- Leylek Vakfı: Resmi adı; Mürselli İbrahim Ağa. 1189 yılında İzmir/Ödemiş’te kuruldu. Vakfiyesinden; Ödemiş Yeni Camii civarındaki leyleklerin beslenmesi için senelik yüz kuruş verilecek.
31- Misafirleri Ağırlayan Vakıf: Resmi adı; Mustafa Bin Ömer. 1756 yılında Edremid’de kuruluyor. Vakfiyesinden; Köy misafirhanesine gelenlerin ağırlanması.
32- Gaziantep Mevlevihane Vakfı: Resmi adı; Mustafa Ağa Bin Yusuf. 1640 yılında Gaziantep’te kuruluyor. Vakfiyesinden; Antep mahallelerinden Kozluca mahallesinde bulunan mülkümü Mevlevihane olmak üzere ...
33- Dervişlere Ulaşan Vakıf: Resmi adı; Rikne Binti Nikola. Kurucunun adı ve lakabı; Devlet-i Aliyye’nin Rum Milletinden, Sarıoğlu Zevcesi. 1883 yılında Edremit’te kuruluyor. Faaliyet alanı; Edremit, İstanbul Yenikapı Mevlevihanesi. Vakfiyesinden; Edremit’te akar işletilecek, gelirleri İstanbul Yenikapı Mevlevihanesi’nde sakin olan dervişlerin yeme içmelerine harcanacaktır.
34-Yetim Çeyizi Donatan Vakıf: Resmi adı; Mehmed Efendi Bin Abdullah. Kurucunun adı ve lakabı; Esbak kazasker. 1570 yılında Bursa’da kuruluyor.Vakfiyesinden; Üç yetim kızın emsali gibi çeyizleri alınacaktır.
35- Herkese Meyve Vakfı: Resmi adı: Mehmed Ağa Bin Hüseyin Nasrullah.1594 yılında Bursa/İznik’te kuruluyor. Vakfiyesinden; Vakfedilen bahçedeki armut ve elma ağaçlarından fakirler yiyecek, birer destemal (bir eşeğin taşıyabileceği kadar yük) miktarı götürmelerine müsaade edilecektir.
36- Borcundan Dolayı Hapse Düşenlere Yardım Yapan Vakıf: Resmi adı; İbrahim paşa. Kurucunun adı ve lakabı; Selim Ağa oğlu, Hacı. 1708 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Borçlu ve hapiste olan Müslümanlara senede bin akçe verilmesi.
37- Kurban Kesen Vakıf: Resmi adı; Zeliha Hanım Binti Abdullah. 1857 yılında İstanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Her kurban bayramında 1500 kuruşa iyisinden kaç adet kurban alınırsa alınacak ve muhtaç mahallelerde kesilecektir.
38- Kandil Vakfı: Resmi adı; Mehmet Paşa. Lakabı; Köprülü. 1661 yılında , Rumeli-İstanbul, Anadolu vs’de kuruluyor. Aynı yerlerde faaliyet gösteriyor.Vakfiyesinden; iki kişinin köyde gece bekçiliği yapması ve karşılığında her birine günlük iki akçe ücret ödenmesi.
39- Esirlikten Kurtulmak İsteyenlere Yardım Eden Vakıf: Resmi adı; Doka Veled-i Petros.1497 yılında istanbul’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Kendilerini efendilerinden satın alarak kurtulmak isteyen Hıristiyan esirlerine ödünç olarak 10 bin dirhem tahsisat ayrılacak.
40- Denizciliği Geliştiren Vakıf: Resmi adı; Hayreddin Paşa. Kurucunun adı ve lakabı; Mirliva, Redif I. Karahisarışarki Liva kunandanlığından mütekaid. 1908 yılında kuruluyor. Kurulduğu yer tespit edilemedi. Vakfiyesinden: Donanmanın kuvvetlendirilmesi.
41- Dul ve Yetime Ulaşan Vakıf: Resmi adı; Hattab Bin Mehmed.1321 yılında Sivas’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Hastalık veya doğal olaylar karşısında geçim darlığına düşen müslüman-yetim ve dul hanımların ihtiyaçları karşılanacak.
42- Esirleri kurtaran Vakıf: Resmi adı; Saliha Hatun Binti Selahaddin Pehlivan. 1308 yılında Şam’da kuruluyor. Vakfiyesinden; Karada veya denizde düşman eline esir düşen Müslümanlar satın alınarak Müslüman beldesine ulaştırılmaları sağlanacak.
43- Gezici Sağlık Hizmeti Veren Vakıf: Resmi adı; Ayhan Şahenk Vakfı.1992 yılında İstanbul’da kuruluyor. Hizmetlerinden: Sağlık, eğitim, kültür, sosyal yardım, çevre ve sporda maddi ve manevi hizmetler.
44- Evleri yaşanır hale getiren Vakıf: Resmi adı; Antalya. Yetim ve Muhtaç Çocuklar Yardım vakfı. Antalya’da kuruluyor. Kuruluş yılı tespit edilemedi. Hizmetlerinden; Çocuklar, gençler ve yoksul ailelere ayni ve nakdi yardımlar yapılması.
***
Hizmetleriyle isimleri “İlginç” leşen vakıflarımız (4)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
45- Köyleri koruyan ve geliştiren Vakıf: Resmi adı: İnsanlık Güneşi Vakfı.16 Mayıs 1999 tarihinde Ankara’da kuruldu. Hizmetlerinden: Gönüllü kuruluşlar arasında, uyum ve işbirliği sağlamak toplum ve insana ilişkin sorunlarda kamuoyunu aydınlatmak,
46- Botanik Bahçesi oluşturan Vakıf: Resmi adı: Ali Nihat Gökyiğit, Eğitim, Sağlık, Kültür, Sanat ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı. İstanbul’da kuruldu. Kuruluş tarihi tespit edilemedi. Hizmetlerinden: Türkiye genelinde, eğitime, sağlığa, kültüre, sanata ve doğal varlıkların korunmasına hizmet etmek.
47- Ormanları Ağaçlandıran Vakıf: (Burada isim, ifade yanlışlığı var: Ormanlık alan, zaten adı üstünde ormanlıktır. Ağaçlandırmaya ihtiyaç yoktur). Resmi adı: Ayhan Şahenk Vakfı. İstanbul’da kuruluyor. Kuruluş tarihi tespit edilemedi. Hizmetlerinden: Eğitim, kültür, sanat, sağlık, sosyal yardım, çevre ve spor alanlarında iyileştirme ve destek çalışmaları.
48- Hizmette hızı artıran Vakıf: Resmi adı: TSK Mehmetçik Vakfı.1982 yılında Ankara’da kuruldu. Hizmetlerinden; Gazilere ve gazi-şehit yakınlarına sürekli yardım yapmak, bakımlarını sağlamak.
49- Gazileri Güçlendiren Vakıf: Resmi adı; Türk Silahlı Kuvvetleri Elele Vakfı.1996 yılında Ankara’da kuruldu. Hizmetlerinden; Malül gazilere protez sağlamak.
50- Şehre ve Tarihine sahip çıkan Vakıf: Resmi adı; Cumhuriyet eğitim Vakfı. Alanya’da kuruldu. Kuruluş tarih veya yılı tespit edilemedi. Hizmetlerınden; Eğitim ve çevre için iyileştirme, koruma ve destek çalışmaları.
51- Çocuklara sahip çıkan Vakıf: Resmi adı; Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı. İstanbul’da kuruldu. Kuruluş yılı veya tarihi tespit edilemedi. Hizmetlerinden: Sağlık ve sosyal alanda ihtiyaçların giderilmesi ve eğitimlerinin sağlanması.
52- Toplum huzurunu sağlayan Vakıf: Resmi adı; Çağdaş Eğitim Vakfı. 1994 yılında İstanbul’da kuruldu. Hizmetlerinden: Eğitimin her alanında, her düzeyindeki bireyler ve kurumlara destek vermek.
53- İstihdamı güçlendiren Vakıf: Resmi adı; Türk Plastik Sanayicileri, Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfı.1989 yılında İstanbul’da kuruldu. Hizmetlerinden; Plastiğe yönelik araştırma, geliştirme ve çalınanlara yönelik eğitim faaliyetleri.
54- Şehri Güzelleştiren Vakıf: Resmi adı; Ulubey Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı. Uşak’ta kuruldu. Kuruluş tarihi veya yılı tespit edilemedi. Hizmetlerinden; Ulubey ilçe’sinin kent çöplüğünün bakımını yapmak, çevre yolunu ağaçlandırmak.
55- Çöplükte fidan yetiştiren Vakıf: Resmi adı; Semiha-Kamil-Adnan Özdağ Eğitim, Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı. Karaman’da kuruldu. Kuruluş tarih veya yılı tespit edilemedi. Hizmetlerinden; Eğitim, sağlık, sosyal hizmetler ve çevre için iyileştirme ve destek çalışmaları.
56- Ulaşılmaz yerlere koşan Vakıf: Resmi adı; İnsani Yardım Vakfı (İHH).1995 yılında İstanbul’da kuruldu. Hizmetlerinden; Her türlü sıkıntı, zulüm ve afetlerden kaynaklanan mağduriyetin giderilmesi için gerekli insani yardım ve girişimler.
57- Çevreyi yeşillendiren Vakıf: Resmi adı; Sivas İli Çevre Koruma Vakfı Sivas’ta kuruldu. Kuruluş yılı veya tarihi tespit edilemedi. Hizmetlerinden; Eğitim ve çevre için destek çalışmaları.
58- Atık suları geri kazandıran Vakıf: Resmi adı; TSK Mehmetçik Vakfı.1982 yılında Ankara’da kuruldu. Hizmetlerinden; TSK’nın faaliyetlerine destek vererek ihtiyaçlarını karşılamak.
59- Meraları Islah Eden Vakıf: Resmi adı; Gediz Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı. Kütahya’da kuruldu. Kuruluş yılı veya tarihi tespit edilemedi. Hizmetlerinden; ihtiyaç sahiplerine sağlık, eğitim, yakacak ve gıda yardımları.
60- Çevreyi koruyan Vakıf: Resmi adı; DOÇEV Doğa ve Çevre Vakfı. 1996 yılında Denizli’de kuruldu. Hizmetlerinden: Doğayı ve çevreyi korumak, bu konuda gençleri bilinçlendirmek.
61- Erozyondan koruyan Vakıf: Resmi adı; TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı). 11 Eylül 1992 tarihinde İstanbul’da kuruldu. Faaliyet alanı; Türkiye’nin 555 yerinde gönüllü temsilcilik. Hizmetlerinden; Türkiye’nin topraklarını erozyona karşı korumak için bilinçlendirme çalışmaları.
KAYNAK: İlginç Vakıflar; Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü yayını. Resimli, 66 sayfa, Ankara-2007.
***
Yıllara meydan okuyan camilerimiz (1)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Yılların gerilerinden seslenenler.. Yıllara meydan okuyup, günümüze kadar gelen camilerimiz. AA’nın Ekim 2007’nin ilk yarısında verdiği, geçtiği haberlerden yararlanarak yaptığım değerlendirme:
1- Ulu Camii: Adana’da Ramazanoğlu Beyliği döneminde 16. yüzyılda inşa edildi. Kentin ilk yerleşim yerlerinden olan ve Taşköprü’ye en yakın mesafede bulunan Karasoku mahallesinde bulunuyor. Kitabesinde 1508, minberin üzerinde 1520, batıdaki avlu girişinde 1541 yıllarının kaydedildiği görülüyor.
2- Sultan İkinci Beyazid Camii: Amasya’da yaklaşık 520 yıllık geçmişiyle dönemin mimari sanatını bugünlere taşımaktadır.
3- Hacıbayram Camii: Başkent’in yüzyıllara meydan okuyan camilerinden Hacı Bayram Veli Camii, 15. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edildi. Bu camiye adını veren Hacı Bayram Veli, Orhan Gazi, I. Murat, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmet ve II. Murat dönemlerini gördü ve kurduğu Bayramilik tarikatı ile Anadolu’nun manevi yapısının şekillenmesine katkıda bulundu.
4- Karacabey (İmaret) Camii: Eyvanlı plan tipinin Ankara’daki tek örneği olan cami, Celaleddin Karacabey tarafından 1440 yılında yaptırıldı.
5- Aslanhane (Ahi Şerafettin) Camii: Ankara’nın ibadete açık camilerinden biri. 1290 yılında Ahi Şerafettin için yaptırıldı.
6- Alâaddin Camii: Başkentin 829 yıl önce inşa edilen ilk camisi. Ankara Kalesi içerisindeki Alâaddin Camii, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad tarafından 1178 yılında yaptırıldı.
7- Ağaçayak Camii: Ankara’nın 18. yüzyılın tarihi dokusunu üzerinde barındıran tarihi camilerinden biridir. İbadete açık olan bu caminin 1705 yılında yapıldığı tahmin edilmektedir.
8- Ahi Elvan Camii: Ankara’nın ibadete açık camilerinden biri olan Ahi Elvan Camii, Ahi Elvan Mehmet Bey tarafından 1382 yılında yaptırıldı.
9- Arap Camii: Ardahan’da 1915 yılında Ermeni çeteciler tarafından, namaz kılan 300 Türk’ün yakılarak öldürüldüğü Arap Camisi’nin adı, bu olay nedeniyle “Yanık Cami” olarak değiştirildi. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından Ermeni saldırısı nedeniyle bu cami, orijinal özelliğini kaybetmiş olup, 1915 yılına kadar ayakta olduğu bilinmektedir.
10- Mevlid Efendi Camii: Ardahan Halil Efendi Mahallesinde bulunan bu cami, 1701 yılında Mevlid Efendi tarafından inşa edilmiştir.
11- Merkez Camii: Ardahan’ın Posof ilçesinde eğimli bir arazide bulunan caminin 1883 yılında yapıldığı bilinmektedir.
12- Ardahan’ın Göle ilçesinin Dedeşen Köyü’nde bulunan cami, mimari tarzı nedeniyle 16. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir.
13- Cihanoğlu Camii: Aydın’da Köprülü Mahallesinde bulunan Cihanoğlu Külliyesi içindeki cami, Müderris Cihanoğlu Abdülaziz tarafından 1756 yılında yaptırıldı.
14- Bey Camii: Aydın istasyon meydanında bulunan bu cami, Cezayir Beylerbeyi Mustafa Paşa’nın oğlu Süleyman Bey tarafından 1683 yılında yaptırıldı.
15- Bey Camii: Aydın istasyon Meydanı’nda bulunan Bey camisi, Cezayir Beylerbeyi Mustafa Paşa’nın oğlu Süleyman Bey tarafından 1683 yılında yaptırıldı.
16- Fatih Camii: Fatih Sultan Mehmet’in, Bartın’ın turistik ilçesi Amasra’yı fethinden sonra kale içinde 9. yüzyılda yapılmış Bizans kilisesinden dönüştürülen camide 547 yıllık kılıçlı hutbe geleneği yaşatılıyor.
17- Köprülü Mehmet Paşa Camii: Köprülü Mehmet Paşa’nın sürgünden kurtulma adağı olarak inşa ettirdiği Safranbolu’daki bu cami 1661 yılında hizmete açıldı.
18- Balaban Bey Camii: Bingöl’ün Kığı ilçesinde bulunan Balaban Bey Camisi, 1401-1402 yılları arasında Akkoyunlu Fahrettin Kutluk Bey’in oğlu, Pir Ali Bey tarafından yaptırıldı.
19- Yakup Bey Camii: Çanakkale’nin Lapseki ilçesine bağlı Çardak beldesindeki cami, 1472 yılında Abdullah Bin Hacı Yakup Bey tarafından yaptırıldı.
20- Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Behramkale ve Tuzla köylerindeki Hüdavendigar camileri ile Ezine ilçesine bağlı Kemallı köyündeki ‘Kemallı Cami’si, bölgede 7 asır önce inşa edilen en eski tarihli camilerden olma özelliğini taşıyor.
21- Ulu Camii: Çanakkale’nin Ezine ilçesindeki Ulu Camii (Abdurrahman Bey Camii) Osmanlı camilerinin ilk büyük örneklerinden olması dolayısıyla ön plana çıkıyor.
22- Bolayır Gazi Süleyman Paşa Camii: Gelibolu’nun Bolayır beldesinde, Orhan Gazi döneminde, Rumeli fatihi Gazi Süleyman Paşa tarafından 1358 yılında yaptırıldı. 1676 ve 1889 yıllarında onarım gördü.
23- Eski Camii: Osmanlı döneminin en karışık günlerinde yapılan, Edirne’nin anıtsal yapılarının başında yeralmaktadır. 1403 yılında yapımına başlanmış, 1414 yılında bitirilmiştir.
24- Ulu Camii: Burdur’un Pazar Mahallesindeki, pazar düzlüğünde, yüksek bir tepede olan cami, Hamit oğlu Dündar Bey tarafından yaptırılmıştır. Minaresinin yazıtında 1300 yılında yapıldığı yazılıdır.
25- 2. Bayezid Camii: Edirne’nin simgesi durumundaki Selimiye Camii kadar görkemli bir yapıt olan bu cami, Tunca Nehri’nin kıyısına 2. Bayezid tarafından 1488 yılında yaptırılan 2. Bayezid Camii ve Külliyesidir.
26- Ulu Camii: Elazığ’ın eski yerleşim yeri Harput’ta 1156-1157 yıllarında Artuklu Beyi Fahrettin Karaaslan tarafından yaptırıldı. Kervansaray tipi camilerin seçkin bir örneğidir.
27- Lala Paşa Camii: Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa’nın Erzurum’da Beylerbeyi olarak görev yaptığı dönem içerisinde 1562 yılında yaptırıldı. Ünlü edebiyatçı Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından “küçük bir pırlanta”ya benzetilen bu cami, Erzurum’da ilk Osmanlı camisi olma özelliğini taşıyor.
***
Yıllara meydan okuyan camilerimiz (2)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
28- Boyahane Camii: Erzurum’da, Osmanlı dönemi valilerinden Emin Paşa tarafından kadın ve erkekler bölümlerinden oluşan, Boyahane Hamamı’nın kadınlar bölümü, 1621 yılında camiye dönüştürülerek ibadete açıldı.
29- Ömeriye Camii: Gaziantep’te bulunan bu caminin 1210 yılında onarıldığı tarihi belgelerde yazılıdır. Gazi kentinin gazi camisi olan bu caminin duvarlarında mermi izlerine rastlanmaktadır.
30- Hacı Hüseyin Camii: Giresun’da 1461 yılında yapılan bu cami, kentin ilk camisi olma özelliğini taşıyor.
31- Makam Camii: Mersin’in Tarsus ilçesinde bulunan bu cami 1857 yılında yaptırıldı.
32- Mamure Kale Camii: Mersin-Antalya karayolu kenarındaki Mamure Kalesi içinde yeralan “Mamure Kale Camii” 16. yüzyıl Osmanlı mimarisinin klasik ögelerini taşımaktadır.
33- Hamidiye Camii: Bu adla bilinen Yıldız Camii, Abdülhamid Sani Vakfına kayıtlıdır. 1885 yılında Sultan II. Abdülhamid tarafından yaptırıldı.
34- Valide-i Cedid Camii: Padişah 3. Ahmed’in, annesi Gülnuş Emetullah Valide Sultan adına İstanbul-Üsküdar’da yaptırdığı bu cami, 1708-1711 yılları arasında mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından inşa edilmiştir.
35- Hidiv Kasrı: Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın İstanbul’da 1907 yılında, İtalyan mimarisi tarzında inşa ettirdiği Kasır, günümüzde güllerle süslenmiş bahçesiyle, nikâh, düğün, toplantı ve grup organizasyonlarına ev sahipliği yapıyor.
36- Selimiye Camii: 1568-1575 yılları arasında Sultan II. Selim’in emriyle yaptırıldı. Mimar Sinan’ın 80 yaşında yaptığı ve “ustalık eserim” dediği cami.
37- Büyük Mecidiye Camii: İstanbul ‘da “Ortaköy” adıyla bilinen ve 1853 yılında Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılan caminin mimarı Nikoğos Balyan’dır.
38- Nusretiye Camii: İstanbul’un Tophane semtinde 1826 yılında Sultan II. Mahmud tarafından mimar Krikor Balyan’a yaptırıldı.
39- Habib-i Neccar Camii: 968 yılında Antakya’nın işgalinde tarihi eserler tahrip edildi. Camiler kiliseye dönüştürüldü. Habib-i Neccar Camisi de 1084 yılına kadar “Kasyana” adıyla kilise olarak hizmet verdi. 1268 yılından itibaren cami olarak hizmet vermeye başladı.
40- Süleymaniye Camii: Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırıldı. İstanbul’un siluetindeki muhteşem görüntüsüyle 450 yıldır görenleri etkilemeye devam ediyor.
41- Nuru Osmaniye Camii: I. Mahmud döneminde inşasına başlanan, ancak padişahın ölümüyle kardeşi III. Osman tarafından tamamlanan cami, İstanbul’da, yapımına 1748 yılında başlandı ve 1755 yılında tamamlandı.
42- Sultanahmet Camii: İstanbul’da, Sultan I. Ahmet tarafından 1616 yılında mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya Ayasofya Müzesi’nin karşısına yaptırıldı. Külliyenin yapımı 1620 yılına kadar devam etti.
43- Dolmabahçe Camii: “Bezm-i Alem Valide Sultan Camisi” olarak da biliniyor. 1853 yılında Garabet Balyan’a yaptırıldı.
44- Pertevniyal Valide Sultan Camii: Halk arasında “Valide Sultan Camii” olarak bilinen, anılan cami 1869-1871 yılları arasında inşa edildi. İstanbul’da bulunan caminin planlarını Sarkis Balyan çizdi.
45- Fatih Camii: İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1470 yılında, Bizans’ın Ayasofya’dan sonraki ikinci kutsal tapınağı Havariyun kilisesi kalıntıları üzerine büyük bir külliye ile yaptırıldı. İlk selatin cami olma özelliğini taşıyor.
46- Hisar Camii: İzmir’in en eski camilerinden. Aydınoğlu Yakup Bey tarafından 1597 yılında yaptırıldı.
Menderes ile Cumhuriyet dönemine kadar uzanan bir yönetim deneyimine sahip Kâtipzade ailesi fertlerinden Kâtipoğlu Mehmet Paşa’nın kızı Ayşe hanım tarafından, kesin olarak bilinmemekle birlikte 1755 ya da bu tarihten çok kısa bir süre önce yaptırıldığı kabul ediliyor.
48- Akçaşehir Camii: Karaman’ın merkeze bağlı Akçaşehir beldesindeki, Karamanoğulları beyliği döneminde yapıldığı sanılan caminin, 800 yıl önce Karamanoğlu beyliği zamanında yapılmış olabileceği tahmin edilmektedir.
49- Kümbet Camii: Kars kalesinin eşiğinde bulunan bu cami, 932-937 yıllarında II. Takavor tarafından kilise olarak yaptırıldı. 1579 yılında camiye dönüştürüldü.
50- Lütfiye Camii: Karabük’ün Safranbolu ilçesinde 1878 yılında Akçasu Deresinin üzerine yapılan yuvarlak kemere oturan Lütfiye (Kaçakçı) Camisi, ahşap mimarisiyle ilgi çekiyor. Cami, Hacı Hüseyin Hüsnü tarafından yaptırıldı.
51- Kazdağlıoğlu Camii: Karabük’ün Safranbolu ilçesindeki “Ayanlık mücadelesi”nde idam edilen Kazdağlıoğlu Mehmet Ağa tarafından 1778 yılında yaptırıldı. İlçenin önemli tarihi yapıları arasında yeralıyor.
52- Hunat Camii: Kayseri’de, Selçuklu Hükümdarı I. Alaaddin Keykubat’ın eşi Hunad Hatun tarafından 1238 yılında yaptırılmıştır.
53- Ulu Camii: Kayseri Camikebir Mahallesinde bulunan bu cami, 1134-1143 yılları arasında Kayseri’yi devletine başkent yapan Danişmentlilerin 3. hükümdarı Melik Mehmet Gazi tarafından yaptırıldı.
***
Yıllara meydan okuyan camilerimiz (3)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
54- Mehmet Bey (Fevziye) Camii: Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve Sadrazamı Rüstem Paşa’nın kethüdası Mehmet beyin ruhu için 1576 yılında Mimar Sinan’a yaptırılan cami, bugüne kadar 3 büyük deprem ve 2 yangın gördü. Cami Kocaeli’nin merkezinde bulunuyor.
55- Pertev Mehmet Paşa Camii: Kocaeli’nin merkezinde, Mimar Sinan’ın yaptığı Pertev Mehmet Paşa Külliyesinin Şadırvanı ve çeşmesiyle birlikte ayakta kalan cami, aradan geçen 441 yıla rağmen orijinalliğini korumaktadır.
56- Eşrefoğlu Camii: Konya’nın Beyşehir ilçesinde bulunan cami, Eşrefoğlu Süleyman bey tarafından 1297-1299 yılları arasında yaptırıldı.
57- Ulu Camii: Malatya’nın Battalgazi ilçesindeki bu cami 783 yıllık geçmişiyle, Selçuklu üslubunu yansıtıyor.
58- Yeni Camii: Malatyalıların “Taze camii” diye isimlendirdiği Yeni Cami, 3 Mart 1894 tarihindeki depremde yıkılan ve caminin bugünkü yerinde olduğu belirtilen Hacı Yusuf Camisinin yerine 1912 yılında yapıldı.
59- Ulu Camii: Manisa’da bulunan bu cami İshak Çelebi tarafından 1366 yılında Mimar Emet Bin Osman’a yaptırıldı.
60- Sultan Camii: Manisa’da, halk arasında “Mesir saçılan cami” olarak da bilinen bu tarihi yapı, Kanuni Sultan Süleyman tarafından mimar Acem ali’ye 1522 yılında yaptırıldı. Cami heybetli duruşuyla yıllara meydan okuyan camilerimiz arasında yeralıyor.
61- İvaz Paşa Camii: Manisa’nın Merkez Mutlu Mahallesi Akbaldır Deresi kenarında bulunan ve 1484 yılında İvaz Paşa tarafından yaptırılan cami, şerefesinin kapısı kıbleye bakmayan tek cami olarak biliniyor.
62- Kurşunlu Cami: Muğla merkezindeki cami, Osmanlı padişahlarından 2. Beyazit döneminde 1494 yılında, din alimlerinden Esseyyit Şucaaddin tarafından yaptırıldı.
63- Ulu Camii: Selçuklular döneminde Menteşe yöresinin valisi Menteşoğlu İbrahim Bey tarafından 1344 yılında yaptırıldı. Muğla’nın tarihi camilerindendir.
64- Ulu Camii: Muş ilimizde bulunan bu caminin Şeyh Muhammed-i Mağribi tarafından 1571 yılında yaptırıldığı söyleniyor.
65- Göğceli Camii: Samsun’un Çarşamba ilçesindeki bu cami 800 yıllık geçmişe sahip. Anadolu ahşap mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak biliniyor.
66- Alaaddin Camii: Sinop’ta 1268 yılında Selçuklular tarafından yaptırıldı. Sinop’un kültür varlıkları arasında seçkin bir yer tutan Alaaddin Camii’nden, ünlü seyyah Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde de övgüyle sözedilmektedir.
67- Şeyh Camii: Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı Güneyce beldesinde asırlık bir cami olarak ahşap yapısı ve oyma işlemeleriyle dikkati çekiyor.
68- Ulu Camii: Sivas’ın Divriği ilçesindeki cami, Anadolu beyliklerinden Mengücekoğulları döneminde hükümdar Süleyman Şahoğlu Ahmet Şah tarafından 1228 yılında yaptırıldı.
69- Zincirli Minare Camii: Sivas’ta 272 yıl önce kerpiçten inşa edildi. Küçük Minare Mahallesindeki caminin kitabesine göre, 1735 yılında Seyidoğlu Şeyh Hacı Muhammed Seyyid tarafından yaptırıldı.
70- Ulu Camii: Şanlıurfa’da 832 yıl önce inşa edildiği tahmin edilen cami, Nurettin İzgi tarafından 1170-1175 tarihleri arasında onarıldı.
71- Ali Paşa Camii: Tokat’ın Cumhuriyet Meydanında bulunan bu cami, 2. Selim döneminde Ali Paşa tarafından 1572 yılında yaptırıldı.
72- Rüstem Paşa Camii: Tekirdağ merkezde Ertuğrul Mahallesinde bulunan cami, 1553 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı Rüstem Paşa tarafından, Mimar Sinan’a yaptırıldı.
73- Gülbahar Hatun Camii: Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in annesinin adı olarak isimlendirilen Gülbahar Hatun Camisi, Trabzon’da yapılmış ilk Osmanlı eseri olarak biliniyor. 1514 yılında bitirildi.
74- Çelebi Ağa Camii: Tunceli’nin Pertek ilçesinin güneyinde Murat Nehri kıyısında bulunan bu cami, Koca Hacılı Ali oğlu Çelebi bey tarafından 1569 yılında yaptırıldı.
75- Büyük Camii: Yozgat şehrinin kurucuları Çapanoğlu ailesinden miras kalan tarihi Çapanoğlu Büyük Cami’nin duvarlarını ilk çağdaş Türk resimleri süslüyor. İki kısımdan meydana gelen Cami’nin birinci kısmı Çapanoğlu Mehmet Paşa’nın büyük oğlu Mustafa Bey tarafından 1779 yılında, ikinci kısım ise kardeşi Süleyman Bey tarafından 1794-1795 yıllarında yaptırıldı.
GÖRÜLEN O Kİ
Bugün, tarihe meydan okuyan camiler olarak gördüğümüz bu önemli yapılar, yapımına karar verenlerin isimleriyle, semt ve bölgelerinin adlarıyla, anıldığı gibi, en çok “ulu” sözcüğünü alarak, “Ulu Cami” olarak anılmaktalar, bilinmekteler.
Ülkemizde daha pek çok cami var elbette, yıllara meydan okuyan... Bunlar bazı örneklerimiz...
Bu yazı serimin gerçekleşmesinde katkısı bulunan gazeteci arkadaşım, Ali Bavuk’a teşekkürlerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.
***
Türk Dili ve Türk Kimliği (1)
Prof. Dr. İSAKAYACAN
Dil ağzımızda, dil konuşmamızın, anlaşmamızın özü, varlığı. Dikkat edilmesi, bilinmesi gereken kuralları var.
TÜRK DİLİ
Dil, bir anlatım, anlaşma aracı. Canlılar için gerekli, vazgeçilmez. Dilbilimcilerin, dil konusundaki ifadeleri:
-”Dil, bir toplumda, duygu, düşünce ve isteklerin, ses ve anlam bakımından bir uzlaşı ile kurgulanmış, ortak öğeler ve kurallardan yararlanılarak aktarımını sağlayan çok yönlü ve gelişmiş bir sistemdir”.
TDK’nın Türkçe sözlüğünde de dil;
- “1. Ağız boşluğunda tatmaya, yutkunmaya, sesleri boğumlamaya yarayan organ, tat alma organı.
- 2. İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için kelimelerle veya işaretlerle yaptıkları anlaşma, lisan “olarak adlandırılıyor, açıklanıyor.
Dilin belirleyici nitelikleri şöyle sıralanıyor: 1- Bildirim aracı, 2- İşaret sistemi, 3- İnsana özgülük, 4- Canlılık, 5- Doğallık, 6- Sosyal kurum, 7- Ses bayrağı, 8- Kültür aynası, 9- Antlaşma sistemi.
Sözlü ve yazılı iletişimde kullanılan ve sadece insana özgü bir yetenek olan dil, aynı zamanda düşüncenin ve düşünce aktarımının da aracı olarak kabul ediliyor.
Dil biçim yönünden: 1- Ses düzen, 2- Yapı düzeni, 3- Söz dizimi düzeni, şeklinde sıralamayla karşımıza çıkıyor.
Dil türleri: 1- Ana dil (kök dil), 2- Uygarlık dilleri, 3- Doğal diller, 4- Ölü diller, 5- Ana dili, 6- Birey dili, 7- Ortak dil, 8- Konuşma dili, 9- Yazı dili, 10- Kültür dili - Edebi dili, 11- Şiir dili, 12- Standart dil, 13- Bilim dili, 14- Özel diller, 15- Alan dili, 16- Argo, 17- Jargon, 18- Sözde diller, 19- Yapma diller, 20- Güvenlik dili, 21- Kitlesel haberleşme dili, 22- Programlama dilleri, şeklinde sıralanıyor.
Uzmanların araştırmalarına göre; Dillerin çok uzun bir geçmişinin olduğu anlaşılıyor. İnsanlık tarihinin geçmiş asırlarına bakıldığında, dil sayısının azaldığı, birçok dilin aynı kaynakta birleştiği gerçekleriyle karşılaşıyoruz.
TÜRK ADI
Türk adıyla ilgili değerlendirmeler, ifade ediliş şekilleri kısa veya uzun... Zaman içinde netleşen anlatım biçimleri.
Türk adı: Türkçede cins isim olarak çok eski tarihlerden beri, “meydana çıkmış, gelişmiş, kuvvetli” gibi anlamlarda kullanıla gelen bir kelime olarak biliniyor. Özel isim olarak 420 tarihli bir Pers metninde, Altay kavimlerini karşılayan bir kavram olarak, 515 tarihli başka bir metinde ise Hun adı ile birlikte (Türk-Hun) güçlü Hun manasında kullanıldığı görülüyor.
Türk adının devlet adı olarak ortaya çıkışı, 6-8. asırlar arasında yaşamış olan Göktürkler’le başlıyor. Türk kelimesi Göktürkler döneminde önce devletin, sonra da devletin yönetimi altındaki boyların ortak adı oluyor. Daha sonra da, Turan soyuna mensup bütün kavimlerce ortak ad olarak benimseniyor, kullanılıyor.
Kaynaklar gösteriyor ki; “Türk” kelimesini, Türk Devleti’nin resmi adı olarak ilk kullanan siyasi teşekkülün Gök-Türk İmparatorluğu (552-774) olduğu anlaşılıyor.
Yeryüzünde 250 milyona yaklaşan sayılarıyla çok geniş bir bölgeye yayılan Türklerin Anayurdunun tespitiyle ilgili değişik iddialar ortaya konulmuştur. Türklerin ilk tarih sahnesine çıktıkları yerin Orta Asya olduğu kesinlik içindedir. (Devamı var)
***
Türk Dili ve Türk Kimliği (2)
Prof. Dr. İSAKAYACAN
TÜRK KÜLTÜRÜNÜN
Geriye dönüp baktığımızda, Türk kültürünün bazı önemli eserlerinin, Karahanlılar Devleti’nin yarattığı kültür ikliminde ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlardan birisi, Karahanlılar’ın Başbakanı konumundaki Yusuf Has Hacip tarafından yazılan, “Kudatgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı eser olarak karşımıza çıkıyor.
Karahanlı uygarlığının bıraktığı diğer çok önemli bir kaynak da, “Divan-ı Lügat-it Türk” olarak görülüyor. Doğu Karahanlı hanedanından prens Mahmut’un yazdığı bu sözlük, Türk dilinin tanıtımı açısından önemli bir rol üstleniyor. 1074’de tamamlanan bu Türk dilleri Sözlüğü’nün girişinde Kaşgarlı Mahmut, Türkleri şöyle anlatıyor:
- “Tanrının devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türkler’in ülkesi üzerinde göklerin bütün dairesini döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve yeryüzüne hakim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türkler’in eline verildi. Türkler, Tanrı tarafından bütün milletlere üstün kılındı. Haktan ayrılmayan Türkler, Tanrı tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri kötülerin şerrinden korudular. Cihan hakimi olan Türkler’e herkes muhtaçtır. Onlara derdini dinletmek ve bu suretle her türlü arzuya kavuşabilmek için de Türkçe öğrenmek lazımdır’...
DÜNYADAKİ TÜKÇE-LER
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Yüce Atatürk’ün talimatlarıyla 12 Temmuz 1932 tarihinde kurulan Türk Dil Kurumu, Türkçenin devlet eliyle bilimsel araştırmalara konu edilmesinin başlangıcı olarak ele alınıyor, biliniyor, kabul ediliyor.
Yeryüzündeki Türkçe-ler üzerine bir göz atacak olursak, genel tablo şöyle karşımıza çıkıyor:
1- Oğuzlar ve Oğuz Türkçesi: Oğuzlar ilk kez 6-8. yüzyıllarda göçebe topluluklar olarak tarihte görünüp, 552 yılında Göktürk İmparatorluğunu kuran boylar arasında yer alıyorlar. Oğuz Türkçesi, Türkçenin en büyük kolundan en yenisi olarak biliniyor.
2- Selçuklu Türkçesi: Oğuz Türkçesinin ardılı olan Selçuklu Türkçesinin 12. yüzyılda başladığı kabul ediliyor.
3- Anadolu Beylikleri ve Anadolu Türkçesi: Oğuz boylarının Anadolu’ya yerleşmeleri, eski Türk teşkilatlanma şekline göre olmuştu. Bu yöntem, yönetim biçimini kolaylaştırabildiği gibi de zorlaştırabiliyordu. Eski Anadolu Türkçesinin en önemli şahsiyeti Yunus Emre olarak biliniyor, kabul ediliyor.
4- Osmanlı Türkçesi: Osmanlı Türkçesi 15. yüzyıl sonlarından, 20. yüzyıl başlarına kadar Anadolu, Kırım, Irak, Suriye, Adalar, Rumeli ve Kuzey Afrika’da kullanılan Türk yazı dili olarak görülüyor, kabul ediliyor.
5- Türkiye Türkçesi: Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde ve Balkanlardaki bazı bölgelerde karşımıza çıkıyor.
6- Gagavuz Türkçesi: Balkanlarda yaşayan Türk boylarının konuştukları diller, Balkan Türkçesi genel adıyla anılıyor, biliniyor. Balkanlarda, Türkiye Türkçe’si başta olmak üzere, Gagavuz, Gacal ve Surguç Türkçeleri konuşuluyor.
7- Azeri Türkçesi: 2000’li yılların başı itibariyle 30 milyon civarında bir nüfusun Azeri Türkçesini konuştuğu sanılıyor, kabul ediliyor. Azeri Türkçesi 13-14. yüzyıllarda bir yazı dilini oluşturmaya başlıyor.
8- Eski Azeri Türkçesi: Azeri Türkçesi Batı Türkçesinin Kuzey ve Güney Azerbaycan bölgelerinde konuşulan kolu olarak biliniyor.
9- Türkmen Türkçesi: Türkmenlerin yarıya yakını, Türkmenistan Cumhuriyeti’nde, diğer yarısı ise İran, Irak, Afganistan’da yaşıyorlar.
10- Eski Türkmen Türkçesi: Türkmenler, Batıya göç eden büyük Oğuz kitlesiyle birlikte gelmeyip, Türkistan’da kaldıkları için, yazı dillerinin Çağatay Türkçesinin etkisinde kaldığı görülüyor. Türkmen Türkçesinin ilk izlerine, 14. yüzyılda yazılmış bulunan bazı gramer ve sözlüklerde rastlanıyor. (Devamı var)
***
Türk Dili ve Türk Kimliği (3)
Prof. Dr. İSAKAYACAN
11- Kıpçak öbeği: Orta Asya’dan Tuna Bölgelerine kadar yayılan Kıpçaklar, günümüzde Asya’nın kuzey bölgesinde yaşıyorlar.
12- Tatar Türkçesi: Tatar Türkçesinin kökenini İdil Bulgarcası oluşturuyor. Tatar Türkçesi, Rusya Federasyonunun bir çok bölgesinde konuşuluyor.
13- Başkurt Türkçesi: Başkurtlar, Orta İdil Bölgesinde, Tatarların doğusunda yaşıyorlar.
14- Karay Türkçesi: Karayların, Hazar Türklerinin soyundan geldikleri sanılıyor. Hazar Devleti yıkıldıktan sonra, Karaylar Avrupa’nın çeşitli bölgelerine dağılıyorlar.
15- Nogay Türkçesi: Nogaylar, Hazar bozkırında, Kuzey Kafkasya’da, Kırım’da, İdil-Ural havzasında, Batı Türkistan’da, Lituanya’da, Dobruca’da, Deliorman bölgesinde ve Türkiye’de yaşıyorlar.
16- Karaçay-Balkar Türkçesi: Karaçaylar ve Balkarlar Kuzey Kafkasya’da yanyana oturuyorlar.
17- Kumuk Türkçesi: Kumuklar, Özerk Dağıstan Cumhuriyetinde yaşıyorlar.
18- Kazak Türkçesi: Büyük Türk topluluklarından biri olan Kazaklar, Türk toplulukları içerisinde, “Kıpçak” koluna giriyorlar.
19- Karakalpak Türkçesi: Dilleri Kıpçak grubunda yeralan Karakalpak Türkleri, Özbekistan’da, Karakalpak Özerk Cumhuriyetinde yaşıyorlar.
20- Kırgız Türkçesi: Kırgızistan’ın kuzeyinde ve kuzey batısında Kazakistan, güneybatıda Özbekistan, güneyinde Tacikistan, güneydoğusunda Çin bulunmaktadır. Kırgız ismine ilk olarak Çin kaynaklarında rastlanıyor.
21- Altay Türkçesi: Altay Türkleri Rus Federasyonu’nun içinde yeralan, Altay bölgesinde yaşıyorlar.
22- Karluk Öbeği: Karluklar, Türk dünyasının doğu bölümünü oluşturuyorlar.
23- Özbek Türkçesi: Özbekler, kökende Karluk, Oğuz ve Kıpçak Türklerinin karışımından oluşuyor. Bu üç kolun dil özellikleri, Özbek Türkçesinde görülüyor.
24- Uygur Türkçesi: Uygurların büyük bir bölümü Çin Halk Cumhuriyeti’nin Özerk Uygur bölgesinde yaşıyorlar.
25- Hakas Türkçesi: Sovyet döneminden önce Hakas topluluklarının ortak adı yoktu. Hakas Türkleri, Hakas Özerk Cumhuriyetinde yaşıyorlar.
26- Tuva Türkçesi: Tuva Türkleri, Tuva Halk Cumhuriyetinde yaşamaktadırlar. Moğolistan’a komşu olan Tuva Cumhuriyeti, yukarı Yenisey nehri havzasında yeralıyor.
27- Saha (Yakut) Türkçesi: Yakutistan, Kuzeydoğu Sibirya’da Kuzey Buz Denizi’ne dökülen Lena, Yana, İndigirka ve Kolıma ırmaklarının havzasında yeralıyor.
28- Halaç Türkçesi: Halaçlar, Tahran’ın güneyinde Kum ve Arak kentleri dolaylarında yaşıyorlar.
29- Çuvaş Türkçesi : Çuvaşlar, dört grup halinde, başta Çuvaşistan Özerk Bölgesi olmak üzere; Tatar, Başkurt, Komi, Mari Özerk Cumhuriyetlerinde Türk ve Fin toplulukları ile bir arada yaşıyorlar.
30- Çağdaş Türkçe Çağı: Dünyanın en hareketli milletlerinden biri olan Türklerin coğrafyası, tarih boyunca durmadan değiştiği için, bu değişime bağlı olarak Türk dilinin yayıldığı alanların bazen genişlediği, bazen de daraldığı görülüyor.
Bugün Türklerin, ana hatlarıyla Balkanlardan Büyük Okyanus’a, Kuzey Buz Denizi’nden Tibet’e kadar uzayan sahada varoldukları biliniyor. Bu sahada Türk toplulukları farklı yoğunluklarda bulunuyor ve lehçeler konuşuluyor.
31- Çağdaş Türkçe’nin öncelikli sorunları: 1- Alfabe birliği, 2- Yazı dili birliği, 3- Türk dilinin istiklâlinin muhafazası, 4- Türk bilim dilini geliştirmek, şeklinde sıralanıyor. (Devamı var)
***
Türk Dili ve Türk Kimliği (4)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
TÜRK KİMLİĞİ
Türk kelimesinin ne anlama geldiğini, “Türk kimliği” derken neyi ifade etmek istediğimizi zaman zaman ve de sıklıkla kendi kendimize sorduğumuz olmuştur. Olmalıdır.
TDK’nın Türkçe sözlüğüne göre; Türk (1): Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve halktan olan kimse: “Ne mutlu Türküm diyene!” (Atatürk). (2) Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Türkçenin değişik lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse. “Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur” (M.E. Yurdakul).
Türk Cumhuriyetleri: Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan eden Türk soylu Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan devletleri.
Türkçülük: Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında ortaya çıkan, Osmanlılık ve İslâmcılık akımları karşısında bütün Türklerin tek vatanda ve tek bayrak altında birleştirilmesini sağlayan akım...
Türkmen: Türkmenistan Cumhuriyeti’nde ve Irak’ta yaşayan Türk soyundan bir halk ve bu halktan olan kimse.
TÜRK İSMİ
Araştırmacılara göre bugün, Türk ismi; Dili Türkçe olan halkların genel anlatım biçimi olarak ifade ediliyor, değerlendiriliyor. Bu halkların binlerce yıl önceden Türkçe konuşan etnik yapılardan oluştuğu görülüyor.
Genel bir ifadeyle, Asya’nın doğusundan, Avrupa’nın ortalarına uzanan bir çizgi içerisinde yer alan Türk halkları, Türk etnik adıyla kendi tarihsel şekillenmelerinin bitiminden sonra ortaya çıkıyorlar.
Türklerin Anayurdunun Altay-Moğolistan bölgesi olduğu öncelikle kabul görürken, son zamanlarda bazı Rus araştırmacıların işaret ettiği, gösterdiği Ural-İtil (Volga) hattı da Anayurt olarak kabul görüyor.
Türk kimliğinin büyüklüğü, herkes tarafından kabul ediliyor. Bu kimlik altında onlarca büyük halkın yer aldığını, yüzlerce büyük kabilenin bu çatı altında, “Türk Milleti”nin varlığını oluşturduğunu, şekillendirdiğini görüyor, biliyor ve bu gerçeklerle karşılaşıyoruz.
Tarihin gerilerine gidersek: Asya’dan başlayarak, Avrupa’nın ortalarına kadar yayılan-dağılan Türk dilli halkların, Doğu Asya’da devlet kuran en etkin varlığını bugün Hun’lar olarak isimlendirilen, adlandırılan Hyung-nular’ın oluşturduğu gerçeği karşımıza çıkıyor.
Tarihi incelemeleriyle bilinen ve kabul görenlerden Shiratoriy; Bizim Hunca diye bildiğimiz kelimelerin Türkçe ve günümüze kadar ulaşan Hunca bir cümlenin de yine aynı dilde olduğunu gözlerimiz önüne seriyor.
TÜRK KİMLİĞİNDE EN ÖNEMLİ ÖLÇÜ
Tarihte Türk kimliğini belirleyen en önemli ölçü olan Türkçe, kaynak bakımından dünya dilleri içinde Ural-Altay dil kümesine giriyor. Doğu Asya’dan, Kuzey Avrupa’ya uzanan coğrafyada, Ural-Altay dil ailesi içinde şu diller yer alıyor:
1- Türk-Tara, 2- Moğol-Mançu, 3- Samoyet, 4- Tunguz, 5- Karadeniz-Hazar, 6- Fig-Ugor.
Türkçe biçim bakımından ise; “bağlantılı diller” grubunda görülüyor. Bu kümede Moğolca ve Mançuça gibi Altay dilleriyle küçük ayrılıklarla Japonca, Fince, Macarca, Samoyetçe gibi Ural dilleri ile bazı Afrika dilleri bulunuyor.
Türkçenin evreleri: 1- Altay çağı, 2- En eski Türkçe çağı, 3- İlk Türkçe çağı, 4- Eski Türkçe çağı, 5- Orta Türkçe çağı, 6- Yeni Türkçe çağı, 7- Çağdaş Türkçe çağı.
Çağcıl Türk dilleri: Türkiye Türkçesi, 2- Gagavuzca, 3- Balkan Türkçesi, 4- Azerice, 5- Horasanca, 6- Türkmence, 7- Salarca, 8- Özbekçe, 9- Yeni Uygurca, 10- Sarı Uygurların dili, 11- Kazakça, 12- Karakalpakça, 13- Kırgızca, 14- Tatarca, 15- Başkurtça, 16- Karayca, 17- Nogayca, 18- Karaçay-Balkarca, 19- Kumrukça, 20- Tuvınca, 21- Hakasça, 22- Altayca, 23- Karagasça, 24- Şorca, 25- Barabaca, 26- Halaçça, 27- Yakutça, 28- Çuvaşça... (Devamı var)
***
Türk Dili ve Türk Kimliği (5)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE
Prof. Gumilev’e göre; tarihsel süreç içinde 450 dolaylarında Hunlar, Avrasya’ nın dört ayrı bölgesinde tarihten siliniyorlar. Ama gerçek tarih bunun aksini söylüyor: Hun varlığı, bölgedeki Türk halklarını evrimleştirerek Doğu Asya’da yeni Türk devletlerinin ortaya çıkmasını sağlıyor.
Türk tarihiyle ilgili kaynaklardan birinin de, “Alban Tarihi” olduğunu bilmekteyiz. Kalankartlı Moses’in yazdığı bu kaynakta; “Kuzey Karadeniz ve Kafkasya hattına egemen olan Türk Hakanlığı, eski Hun boylarını da yönetimi altına almıştı. Bölge halkları, bu konfederasyonu oluşturanlara Türk değil, Hun diyorlardı. Bu durum bile Hun-Türk ilişkilerini, bu iki oluşumun kökende birbirlerinin devamı olduğunu gösterir” deniliyor.
Kökü, Açina Türk halklarına dayanan bir hakanın Hazarya’ya geldiği, burada yeni bir Türk Hakanlığı’nın temelini attığı, bu şekillenmenin de 651 yılında gerçekleştiği biliniyor.
TÜRK DİLLİ HALKLAR
Prof. L. N.Gumilev: “Eski Türkler” adlı çalışmasında, Avrasya tarihinde önemli roller oynayan Oğuz boylarının oluşumunu; “Türk” adlı devletin (Tu-chüe: Türküt: Türkler) oluşum dönemi sayıldığı süreçten söz ediyor.
Türk milletinin büyük halklarından birisi de Kıpçaklar olduğunu hatırlayalım. Mete; Hun halkı içinde egemenliği eline aldıktan sonra MÖ 203-202 yıllarında kuzeye karşı harekete geçerek, Kırgız ve Kıpçakları yenip, kendine bağımlı hale getiriyor.
Avrasya’da binlerce yıldır aynı dili konuşan, ama ayrı halklar biçiminde yaşayan Türk milleti; Türk adını “Göktürkler” diye bildiğimiz Büyük Türk Hakanlığı sürecinde kullanıyor.
Türk dilli halkların, tarihin derinliklerinde yaşadıkları, bunlara “Hyung-nu”, “Kao-kui”, “Tie-le” ve başka adların verildiği görülüyor.
Şu anda, Türkçe olarak bilinen, kabul edilen dillerin çok eskilere dayandığını görmekteyiz. “Türktü” halkı 5. yüzyılın sonunda Altay çevresine özgü Ormanstep landşaftında etnik bir kaynaşmanın sonucu ortaya çıkıyor.
TÜRK DİLİ
Türk dili ise o zamanlarda bile Altay’lar’ın batısından Guz, Kan (g,RZ)lı veya Peçenek, eski Bolgarlar ve Gunlar’ın yaşadığı uzak ülkelere (Doğu ve Güney Avrupa hattını, RZ) çoktan yayılıyor.
Türk dili: Asya kabile yapısının iletişimine ugun oluşmuş olmalı ki, geniş kabileler coğrafyasında hemen benimseniyor. Böylece, Türkçenin bir ucu Sibirya’nın kuzeyine kadar sokulurken, öbür ucu Himalayalar’a dayanıyor. Batıya giden kolu Macaristan’da da çok etkili hale geliyor. Türk kelimesi zamanla bu dili kullanan bu çok geniş coğrafyadaki halklar toplamını anlatacak terim haline dönüşüyor.
Günümüzde, bu tarihsel gerçeği anlayan Türkiye Türkleri: Türk’ü bu anlamda yorumlamaya başlıyorlar. Bu yeni yorumu canlandıran anlayış da gücünü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’in işaretlerinden alıyor.
Hunların Türk dilli, Türk kimlikli bir topluluk olduğu, Açina’nın Türk ikliminde ortaya çıktığı ve onun soyunun kurduğu devletin de Türk devleti olduğu kayıtları kesinlik içinde karşımıza çıkıyor. (Devamı var)
***
Türk Dili ve Türk Kimliği (6)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
TÜRK KİMLİĞİ HEP ÖNDE
618 yılında, Çin’de Türk kökenli Li Shih-min, Tang hanedanı egemenliğini başlatınca, Türk kabileleri, savaşçı birlikleri Çin’e akın ediyorlar. Bu durum büyük Türk Hakanlığının zayıflamasına, parçalanmasına neden oluyor. Bu süreçte, Türkler Çinlileşirken; Çin’de de Türk kültürü etkisini göstermeye başlıyor. Burada, yabancılara ilgi artınca, Çince-Türkçe bir sözlüğün bile hazırlandığı, yayınlandığı görülüyor. Ne yazık ki bu sözlük günümüze kadar getirilemiyor, gelemiyor...
Türk halklarının, Büyük Okyanus’tan, Ren Nehri’ne kadar uzanan Avrasya’da en az 2500 yıl egemen oldukları görülüyor. Tarih uzmanları; MÖ 7. yüzyıl ile MS. 9. yüzyıl arasını Türk çağı olarak kabul ediyorlar. İskitler’den Uygurlar’a kadar uzanan bu dönem, onlarca Türk halkının harman olduğu bir çağ olarak biliniyor.
Türkler, Avrasya’da devlet kurup, bir çok halkı egemenlikleri altına alıyorlar. Bunların büyük bir bölümünü de Türkleştiriyorlar. Türkleştirilen bu halkların içinde yüzlerce kabile bulunuyor. Türklerin bu geniş coğrafyada egemenlikleri zaman zaman parçalanıp, daralıyor, zaman zaman genişliyor. Ancak belirleyici olan Türk kimliği hep öne çıkıyor, çıkarılıyor.
Türkçe ile somutlaşan Türk kültürü, Doğu Asya’dan, Güney Avrupa’ya kadar varlığını en az dört bin yıldır sürdürüyor. Bugün de o bölgelerde, Türk Kültürünün yaşadığı görülüyor.
Türk, fiziki varlığını damarlarındaki kanı ile, varlığını da Türkçe ile var ederek devam ediyor. Türk varlığını, Türk kültürünü belirleyen en temel öğe Türkçe’dir.
TÜRK KİMLİĞİNDEKİ GENEL TABLO
Türk kimliğinin gruplara ayrılmasındaki genel tablo:
Birinci Grub: 6, 7. yüzyıllarda oluşan ve doğrudan doğruya bu adı kullanan Türk halkları, yani birinci ve ikinci Türk Hakanlıkları ve aynı zamanda bu hakanlıkların tüm sakinleri arasında Türk adını genel etnonim olarak kullananlar.
İkinci Grub: Bir çoğu doğrudan Türk adını kullanmakla birlikte, bugünkü Türk halkların tamamını oluşturuyor.
Üçüncü Grub: Kaşgârlı Mahmud’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eserinde, Türk olarak gösterdiği Türkçe konuşan kabilelerden meydana geliyor.
Dördüncü Grub: Kaşgârlı Mahmud’un listesine girmeyen, ama Türk hakanlıklarının yıkılışından sonra varlıklarını sürdürerek şu veya bu biçimde tarihe geçmekle birlikte, sahip oldukları etnik adlarıyla bağımsız kabileler olarak günümüze kadar yetip gelemeyen, bilinen Türk dilli kabile ve halklarından meydana geliyor.
Beşinci Grub: Türk etnonimi yaygınlık kazanmadan çok önceleri yaşayan ve Türk kelimesinin bazı fonetik varyantları da dahil olmak üzere, farklı adlar taşıyan Türk dilli kabile ve halklardan meydana geliyor.
Yani pek çok Türk dilli hakların genel adı olmadan önce, Türk etnonimi oluşuyor ve 6. yüzyıldan çok önceleri kullanılıyor. Sonuçta: İsa Kayacan olarak diyorum ki;
1- Türkler yaşadıkça Türkçe, Türkçe yaşadıkça Türkler yaşayacak, bir gün Türkçe, Türk dünyasının ortak dili olacaktır.
2. Dünyanın neresinde Türk varsa, ellerimizi uzatmalı ve kucaklaşmalıyız.
Araştırmamı, devletimizin kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk’ün bir vecizesi ile noktalamak istiyorum: “Türk demek : Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene”
KAYNAKLAR:
1- Türk Dili: (Talat Ülker, Gündüz Kitabevi Yayınları, Birlik Matbaası, Ağustos 2007, 607 sayfa-Ankara).
2- Yabancı Kaynaklara Göre Türk Kimliği: (Rıza Zelyut, Fark Yayınları Gnl: 23, 560 sayfa, 2007-Ankara). (BİTTİ)
YÖNLENDİRMELERİN GÖLGESİNDEKİ,
YASSIADA MAKKEMELERİ
Prof. Dr. İSA KAYACAN
27 Mayıs 1960 sabahı radyodaki ses, her zaman haberleri okuyan spikerden farklıydı. Genç bir Albay olan Aparslan Türkeş, ordunun yönetime el koyduğunu duyuruyordu. 10 yıllım DP iktidarı sona ermiş, emekleme dönemindeki demokrasi rafa kaldırılmıştı.
O gün Türkiye için, kendi başbakanını asacak bir dönem başlıyordu. daha önce kimsenin adını duymadığı Yassıada’da yakın tarihin en büyük siyasi davası başladı. Yassıada davalarıyla ilgili çok şey söylendi, yazılıp-çizildi. Ama belgeler üzerindeki değerlendirmelerden uzak kalındı hep.
Aradan 46 yıl geçti. Duruşmalara ait tutanakların gizliliği kaldırıldı. Anayasa Mahkemesi’nin elinde bulunan belgeleri teslim alan Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, bunları araştırmacılara açtı. Yassıada belgeleri 3 bin 527 ayrı klasörden oluşuyordu. Belge adedi bini geçiyor. Bu konudaki değerlendirmelerden hareketle, Zaman gazetesinde 4-9 Eylül 2006 tarihlerinde, bu tarihler arasında Erdal Şen imzasıyla bilgi ve belgelerin değerlendirildiği haber-yorum ve bilgiler yer aldı. Bu satırların yazarı olarak bendeniz de, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünden aldığım bilgi ve belgeler doğrultusunda incelemeler ve değerlendirmeler yaptım.
CEMAL GÜRSEL’İN SANSÜRLENEN MEKTUBU
Demokrat Parti iktidarı 1960 yılı başında zorlanmaya başlamıştı. Öğrenci olayları başta olmak üzere değişik olaylar İktidarı zorlarken, DP iktidarına karşı baskılar artıyordu. 3 Mayıs 1960 tarihine gelindiğinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel, Adnan Menderes’e takdim edilmek üzere bir mektup yazıp, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e verdi.
Ülkenin içinde bulunduğu durumdan memnun olmadıklarını belirten Cemal Gürsel, önerilerini 15 madde halinde sıralıyordu. 1. maddede Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın istifası isteniyordu. Ve “Cumhurbaşkanlığına sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim, bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmeli” deniyordu.
Ethem Menderes mektubu Adnan Menderes’e iletti. Mektup ne basına sızdırılmış, ne de kabine içinde tartışılmıştı. Cemal Gürsel mektubu “muhtıra” olarak kabul etmiş, böyle düşünmüştü.
Kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde darbe geldi. Ülkenin idaresi kısa adı MBK olan, Milli Birlik Komitesine geçti. 24 gün önce, Menderes’e Cumhurbaşkanlığı teklif eden Cemal Gürsel MBK’nın başkanı olmuştu. Gürsel’in ifadesiyle, “milletin çok sevdiği Menderes idamla yargılanmak üzere Yassıada’ya gönderilmişti. Radyo ve gazetelerde her gün darbenin doğruluğu, haklılığı yönünde haberler yer alıyordu. MBK ihtilali meşru göstermek için, Gürsel’in Ethem Menderes’e gönderdiği mektubu gündeme getirmişti. Mektup 12 Temmuz 1960 tarihli Resim Gazete’de yayınlandı, kamuoyuna duyuruldu. Hem Ethem, hem de Adnan Menderes mektubunu sansürlenerek yayınlandığını farketmişlerdi. Çünkü, Menderes’i öven “ Cumuharbaşkanı olmalıdır” şeklindeki ifadeler Resmi Gazetedeki mektupta yer almıyordu. Başbakan ve Bakanların makamlarındaki her türlü eşya ve evraka el konulduğu için bu mektubun aslı da artık ellerinde değildi. Gerçek ispatlanamayacaktı... (devamı var) ***
YÖNLENDİRMELERİN GÖLGESİNDEKİ,
YASSIADA MAKKEMELERİ
(2)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
* Cemal Gürsel’in, Adnan Menderes’e iletilmek üzere yazdığı, sonra sansürlenerek kamuoyuna açıklanan mektubu:
Yassıada duruşmaları başladığında, Cemal Gürsel’in mektubu hemen gündeme getirildi. İstanbul-Ankara olaylarıyla ilgili davanın oturumu devam ederken Mahkemenin anlı-şanlı Başkanı Salim Başol; “Cemal Gürsel size gereken uyarıyı bir mektupla yapmış. niçin gereğini yerine getirmediniz” diye sorarak, Menderes’i suçlamıştı. Mektup okundu. Menderes’le ilgili kısım ortada yoktu. Gürsel’in Menderes’i yücelttiği mektup, mahkeme salonunda devrik Başbakan’ı suçlayan bir metin haline dönüşmüştü.
İŞTE MEKTUBUN TAM METNİ
Aziz vekilim, dün geceki konuşmalarınızdan cesaret ve ilham alarak zatı alilerine, memleketin huzur ve istikrarı için alınması lazım gelen tedbir ve kararlar hakkında düşüncelerimi arz etmeyi milli ve vatani bir vazife bildim.
Sayın başvekilin açıklamalarını dinledim ve okudum; bunlar da benim düşüncelerimin kabülüne müsait bir zeminin henüz mevcut olmadığı aşikar olarak belli ise de gene de görüşlerimin sizlere iblağının zaruretine inanıyorum.
Muhterem vekilim, şu hakikati kabul etmek lazımdır ki, Kayseri hadiseleriyle başlayıp son karar ve feci olaylara kadar devam eden vak’alar vatandaş ruhunda derin tesirler ve hükümete karşı telafisi güç hoşnutsuzluklar yaratmıştır. Hele ordunun talebelere karşı akılsızca kullanılması için vehametini artırmış, ordu mensuplarında da huzursuzluk ve güvensizlik hisleri belirmiş, korkulan şey olmuş, ordu politikaya karıştırılmıştır.
Sayın vekilim,
Bu ahval küçümsenecek, cebir ve şiddetle geçiştirilecek şeylerdir değildir. Memleket, hükümet ve partinin düştüğü bu müşkül vaziyeti kurtarmak için sükunetli fakat ciddi ve zecri tedbirler almak lazımdır. bu tedbirler şunlar olmalıdır.
1. Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim. Bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir.
2. Kabinede iyi kabul edilmeyen ve suihalleri bütün memlekete yayılmış bulunan zevat çıkartılması ve yeni kabine mutlak dürüst, makul zorcu değil, adalet ve şefkat hissi taşıyan zevattan kurulmalıdır.
3. İstanbul, Ankara valileri ve Emniyet müdürleri süratle değiştirilmelidir.
4. Son çıkarılan ve tahkikat komisyonları ihdas eden kanun kaldırılmalıdır.
5. Ankara Örfi İdare kumandanı değiştirilmelidir.
6. Partilerin ocak, bucak teşkilatı kaldırılmalı, sadece vilayet merkezlerinde ve mahdut partilerle yapılmalıdır.
7. Parti faaliyetleri azami senede iki defa vilayet merkezlerinde ve mahdut partiliklerle yapılmalıdır.
8. Mevkuf gazeteciler bir af kanunu ile kısa zamanda tahliye edilmelidir.
9. Son hadiseden tevkif edilen talebeler tecriden serbest bırakılmalıdır, ilim müesseseleri yeniden faaliyete geçirilmelidir.
10. Şimdiye kadar çıkarılan bütün antidemokratik kanunlar tecriden kaldırılmalıdır.
11. Vatandaş hürriyet ve eşit muamele hakkına mutlak surette riayet edilmelidir.
12. Ordunun mes’eleleri süratle hal edilmelidir.
13. Din istismarcılığından vazgeçilmelidir.
14. Suistimaller oluyor mu, bilmiyorum, fakat olduğu hakkında umumi bir kanaat mevcuttur ve milletin hükümete karşı itimatsızlığına sebep olmaktadır. Bu gibi kötülüklerin şiddetle ber bertaraf edilmesi lazımdır.
15. Müstesna zamanlar ve günler haricinde hükümet büyükleri memleket gezilerinde suni büyük vatandaş toplulukları ile karşılaşmalar yapmak usulü kaldırılmalıdır.
Çok muhterem vekilim;
Bu yazdıklarım asla bir parti ve politika mülahaza ve tesiriyle değildir.
Memleketin durumunun bu tedbirlerin alınmasını zaruri kıldığına inandığım için arz ediyorum. Sizlerin vatanperverlik ve vicdanlarınıza hitap ediyorum. Memleketten çok şeyler yaptığımız muhakkaktır, fakat bu da asla kafi değildir. Bu yapılan işleri müstemleke idareleri de yapar, yapıyor ve yapmıştır. Asil mühim olan toplumun ruhunda yaşama şevk ve azminin geliştirilmesi, hak ve hürriyet aşkının kökleştirilmesi ve vatandaş idrakinin yüksek ve necip hislerle donatılmıştır. Olaylar bu yolda olmadığımızı göstermektedir. Talebelerin hürriyet duygusu ile yaptıkları masumane tezahürata karşı, idarecilerin hatası yüzünden kıtalar sevk edilmesi ve onların desteği ile emniyet kuvvetlerinin ilil yuvalarının içine kadar girerek talebeleri profesörleri beraber coplarla ve kurşunlarla tedip edilmesi feci bir şeydir.
O hengamede kız talebelerin yürekler parçalayan çığlıklarının analar, babalar ve halk ruhunda onulmaz yaralar açacağını ve açtığını anlamamak, memleketin huzuru bakımından büyük hata olduğuna kaniim. Bizim, gençlerimizde hak, adalet ve hürriyet duygularının gelişmesinden ve kemalinden memnun olmamız lazım gelmez mi? İstikbali hissiz, duygusuz müstemleke ruhlu, yalnız maddeci bedbaht insanlara mı bırakmak istiyoruz?
Sayın vekilim, maruzatım muhakkak ki, çok mühim ve hatta çok cüretkâranedir. Fakat memleket için, millet için, hükümet ve hatta partimizin selameti için dikkate alınması lazımdır ve hatta çok lazımdır.
Derin ve sonsuz hörmetlerimi sunarım.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal GÜRSEL
( K-Bkz : Erdal Şen, Zaman G. 04.09.2006) (Devamı var) ***
YÖNLENDİRMELERİN GÖLGESİNDEKİ,
YASSIADA MAKKEMELERİ
(3)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
* Tarihi Yassıada Mahkemelerinin Başkanı Salim Başol:
“Susmazsanız sustururum”.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri, tarihin acı gerçekleriyle doluydu. Adnan Menderes ve Demokrat Parti mensupları Yassıada’da 14 ayrı davadan yargılandı. Üç idam, 12 müebbet ve yüzlerce ağır hapis cezası çıktı. 11 ay süren duruşmalarda şaşırtıcı suçlamalar yapıldı. bunlara ilişkin deliler de mahkeme dosyalarına girdi. MAHKEME BAŞKANI HEP AZARLADI
O Yassıada duruşmalarında, mahkeme Başkanı olan Salim Başol, hep azarlayıcı tutumuyla dikkat çekti. Sanki peşin hükümlüydü. bir yerlerden talimat almıştı sanki. Örneğin, “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” cümlesiyle tarihe geçen bir başkan oluyordu Salim Başol. Hemen hemen her duruşmada, her sanığa karşı aşağılayıcı sözler sarf ediyor bu davranışını ısrarla sürdürüyordu.
Tutanaklara bakıyoruz. Buradan anlıyoruz ki, Salim Başol’un bu tavrına zaman zaman tepkilerde gösterilmiş. Bunlardan biri Tevfik İleri olarak görülüyor. Tevfik İleri; “Burada kolaylıkla başımıza oynanıyor. Oynansın, helal olsun, peşinde değiliz. Fakat, şeref ve namusumuzla oynanmasın. Tahkikat komisyonunun sorgusuna çağrıldığı için, ailelerin nasıl telaş ettiğinden bahsedildi. Ya 13 buçuk aydan beri, bizim kan kusan çocuklarımız” diye isyan ediyordu.
Bu arada, dönemin Maliye Bakanı Hasan Polatkan’da kendisine bir türlü söz vermeyen Mahkeme Başkanı’na; “İdam istenilen bir davada kendimi müdafaa etmeyem mi” diye soruyordu.
MAHKEME BAŞKANI SALİM BAŞOL’UN KULLANDIĞI İFADELERDEN
Yassıada duruşmaları sırasında, Mahkeme Başkanı Salim Başol’un kullandığı ifadelerden bazıları örnek olması bakımından şöyle sıralanmakta efendim:
-Yapmazsan yapma. Gelmiş buraya tomarlarca müdafaa yapıyor (Bakan Hadi Hüsman’a)
- Yapamazsan ne yapalım? Yapan yapar. (Fatin Rüştü Zorlu’ya)
- Daima böyle lüzumsuz şeyler söylersiniz zaten. (Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’a)
- Bu söylediğiniz sözler yetersiz. Sizin tahsiliniz ne? (Milletvekili Kadir Kocaeli’ne)
- Manasını anlamadığım cümleleri sarf etmenden belli. (Milletvekili Kadir Kocaeli’ne)
- Sizi susturmak için başka ne yapmalı? (Adnan Menderes’in avukatı Talat Asal’a)
- Siz doğru söylemiyorsunuz. (Şahitlere)
- Kafi. Susmazsanız sustururum. (Bakan Zeki Eratman’a)
- Oturun yerinize.( Bakan Zeki Eratman’a)
- Eğer ben kesin deyince kesmezseniz kestirmesini bilirim. (Adnan Menderes’e)
- Bunları bırakın, zorlamayın kendinizi. (Adnan Menderes’e)
- Öyle değil, öyle değil, öyle değil. Otur yerine! (Milletvekili Hüseyin Fırat’a)
- Sen yalancı şahide benziyorsun. Anlat bakalım neymiş? (Bir şahide)
- Öyle şey olmaz, kısa kes , az konuş! (Bakan Hasan Polatkan’a)
- Yapma, okundu, anlamadınız mı? (Adnan Menderes’e)
- Lüzumsuz laflar bunlar,, buyurun hadi. (Milletvekili Rüknettin Nasuhioğlu müdafiine)
- Bizim burada boş laf dinleyecek vaktimiz yok başka. (Adnan Menderes’e)
- Kendi çiftliğinizin ve kendi maaşınızın peşinden koşmayı bilirsiniz. (Adnan Menderes’e)
- Sizi on beş dakikadan fazla dinleyemeyiz. (Bakan Hasan Polatkan’a)
- Ben ömrümde yalan söylemedim demek müdafaa değildir. Bunlar asılsız sözlerdir. (Bakan Hamdi Ongun’a)
( K-Bkz Erdal Şen, Zaman G. 07.09.2006) (Devamı var) ***
YÖNLENDİRMELERİN GÖLGESİNDEKİ,
YASSIADA MAKKEMELERİ
(4)
Prof. Dr. İSA KAYACAN
* Onlar nerde, bilmiyorum ! Yassıada kararlarıyla, idam edilenlerse,
milletin gönlünde.
Aradan bunca yıl geçti. Yassıada mahkemeleri, işleyiş biçimiyle, sonuçlarıyla, tarihteki yerini aldı. suçsuz yere bu millete, bu devlete hizmet etmiş pırıl pırıl insanlar asıldı. O gün için, Milli Birlik Komitesi üyeleri güç kullanarak, yanlışlarıyla, doğruları saptırarak milletin yanında gibi görünebildiler... Ama yıllar sonra ne oldu? Şimdi onlar nerede, neredeler? Kimse bilmiyor. Ama, Adnan Menderes, Fatih Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan gibi memleket evlatları, milletin gönlündeki yerlerinde yaşıyorlar.
Hele 49 yıl sonra, Yassıada Mahkemelerinin belgeleri kamuoyuna açıklanınca, Cemal Gürsel’in Menderes”e yazdığı mektuptaki övücü, methedici maddelerin çıkarılıp, sadece uyarı bölümlerini kamuoyuna açıklayınca, başları göğe değdi o günkü Milli Birlik Komitesi üyelerinin sanki... Öyle zannettiler... Ama öyle değildi, öyle değilmiş.
Zaman gazetesinin 4,5,6,7 ve 9 Eylül tarihli sayılarında Politika Muhabiri Erdal Şen imzasıyla kamuoyuna açıklanan, Yassıada tutanaklarıyla ilgili yorumlardan sonra şu soru ortaya konuldu: “Onlar şimdi nerede, nerelerde bilmiyoruz. Yassıada kararlarıyla idam edilenlerse, milletin gönlünde” cevabı verildi. Bu yayından sonra, saptırmalar oldu. Bunlardan bazı bölümler, aktarmalar alalım buyrun:
- Mektubun ortaya çıkması en büyük arzumdu. Mektubun 27 Mayıs’tan sonra değiştirildiği birinci derece tanıkların beyanlarıyla biliniyordu. (Aydın Menderes)
- Yassıada belgeleri, Türkiye’nin telekulakla 56 yıl önce tanıştığını ortaya çıkardı. DP iktidara gelince Menderes’i dinlemek için PTT bünyesinde özel birim oluşturulmuş.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an-ı Kerim basmak için Almanya’ya matbaa sipariş etti. Prova baskıları beğenildi. Bu girişim, darbeden sonra Menderes aleyhine kullanıldı. Kur’an sayfaları dava dosyasına girdi.
- Yassıada siyasilere karşı acımasızca davranan, ağır sözler sarf ederek, “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor” sözleriyle, tarihin kara sayfalarındaki yerini aldı.
- Yassıada mahkemeleri, hem kuruluşu, hem yargılama biçimi, hem de kararların verilişi açısından incelendiğinde adil yargılama biçimi, hem de kararların verilişi açısından incelendiğinde adil yargılama ilkesinin açık bir şekilde ihlal edildiği görülmektedir. (Sami Selçuk),
- Bir güce bağlı olan, özel olarak kurulan ve önyargılı şekilde hareket eden bir organa mahkeme denemez (Ümit Kardaş),
- Soru sormamı müsaade etmedi Başol. “Soracağım, sormayacaksın” tartışmasından sonra beni dışarı attı mahkeme başkanı. Ertesi gün beni “ askerlik yapmadı” diye askere aldılar. Halbuki ben askerliğimi 31. Piyade Alayı’nda yedek subay olarak yapmıştım (Talat Asal),
- 27 Mayıs’ı silahlı kuvvetler değil, silahlı subaylar yaptı. Beş bin subayı emekliye sevk ettiler. Bir iç hesaplaşma gerçekleştirdiler aslında (Hüsamettin Cindoruk)
- Mektuptan üç satırın çıkartılmış olduğunu ve bunların çok önemli cümleler olduğunu gördük. Gerçekten tarihi öğrenmeden gidiyoruz demek ki! (Çetin Altan)
- Bu baskı sadece mahkemelere has bir durum da değildi. Darbeden çok sonraları bile bu olumsuz hava herkes tesir etti. (Sadettin Bilgiç).
Evet, tekrar soruyoruz: Darbeyi yapanlar, idam kararlarını verip, uygulayanlar şimdi nerelerdesiniz? Ama aşağıladığınız, idam edilmesinden memnun olduğunuz vatan evlatları, şimdi Türk milletinin kalbinde yaşıyorlar. Yaşamaya devam edecekler...
KAYNAKLAR: 1- Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü-Arşivleri-Ankara.
2- Erdal Şen ( Zaman Gazetesi, 4,5,6,7,9 Eylül 2006-Ankara) (BİTTİ)

13 Eylül 2010 Pazartesi

KONUK YAZAR: Abdullah Çağrı ELGÜN
* Rütbesi ve aklı bıraktığı eserlerde görülen, haberleşmede rekor kıran,
imkânsız sözünü lügatlerden silen;
Prof. Dr. İSA KAYACAN’A
VEFA BORCUMUZU ÖDEMELİYİZ
* ”Bana Yazılan Şiirler” adlı kitabıyla yakından tanıdığımız İsa Kayacan’ın; Ders kitaplarında yer alması, adına müze kurulması, hayatının belgeselleştirilmesi, Burdur başta olmak üzere, hizmet ettiği yerlerde heykellerinin dikilmesi çalışmalarını başlatıyoruz….
***
ANKARA-) İsa Kayacan’la ilgili istatistikî rakamları burada tekrarlamak anlamsız; fakat İsa Kayacan kendi cebinden posta masraflarını karşılayarak sayısı yüz binlere varan insanlara ulaşabilmesi, insanoğlu için “imkânsız” sözünü lügatlerden silmektedir. Bu durum, insanın isteyince yapamayacağı şeyin “imkânsızın” olmadığını göstermesi açısından enteresan ve heyecan vericidir.
Prof. Dr. İsa Kayacan, insanî bir gayretle, nasıl insanüstü bir çalışma, disiplinle başarının yakalanabileceğini bizlere gösteriyor: “Söz uçar yazı kalır.”
“Her insan, bıraka her yerde bir eser,
Eseri olmayanın yanında yeller eser. (Mevlânâ)”
Kimileri “ben şöyle yaptım, böyle ettim” deyip laf kalabalığı yaparken İsa Kayacan, “yaptım!..” demiştir. İnsanlar için önemli olan, kalıcı ve gelecekte hatırlanacak izler bırakabilmektir.
“Ayinesi iştir kişinin, laf’a bakılmaz,
Şahsın görünür, rütbe-i aklı eserinde (Ziya Paşa)” dediği gibi, Prof. Dr. İsa Kayacan’ın rütbesi ve aklı, bıraktığı eserlerde görülmektedir.
2 bin 750 şairin, 11 bin 420 şiirine köşesinde yer verdi.
Sanatçılardan kendisine gelen mektup sayısı, 34 bin 225 ve kendisinin sanatçılara gönderdikleri postanın sayısı ise 45 bin 720’ye ulaşarak hafızalara durgunluk vermiş ve haberleşmede rekor kırmıştır.
Prof. Dr. İsa kayacan için ne kadar söz söylense beyhude olur; çünkü Kayacan’ın meydana getirdiği eserler, bize onun hakkında yeterli derecede bilgi aktarmaktadır.
Şimdi biz: “yaşayana verilen bir tek gül, ölüye verilen tantanalı çelenklerden çok daha kıymetlidir.” sözünü hatırlamalıyız.
İSA KAYACAN İÇİN NE YAPMALIYIZ?...
Memlekete malıyla, canıyla bu denli hizmet eden ve hayatını vatanı, milleti, insanı uğruna sebil yapan insana, vefâ borcumuzu nasıl ödemeliyiz?..
İsa Kayacan yapacağını yaptı, yapmaya da devam ediyor.
Peki biz ona ne yapmalıyız?..
Yaşarken biz bunları yapmaz isek, büyük vefasızlık olur. O zaman biz de onun hizmet ettiği her bölgeye heykeli dikilmelidir. Başta doğduğu yer, Burdur; sonra Ankara ve giderek hizmette bulunduğu yerler olmak üzere, çocuklarımıza öğretmeliyiz. Ders kitaplarına almalıyız. Şiirlerimizle, makalelerimizle tanıtmalıyız.
- Yeter mi?
- Hayır!..
1. Bunca zaman harcadığı paranın toplamın iki katını kendisine ödül olarak vermeliyiz.
2. Yaşı ne olursa olsun bir üniversitede kendisine bir kürsü vermeliyiz..
3. Bir zengin bulup birkaç yerden ev bağışlanmasını sağlamalıyız.
4. Adına bir müze kurmalıyız.
5. Yaşayan değerlerimiz olarak filmini çekmeli, belgeselini yapmalıyız.
6. Kendisine uygun zamanlarda yaz tatilini geçirebilmesi için bir yazlık hediye etmeliyiz.
7. Rahatça dolaşabilmesi için iyi bir araba vermeliyiz.
8. T.B.M.M’ de kendisine bir oda verilip, sürekli müşavirlik göreviyle istediğinde gelip burada kalabilmesine ve kendisine her konuda danışılabilmesine imkân tanımalıyız.
TYB, MESAM, SESAM, İLESAM, Türkiye Yazarlar Birliği, İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği, gibi kuruluşlarda adına özel günler düzenlemeliyiz.
Kendisini genç kuşaklara örnek insan, örnek vatandaş, örnek yazar, örnek sanatçı olarak göstermeliyiz...
Buralarda da bu yazarın kendisine ait bir bilgisayarı ve çalışma odası olması için girişimlerde bulunmalıyız.
Yaşayan değerlerimize önem vermez, hak ettiği ilgiyi göstermezsek, yarın bu fedakârlığı başkalarının yapmasını, böylesi eziyet ve sıkıntıya katlanmasını, gecesini gündüzünü heba etmesini bekleyemeyiz.

7 Eylül 2010 Salı

Torunum Nazlı Aykut’dan: Ben ve Dedem
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Bugünün çocukları, yarının yetişmişleri, olgunları. Duyuyorlar, yaşıyorlar, yazıyorlar. Torunum Nazlı Aykut’la arkadaş gibiyiz. O’nunla geziyor, eğleniyor, konuşuyoruz, tartışıyoruz. Nazlı, Ankara, Arı Okulları 5-A sınıfının 247 numaralı öğrencisi. Önümüzdeki dönem 6 ncı sınıfta okuyacak inşallah. Nazlı’nın yazıları var yayınladığım, gazete sütunlarına, internet ortamına aktardığım. 26.08.2010 tarihinde bana bir yazı daha ulaştırdı Nazlı. Bu yazıyı, nokta ve virgülüne dokunmadan aşağıya alıyorum. Birlikte okuyalım:
BEN
Benim adım: Nazlı, soyadım: Aykut. Biliyorum ki, Türkiye’de benden başka binlerce Nazlı ismi var. Soyadı Aykut olan insanlar da çok fazla. Ben Ankara’da oturuyorum. Özel Arı İlköğretim Okulu’nda okuyorum. Boş zamanlarımda kitap okuyorum, bilgisayarda bir işim oluyor. Eğer hiçbir şey yapmak istemiyorsam, ya ders çalışıyorum, ya da televizyon izliyorum. Televizyonda genelde gençlik programları izliyorum.
DEDEM
Benim bir dedem var. Pamuk gibi bir dedem. O’nu çok seviyorum. O’nunla zaman zaman bir yetişkin gibi sohbet ediyorum. Ama öyle zamanlarda oluyor ki, dedemle ben, gerçek bir dede-torun ilişkisi kuruyoruz. O’nunla her zaman olmasa da, arada bir dışarıya çıkıp bir şeyler yapıyoruz, bir lokantada oturup, yemeğimizi yerken dertleşiyoruz.
Ben dedemi çok seviyorum. O’nun da beni sevdiğini biliyorum. Dedem bazen bizim eve gelir, ki o zamanlar çoğunlukla annemin iş yerinde nöbetçi olduğu zamanlar olur. Biz de kalacağını duyduğumda ise ayrı bir mutluluk yayılır yüzüme, içime. Aynı zamanda dedemden gurur duyuyorum. O’nun yaptığı her şeyi çok doğru buluyorum. Ve de en önemlisi, dedemi, sadece dedem olduğu için değil, aynı zamanda yazar, şair, gazeteci İsa Kayacan olduğu için seviyorum. Yanımda dedem olduğu zaman, daima huzurlu oluyorum, hiçbir şeyden endişe etmiyorum, Dedem ara sıra yaptığı esprilerle beni güldürüyor. İşte bunlar, dedemin en çok sevdiğim özelliklerinden bir kaçı.
“Dedem İsa Kayacan’a” adlı akrostiş şiirimde dediğim gibi; “Sen olmasan ne yapardık?”. Bu cümleyi çok doğru yazmışım. Ve de küçük bir lafım daha var: Dedeciğim seni çok seviyorum. (Nazlı Aykut Ankara: 26 Ağustos 2010)
İsa Kayacan’ın Haziran 2010’da yayınladığı “Bana Yazılan Şiirler” adlı kitabının 50 nci sayfasında yeralan Nazlı Aykut’un dedesine yazdığı şiiri:
Akrostiş:
DEDEM İSA KAYACAN’a
İliğimize işledin sen,
Sana çok teşekkür etsem, az şimdiden,
Artık oldun bir gazeteci.
*
Kapılarımız her zaman açık sana,
Aralıktan bakarız sana,
Yazar – gazeteci olmak kolay mı?
Aşık destan yazarsın dağlarda,
Ceyhan’dan, Everest’e,
Aldın götürdün bizi,
Ne yapardık sen olmasan?
Nazlı AYKUT
(Arı Okulları, 5/A No: 247, Ankara 19.01.2010) ***
Irak’taki Türk öğretmenlerine Ankara’da Türkçe öğrenim kursu...
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Irak’taki olaylar.. Bize “Irak” olmayan, oradaki soydaşlarımızın sıkıntıları, üzüntüleri. Onlarla yaşadığımız, onlarla nefes aldığımız günler.. Duygularımızın yoğunluğu.
Benim için, Irak’tan Türkmen kardeşlerimizden haber getirme, haber verme konusunda “Başmuhabir” olarak gördüğüm Dr. Şemsettin Küzeci’nin haber vermesiyle, Irak’tan, Türkçe eğitim veren okullardan gelen 5 müfettiş, toplam 140 öğretmenin 40 gün süreyle, Ankara’ya “Türkçe öğrenim kursu”na gelişleri vesilesiyle bu öğretmenlerimizle, toplu bir öğle yemeği yetikten sonra, bazı öğretmen soydaşlarımızla görüşme fırsatı buldum.
Proje Gazi Üniversitesi TÖMER Başkanlığınca yürütülüyor. Ekip başı; Abdülgani Efendioğlu. Türkçe öğrenim kursu 40 günde tamamlandı. Telafer ve Musul’da toplam 147 Türkçe öğretim gören okul var. Bunların içinde, anaokulları da bulunuyor.
İlköğretim 6 yıl. Orta öğretim ise 3 yıl olarak ifade ediliyor. Lise de 3 yıl.
Öğretmenler tayinle ve sözleşmeli olarak iki bölümde tayin ediliyorlar, görevlendiriliyorlar. Telafer’de 104, Musul’da 43 olmak üzere toplam 147 Türkçe eğitim gören, veren okul var. 2003 yılına kadar, yani Saddam döneminde Türkçe eğitim yasakmış.
2003 yılında Türkçe eğitim veren okullar açılmış. Zorluklarla karşılaşılmış. Başta öğretmen yetersizliği karşılarına çıkmış. Orada değişik kurslar açmışlar. Türkiye’den gidenler, bu kurslarda hocalık yapmışlar. Türkçenin ilerletilmesi hedef alınmış. Ama bu kurslar yetersiz kalmış. Türkiye’de bu kursun açılabilmesi için, Musul Milli eğitim Müdürlüğü ile Türkiye Başkonsolosluğu’nun girişimi sonunda, Gazi Üniversitesinden Prof. Dr. Metin Aktaş Rektör Yardımcısı başkanlığında bir heyetle görüşülmüş. 05 Temmuz 08 Ağustos 2010 tarihleri arasında kursun gerçekleştirilmesi kararlaştırılmış. TC yetkilileriyle, özellikle Türkmeneli Vakfı yöneticilerine, Gazi Üniversitesi TÖMER ve Dışişleri Bakanlığı yetkililerine teşekkür ediyorlar. Görüşmelerimizden:
1-Haydar Şeyh İbrahim: Bayrak Dergisi başyazarı. 32 sayfalık dergi Telafer’de aylık yayınlanıyor. Sahibi, Türkmen Kardaşlık Ocağı Musul Şubesi. “Yurtdışındaki Türkmenlere fırsat buldukça yer veriyoruz” diyor Haydar Şeyh İbrahim.
Saddam döneminde gazete ve dergiler üzerinde baskıların olduğu, şimdi biraz rahat olunduğu anlatılıyor. “Ama kırmızı çizgiler mutlaka vardır” deniyor.
2-Cemil Şiho: Şair, yazar. Telaferde yaşıyor. Hukuk Fakültesi mezunu. Ama öğretmenlik yapıyor. Beş yıllık ortaokul öğretmeni. Yayınlanmış şiir kitapları var. Öğrenciler Telafer şivesiyle Türkmence konuşuyorlarmış. “Ne zaman dost yüzü, o zaman bayram” mısralarıyla sesleniyor.
Bayan öğretmenler de var Bunlardan:
1. İmen Muhammet Cevcis: İki yıllık Ana okulu öğretmeni. Telefarde çalışıyor. Sınıflar 30 öğrencili. 12’si kız, 18’i erkek. Erkeklerin yaramaz olduğunu söylüyor. Musul enstitüsünden mezun .
2. Reva M. Salih: Üç yıllık öğretmen. Ortaokul öğretmeni. Sınıflarda 50 öğrencinin bulunduğunu, bunların tamamının kız olduğunu söylüyor. Başarılı olan öğrencilerden ancak 4-5’i sanat ve edebiyatla uğraşıyormuş. ***
*Burdur’daki mucit Hüseyin Kayacan’dan YENİ HABER:
İlimiz esnaflarından, bilgisayarcı Hüseyin Kayacan, herhangi bir görevli olmadan, köylerde içme suyu depolarını otomatik olarak çalıştıran bir sistem geliştirdi. Sistemin hazırlanmasında kullanılan lazer ışını sayesinde, içme suyu depolarındaki su, belirli bir seviyeye geldiği zaman, sizi uyarıyor ve algılayıcı sayesinde motor çalışarak, su pompalamaya başlıyor. (Hacer Zeren, Burdur Gazetesi, 26.08.2010) ***
Çağın Polisi Dergisi
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Yıllar geçiyor. Pek çok şeyin de alıp götürücüsü olan yıllar sonra, bir arkadaşınızla bir dostunuzla karşılaşınca neler hissedersiniz? şeklinde bir soru sormak niyetinde değilim. Ama, buradaki gerçeklerden de uzaklaşamayız, yok sayamayız.
Bir Ahmet Nihat Dündar, beni 1970’li yıllara götüren bir isim ve imza. O yıllarda, Emniyet teşkilatında görevi, bunun yanında T. Polis Radyosundaki şiir programları.. Sevdiğim, takdir ettiğim bir dostum olarak yılların gerilerindeki sayfa-sayfalar üzerinde yeralmıştır.
2010 yılının ortalarında bir telefon görüşmemiz oldu. Arkasından emeklilik sonrası görev yaptığı, Türkiye Emekli Emniyet Müdürleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin yayın bürosu, anılan Derneğin Genel Merkezi olarak faaliyet gösteren, GMK Bulvarı No: 99–7 Kat 4 Maltepe - Ankara adresine gidip hasret giderdim, giderdik. Tlf:0312–2300592.
Çağın Polisi Dergisi 48 sayfayla aylık yayınlanıyor. Aylık fikir ve araştırma Dergisi. Dernek adına sahibi: Hasan Yücesan, Genel Yayın Yönetmeni: Dr. Ahmet Nihat Dündar, Yazı İşleri Müdürü: Muzaffer Işık. Yayın kurulunda üç isim ve imza görev yapıyor. Yayıma hazırlayan iki isim ve imza daha var.
Elimde, Çağın Polisi Dergisinin 102,103 ve 104 ncü sayıları var. Bu üç sayının sayfalarında şöyle bir gezinti yapalım buyurun: (Önce imzası görünenlerden bir sıralama):
-Dr. Ahmet Nihat Dündar, Prof. Dr. Feridun Yenisev, Sinan Oğan, Selahattin Babüroğlu, Eyüp Şahin, Hakan Özdöl, İlhan Sapmaz, Dr. Hasan Yağar, Kemalettin Ertan, Meliha Ünlü K. Yücel Tutkun, Mustafa Kır, Erol Özdemir, Necip Işık, Nazip Kurucu, Nusret Demiral Prof. Dr. Nurullah Aydın, Osman Karakuş, Talat Saral, Mustafa Yiğit, Feyzullah Aslan, Dr. Ali Yılmaz, Yusuf Vehbi Dalda, İlhan Sapmaz, Ali Yaver Uğurlu, Muhittin Yegül, Ahmet Güzel, Hakan İnankul, Gürhan Kayıhan, Cengiz Akalan, Sedat Özcan, Ramazan Danacı, Fatma Vazgeç vd.
E.Emniyet Müdürü, Hukukçu, şair-yazar, editör Dr. Ahmet Nihat Dündar’dan:
-“İlk insanlar yıllarca özgürce yaşamış kendi güç, ilkel silah ve diğer sahip olduğu olanaklarıyla kendisini vahşi hayvanlar ve doğaya karşı korumaya çalışmış, hava, su gibi güvenlik ihtiyacını da hep hissetmiş, çözüm yolları aramış, özgür olduğu için, özgürlüğünün pek farkına varamamış, anlamını yeterince kavrayamamış, temel ihtiyacı olan güvenlik ihtiyacını da yeterince karşılayamadığı için, diğer ihtiyaçları da ortaya çıkmamıştır. (Sayı:103. Sayfa:2) ***
Sevil Mısırlıoğlu’ndan: Dillerin Dansı
Prof. Dr. İSA KAYACAN

-“Kendimle küsmedim ki / Barış nedir bileyim / Barış olmayan yerde / Bırakın da öleyim” ... Bu mısralar, sanat ve edebiyat dünyamızdaki yürüyüşünde, epey mesafe alan yürüyüş ayak sesleriyle dikkatleri üzerinde toplayan, Hatay-Antakya’dan seslenen Sevil Mısırlıoğlu’nun efendim.
Sevil Mısırlıoğlu’nun şiirleri İngilizce, Almanca, Hollandaca, İspanyolca, İrlandaca, Rusça, Makedonca, Arapça, Farsça, Macarca dillerine çevrilmiş. Bu dillere çevrilen şiirlerin çeviri işlemleri, çalışmaları ayrı ayrı isim ve imzalar tarafından gerçekleştirilmiş. Kitabın adı: Dillerin Dansı. İmza Sahibi: Sevil Mısırlıoğlu.
Kitabın Editörü:Emine Sevinç Öksüzoğlu. Sevil hanımın birde teşekkürü var 4 ncü sayfada, Dostoyevski Dil Bilim Merkezi çevirmenlerine.Ayrıca bu teşekkürlerin Mehmet Can ve Emine Sevinç Öksüzoğlu’na da gönderildiği metin içinde yer verildiği görülüyor.
Şiirin adı, şiirin mısraları, şiirin imza sahibi ( Sevil Mısırlıoğlu) Çevrilen dille verilişi, şeklinde sürüp gidiyor. Örneğin, 5 nci sayfadaki “Sevmek İbadetim” adlı,başlıklı şiir. Türkçesi ve ingilizcesi. İngilizceye çeviren: Feride Dona Rossetti. Anılan şiir
-Söylediğim her söz fikrimdir benim,
Yoksula gülen yüz şükrümdür benim,
Vicdanın tutsağı dürüst kalp ile,
Sevmek ibadetim,zikrimdir benim.
Bunca şiir bunca dil’e çevrilirken, harcanan mesai, toparlama zorluğunun aşılması gibi noktalardan hareketle gerçekleştirenler kolay olmamıştır mutlaka. Ama alınan sonuç önemlidir, “Dillerin Dansı”nın görüntüye gelebilmesi, getirilebilmesi önemlidir. Sevil Mısırlıoğlu’nun arka kapaktaki dörtlüğü efendim:
-Tanrı bir diller ayrı,
Güneş bir göller ayrı,
Aşka gelmişse yürek,
Yolu aynıdır gayrı.
Bugüne kadar 7 şiir, bir deneme-öykü ve şiir kitabı yayınlayan Sevil Mısırlıoğlu’nu kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz efendim. ***
Yazılanların içinden
Prof. Dr. İSA KAYACAN

Yazılanların içinden yapılan seçmeler..Ortaya çıkarılanlar..Kalıcılığından bahsedilenler.Bunlardan:
DURMUŞ ÖCAL’ dan
Burdur ilimiz merkezinde; “Burdur yöremizin kültür,sanat,edebiyat Bülteni” ni yayınlıyor Durmuş Öcal. Sözkonusu bültenin Nisan 2010 ayına ait 72 inci sayısının ilk yazısında “Günün onur konuğu:Prof. Dr. İsa Kayacan” başlığı altında yazılanlardan, Durmuş Öcal imzalı olanlardan bazı cümleler:
Prof. Dr. İsa Kayacan; İlimiz Burdur’un güven kaynağı Türkiye’nin Başkenti Ankara’da yaşamını sürdüren Prof. Dr. İsa Kayacan her ne kadar Ankara’da yaşasa da kalbi Burdur’da atıyor. Ben o’na “ilimizin rehberi” diyorum. Ve herkesinde böyle demesini istiyorum, bekliyorum. Böyle bir rehberi bugüne kadar görmediğim gibi, duymadığım gibi, bundan sonrada göreceğimi, duyacağımı zannetmiyorum.
İsa Kayacan, çevresindeki insanların yetişmeleri için çaba, gayret sarfediyor. Şahsen ben, ondan sayılamayacak kadar çok bilgi öğrendim. Kıskanmayın ki sizlerde öğrenin.
Burdur’un yazı üstadı İsa Kayacan’la 1999 yılında tanıştım. Beni takibeden İsa Kayacan, beni değişik gazetelerde tanıttı, tanıtmaya devam ediyor.(Durmuş Öcal, Burdur Yöremizin kültür, sanat,edebiyat Bülteni,27.04.2010-S.72).
DUALI BİR NEFES İSA KAYACAN HOCAMA(Şadi Teltikli)
Kırkbirbin makalenle,
Yirmidokuz bin kitap-dergi bağışınla,
3 bin 500 gazete ve dergide yazışınla,
İki bin 750 şairin
11 bin 420 şirine,
Gazetelerdeki köşelerinde yer verilişinle,
Sen bir duayen,
Sen bir lider,
Sen bir efsanesin,
Sen her zaman zirvelerdesin,
Guinness Rekorlar kitabına,
Başköşeye girmelisin.
*
Herkes seni kıskanıyor,
Görüyorum,duyuyorum.
Kaleminle benide yazdığın,
Şiirlerime yer verdiğin için,
Gurur duyuyorum,mutluluk duyuyorum.
Sevenlerin daha çok bilesin,
Sen üzerimizde koruyucu,
Dualı bir nefessin...
(16 Nisan 2010 Ankara) ***
Ahmet Şahinoğlu’ndan: Şeker Dikeni
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Ahmet Şahinoğlu, ikinci ismi-mahlasıyla Yanık Ahmet, yazdıkları yayınladıklarıyla dikkat çekiyor.
Merkezi Ankara’da bulunan Kültür Ajans Yayınlarının 67 ncisi olarak günyüzü gören “Şeker Dikeni” adlı şiir kitabı 128 sayfayla okurlarının karşısına çıktı, çıkarıldı.
Üçüncü sayfada bir fotoğrafı, fotoğraf üstünde ve altında açıklamalar var. Buradaki cümlelerden: -“Cumhuriyet’in kuruluşunda Mucur’a gelen Atatürk, büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Karşılama ekibinde başta Dalakçılı Ahmet Çavuş’ta vardır. Torunu olarak kaleme aldığım Şeker Dikeni adlı bu kitabımı Mayıs 1965’te hayata gözlerini yuman Dalakçılı Ahmet Çavuş (Dedem)’a ithaf ediyorum” deniyor. Bu sözler, bu ithaf Ahmet Şahinoğlu’nun efendim.
Önsöz Hayrettin İvgin, Sunuş Nail Tan imzalarını taşıyor. Kitabın 11 nci sayfasında bir ağıt var “Yavruma hitap” başlığıyla. Bu ağıt yedi dörtlükten meydana geliyor. İlk dörtlüğü efendim:
-Yoruldum da yol üstüne oturdum,
Derdim atkın idi yüze yetirdim,
Ben yavrumu Kırşehir’de yitirdim,
Kınaman komşular ben oldum deli.
Ahmet Şahinoğlu (Yanık Ahmet) şiirlerini yazarken olayların içinde iyice pişiyor, dinliyor, dinlendiriyor, sonra duygularını mısralara döküyor, mısralaştırıyor. Kalıcı şiirlerin, kalıcı eserlerin oluşumu böyle olunca, taşlar yerli yerine oturuyor. Bu nedenle Şahinoğlun’nu kutlamak, alkışlamak gerekiyor efendim. Biz de öle yapıyoruz.
Ahmet Şahinoğlu sırasında, dayısına sitem ediyor, sırasında gurbette ekmek uğruna yaşadıklarının duygusallaştırılışını mısralara döküyor. Bazen de dostlarına elveda deyip, çekip gidiyor. 81 nci sayfadaki “Elveda dostlar”dan:
-Zaman zaman ben kendimi aradım,
Buldum gidiyorum, elveda dostlar.
Hep gözettim kısım kısım taradım,
Bildim gidiyorum, elveda dostlar.
Ahmet Şahinoğlu: 1959 yılında Kırşehir’in Mucur ilçesine bağlı Dalakçılı köyünde doğdu. İlk şiirini ilkokul yıllarında yazdı.1982 yılında Ankara’ya taşındı. Bir kamu kuruluşunda çalışan Ahmet Şahinoğlu ,2007 yılında “İçim Cız Etti” adlı kitabını yayınladı.
***
Ciddiyetin güler yüzü: Nail Tan
Prof. Dr. İSA KAYACAN

Hem ciddi olmak, hem de güler yüzlü olmak…Bunun örneği örnekleri var mıdır?. Vardır elbette. Örneğimiz Nail Tan. Önce TDK’nin Türkçe sözlüğünde “ciddi” kelimesinin karşılığında neler var, bakalım efendim:
Ciddi: Şaka olmayan gerçek, ağırbaşlı, gülmeyen, güvenilir, sağlam, önemli, güvenilir biçimde, şeklinde açıklamalarla karşımıza çıkıyor.
Ankara’ya geldiğim 1961 yılından sonra, 1960’lı yılların ikinci yarısında ismini duymaya, özellikle folklorumuzla ilgili çalışmaların altına attığı imzalarıyla tanımaya başladığım Nail Tan ismi, fikir ve yayın dünyamda yeretmeye başladı.
Yıllar sonra, Kültür Bakanlığının değişik kademelerindeki hizmetleri sırasında, karşılaşma, yüzyüze gelme fırsatı buldukça, Nail Tan’ın araştırmacılığı, yayıncılığı ve bürokrasi içindeki ciddi tavrı ve görünümünden etkilenmeye başladım.
O, bürokrasinin, hangi kademesinde çalışırsa çalışsın, ciddi, tutarlı, taviz vermeyen, inandıklarından dışarı çıkmayan, zorlamalar karşısında boyun eğmeyen, Kastamonu’nun yürekli delikanlısı olarak hep takdirle izlediğim, araştırmacı, yazar, folklor uzmanlarımızın başında yeralanı olarak üzerimde izlenimler bıraktı.
Yıllarca değişik kuruluşların, kurullarında, çalışma alanlarında aynı masada görev yaptık. Kamu Yararına bir dernek olan, Türk Kooperatifcilik Kurumu bu kuruluşların başında yeralıyor. Yüce Atatürk’ün direktifleriyle 20 Mayıs 1931 tarihinde kurulan, Türk Kooperatifçilik kurumunun, “Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Yıldönümünde Türk Kooperatifçilik Kurumu” adlı kitabın hazırlanma görevi, Nail Tan, İsa Kayacan ve Dr. İrfan Ünver Nasrattınoğlu üçlüsü olarak bize verilmişti. Ocak 1999’da 196 sayfayla Türk Kooperatifçilik Kurumu yayınları arasında günyüzü gören bu kitabın yayın hazırlıkları sırasında Nail Tan’ın çalışmalardaki titizliğini, ciddiyetini, taviz vermeyen kararlılığını yakından görme ve yaşama fırsatı buldum, yer yer yararlandım.
Herkes, her kalem sahibi doğum yerine karşı sevgi doludur, hasret doludur. Ama Nail Tan’ın doğum yeri Kastamonu’ya karşı tutkunluğu, bağlılığı tariflerin, anlatımların dışına çıkan bir görünüm arzeder.
Seri olarak yayınladığı “Gurur Kaynağımız Kastamonulular” adlı araştırmaları Kastamonuluların kocaman aynası, görüntüleri olarak yayın dünyamızdaki, Kastamonu yayın dünyasındaki yerinden bizlerle selamlaşmaktadırlar. Bu satırların yazarı olarak bendeniz bazen “kıskandım doğrusu” demekten kendimi alamamışımdır.
Yanlış hatırlamıyorsam, “Gurur Kaynağımız Kastamonulular”ın VII.si günyüzü gördü. Kastamonuları, Ankara’da, yurdun değişik yerlerinde bürokratından, siyasetçisine, sanat adamından, bilim adamına titizlikle araştırıp, kitaplaştıran Nail Tan’ın, Kastamonulular tarafından (özellikle, Kastamonu merkezde) kadirbilirlik örneği gösterilmesini yıllardır bekledim. Nihayet, Nail Tan adının bir caddeye verilmesini, geçiken bir hatırlama olarak gördüğümü burada kaydetmek istiyorum.
Nail Tan ağabeyimizin özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürü olarak emekli olmasından sonra, birikimlerini hızla değişik adlarla kitaplaştırması, “Derleme Makaleler” adlı 8 ciltlik çalışmalarını konular itibariyle kitaplaştırması, Nail Tan’ın kültürümüze verdiği önemin değerini gözlerimiz önüne sermesi bakımından anlam taşımaktadır.
Nail Tan ustamızın, Azerbaycan Üniversitelerinden aldığı Fahri Doktora ve Profesörlük payeleri, Türkiye’deki Üniversitelerce görülmek istenmeyişinin bir cevabı niteliğindedir.
Türkiye’de ‘Ciddiyetin güler yüzü” benzetmesinin içinde yeralan kendisine bu ifade biçimi çok yakışan Nail Tan ağabeyime, sağlıklı uzun ömürler diliyor, sevgi ve saygılarımı yineliyorum efendim. ***
Bugünlük
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Bugünlük yazmak istediklerim, yazdıklarım. Bir gün postadan çıkanların genel değerlendirmesi olarak kabul edip, sayfaya aktardıklarım. Sırasıyla:
MAKİ DERGİSİ
Kısa adı MEŞYAD olan Mersin Şairler ve Yazarlar Derneğinin, kültür, sanat, edebiyat dergisi: Maki. 75 nci sayısı masamda. Dernek adına sahibi ve sorumlusu: Abidin Güneyli. Derginin sayfalarındakiler şiir ağırlıklı. Abidin Güneyli’nin “Aşk” adlı şiirinden:
Yabancıydın dünyaya,
Şaşırdın düzenbazlıklara,
Olmadı..
Olmadı..
Uyum sağlayamadın.
Maki dergisi kendi alanındaki getirdikleriyle, takdir topluyor. Tebriklerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.
M.FARUK DALGIÇ’DAN
Pek muhterem İsa Kayacan beyefendi; Yıllardan beri “Kent” Gazetesinde yazılarınızı okuyordum. Ama geçen yıl, Söke Gazetesindeki bir yazınızla unutamadığım iki yakın dostuma ulaşmamı sağladınız. Kırklareli’nde oturan Yaşar Faruk İnal, 1961-1964 yılları arasında Bursa Eğitimde okuduğum zamanlar Elif Dergisini çıkarırken, bu dergide birlikte uğraş verdiğimiz bir arkadaşımdır. Sizi tanıdıktan sonra, yine sizin vasıtanızla, 1971 Tuzla Piyade Okulunda altı ay birlikte yedek subay adaylığı günlerinde tanıdığım, şimdi Konya’da oturan, emekli ama, hiç durmadan sizler gibi üreten Prof. Saim Sakaoğlu’na ulaştım.
1960-1970 yıllarında, Anadolu’da bir yazın hayatı vardı. Şairler, yazarlar dönemiydi. Konya’da Çağrı, Fethiye’de Beşkaza dergileri çıkardı.
“Mezarlık Kültürümüzden Örnekler” adlı eserinizi çok ilginç buldum. Bu eserde, tanıdığım Kilisli olanlarda var. Kilis aile mezarlığımızda 6 kişilik yerimiz olmasına rağmen çocuklar, Buca Aile Mezarlığından yer aldırttılar. “Bizim Kilis’te ne işimiz var, artık buradayız” diye. Fotoğraf: Kilisli hacı M. Faruk Dalgıç aile Kabristanı.
Yaşarken yatırım yapıp,
Ev üstüne ev alıyorsun.
Ölmeden, öleceğim diye,
Bir karış mezar alıyorsun.
Bugünler elbette kalmayacak,
Ölünce oraya gidiyorsun.
(M.Faruk DALGIÇ-İzmir, 18.08.2010)
GALİP KURDOĞLU’NDAN
Saygı değer büyüğüm, sevgili İsa amca; Allah sizi başımızdan eksik etmesin. “Bana Yazılan Şiirler” adlı kitabınızı okudum ve üç beş dakika içinde kalemimden süzülen satırlarımı size sunmak istiyorum. Sonsuz saygılarımla (Galip Kurdoğlu –Arhavi- 17 Ağustos 2010, Saat: 14. 37 Balgat-Ankara)
CANSIN İSA KAYACAN
İçimizde cansın İsa Kayacan,
Adını mahşere kadar anarım.
Kalemsiz, kağıtsız kalır üşürsen,
Senin için alev alev yanarım.
Galip KURTOĞLU (Ankara, 17 Ağustos 2010)
Not: Bu şiirle İsa Kayacan’a yazılan şiir sayısı 246’ya , Şiir yazan şair ve ozan sayısı 132’ye yükselmiştir. ***
Nevin Konuk’tan: Bin güvercin
Prof. Dr. İSA KAYACAN

İzmir ilimiz merkezinden seslenen şairlerimizin, şairelerimizin sayısı bir hayli fazla maşallah. Sıklıkla bir araya geldikleri toplulukları var. “Sevgi Şairleri Grubu” bunlardan biri.
Nevin Konuk, yenilerde tanıdığım, merhaba demekten şeref duyduğum, isim ve imzalardan biri.
Merkezi İzmir’de bulunan “K-Yayınları” arasında gün yüzü gören, Nevin Konuk’un, 144 sayfayla, genişletilmiş 2. basım olarak bize ulaşan “Bin Güvercin” adlı şiir kitabının sayfalarında, şiirlerinin mısraları arasında mini bir gezinti yapalım buyurun:
Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm: Sevgi sonsuzluğun adı, olarak şekillenmiş, şekillendirilmiş. İkinci bölüm: Mor ötesi akşamlar, üçüncü bölüm: İsyan, başlıklarıyla okurlarıyla selamlaşmakta, selamlaştırılmakta.
İlk sayfalarda Nevin Konuk (Çelikkayalar)la ilgili bilgiler, kendisinin ortaya koyduğu bir önsöz dikkat çekiyor. Bekleyiş adlı, başlıklı şiiriyle söze başlanmış. Bu şiirin girişi:
Seni zamanın ötesinden beklemiştim,
Hiç görmediğim güzel insanlar ülkesinden,
Bulsaydım o gizemli masallarda,
Tanırdım sıcacık nefesinden,
Okşayamadım güzelim saçlarını,
Kırıktı aynalarda mekanlar
Buluşamadık.
En yakın kıyılarında okyanusların
Kayıptı o görkemli zamanlar.
Görülüyor ki Nevin Konuk duygu zenginliği içinde toparlanıp gelenlerin mısralara dökülüşünde ustalığını sergiliyor. Vermek, anlatmak istediklerini zorlanmadan varoldukları yerden çıkarıp mısralaştırıyor, sayfalara aktarıyor.
Anılardan yola çıkıyor, içinde bulunduğu şehirlere (şehre) veda ederken, içindeki savaşlarda başarılı olmak için gayret gösteriyor, başarılı oluyor. Bazen “gitme” diye kestirip atarken, bazen tükenişlere teslim oluyor. Kitabın 118 nci sayfasındaki “Anadolu” adlı şiirinin girişinde şöyle sesleniyor:
Aslan dağı, duman duman,
Yücelerde yazar ferman,
Nerde yürek, nerde derman,
Sende vardı Anadolum..
“Bir resim çizsem diyorum/Duvarlardan büyük/Bir güneş koysam içine/Pembenin en güzeli/Beyaz güvercinler olsa/Dallarında ağaçların” la anlatım yüksekliği ve tutarlılığının sahibi olduğunu gösteren Nevin Konuk, geçmişe özlem duyarken, savaşların son bulmasını ister, tüten yüreklerden, bıçak sırtından bahseder uzun uzun.
Nevin Konuk: Değişik yarışmalarda aldığı dereceleri var. Farklı kuruluşlardan aldığı ödülleriyle dikkat çeken Nevin Konuk, önceleri, “Bir Avuç Mantık” ve “Yağmur Bulutuydu Suskunluğum” adlı şiir kitaplarını yayınladı. Yağlı boya ağırlıklı resim çalışmaları da bulunan Nevin Konuk, İzmir’de yaşıyor. ***
Bulgaristan’dan Tunaboyu Dergisinin yeni sayıları
Prof. Dr. İSA KAYACAN
“Goren Dunav” Bulgaristan’da Türk ve Bulgar Kültürünü Araştırma Vakfı tarafından iki ayda bir (Türkçe) yayınlanan sevimli boyutuyla ortalama 32 sayfalık bir dergi.
Tuna Boyu Dergisinin anılan vakıf adına sahibi ve yazı işleri müdürü: İsmail I.Kelov. Başka isim ve imzaların katkıları var derginin yayınlanışında. Tunaboyu Dergisinin elimdeki sayıları ve önceki sayılarının bana gönderilişini sağlayan Bulgaristan’la Türkiye arasında bir “Kültür elçisi” olarak gördüğüm İsmail Tunalı’ya teşekkürlerimi, sevgilerimi sunuyorum efendim.
Tunaboyu Dergisinin 59, 60,61 ve 62 nci sayıları masamda. Kapaklarında değişik fotoğraflar, toplu görüntüler var. Bunlardan 60 ncı sayının kapağındaki fotoğraf altı cümlesi:
-“Ahmet Şerif Şerefli’yi, aramızdan ayrılışının 10.yıldönümünde saygıyla anıyoruz”.
Tuna Boyu Dergisinin 4 ayrı sayısında imzaları bulunanlardan bazılarının sıralanışında gördüğümüz isim ve imzalardan:
-Niyazi Hüseyin, Prof. Dr. İbrahim Tatarlı, Muharrem Tahsin, Osman Kılıç, Şaban M. Kalkan, Ahmet Şerif, İsmail Tunalı, Sabri Ata, Ali Bayram, İsa Cebeci, Salih Baklacı, Servet Tunalı, Bayram Kuşku, Kenan Oflaz, Recep Küpçü, Yusuf Kerim, Latif Karagöz vd.
Dergi sayılarının iç sayfalarındaki isim ve imzalarının yazı başlıklarından birkaç alıntıyla devam edelim:
-Bulgaristan-Türkiye iyi komşuluk, dostluk ve işbirliği ilişkilerinin gelişmesinde yeni bir aşama (Prof.Dr. İbrahim Tatarlı, S. 59)
-Ahmet Şerif Şerefli’nin yaşam felsefesi (İsmail Tunalı, sayısı:50)
-Yirminci yüzyılın ortalarında Şumnu’da Hıdrellez kutlamaları (Fikriye Hüseyin-Emine Halil, Sayı:61)
-Bulgaristan Türkleri arasında yetişmiş ilk Türk tiyatro rejisörü Recep Sadıkov’un ölümüyle ilgili monolog (II-İsmail Bekir Ağlagül, sayı:62).
61 nci sayının ilk sayfasında İsa Cebeci imzalı bir şiir. Başlığı: Selâm sana Demir Baba’m. Altı dörtlükten meydana gelen bu şiirden bir dörtlükle noktamızı koyalım efendim. Buyurun:
Yirmi yıl Kırkpınar başpehlivanı,
Andırıp durmuşsun Deliorman’ı,
Gönlüne yerleşmiş İslâm imanı,
Selâm sana Demir Baba’m, merhaba!.. ***
Gülaye Şınıklı Könül’den:
Görün hasretimin nice yaşı var
Prof. Dr. İSA KAYACAN

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’den ve Azerbaycan genelinden tanıdığım onlarca şair ve yazar var. Bunların şiirleri, yazıları-araştırmaları gelecek için ümit veriyor, Türk dünyası edebiyatı adına bizleri sevindiriyor.
Gülaye Könül Şınıklı, yazdıkları, yayınladıklarıyla dikkat çekiyor.
Gülaye hanımın 2009’un sonlarında yayınladığı, gün yüzü görmesini sağladığı 264 sayfalık bir şiir kitabı var. Adı: Görün Hasretimin Neça Yaşı Var”. Burada, Gülaye hocanım, hasretinin süresinden sözediyor, “şiirlerimi okuyun, hasretimin kaç yaşında olduğunu göreceksiniz” demeye getiriyor. Hatta böyle diyor.
Kitabın redaktörü: Prof. Dr. Muharrem Gasımlı. Neşriyat direktörü: Prof. Nadir Memmedli. Yayınevi olarak “Nurlan” Neşriyatın adı geçiyor. Kaydediliyor.
Prof. Dr. Muharrem Gasımlı, “Nur içinde nur” adlı, başlıklı sunuşunun bir yerinde;
-“Gülaye Şınıxlı’nın duyguları, yaprak yaprak, çiçek çiçek dalgalanan duygulardır. Sesinin, danışığının titrek, hazin axarından tutmuş, şiirlerinin söz, mısra düzümüne kadar, her megamında ruhunun, varlığının yürek yürek, titrek titrek dalgalandığını görürsünüz” diyor.
Gülaye Könül Şınıxlı “Görün hasretmin nice yaşı var “adlı kitabındaki şiirlerinde; Vatana, millete, Allaha, Ata-Ana’ya, evlada, ana tabiata, dünyanın eşrefi olan insanlara sevgisini, muhabbetini anlatıyor.
Bölümler arasına, daha doğrusu bölüm sayfalarına, değişik çizme- resimler konulmuş. Gülaye hanımın birkaç kez dinleme fırsatı bulduğum “Selamelüyküm” adlı uzunca şiiri kitabın 7 ve 8 nci sayfalarında yeralıyor. Bu şiirden bir bölüm:
Bülbülün dilini gülden öğrenip,
Ocağın dilini külden öğrenip,
Ele bağlılığı elden öğrenip,
Kalbimde dil açdı her perde, her sim,
Selameleyküm!..
Gülaye hanımın onlarca şiiri var “Görün hasretimin nice yaşı var” adlı kitabın sayfalarında. 117 nci sayfada “Bağışla beni” adlı, dört dörtlükten oluşan şiirinin bir dörtlüğü şöyle karşımıza çıkıyor:
Büyük olanlardır bağışlayanlar,
Kalbime deymişem, bağışla beni.
İlahi sevdanı, aşkı duyan var,
Kalbine deymişem, bağışla beni..
Sayfaların hızla çevrilişi sırasında karşımıza çıkan pek çok Gülaye Şınıxlı şiiri var. Bunlardan,169-170 nci sayfalarda yeralan “Bilirem, gelmeyeceksin, Hayrettin İvgin” başlıklı şiirden bir dörtlük alarak noktamızı koyalım:
Çökdü gafil duman bizi ayırdı,
Ağlar goydu zaman bizi ayırdı,
Yandı bağrım yaman bizi ayırdı,
Bilirem, gelmeyeceksin..

1 Eylül 2010 Çarşamba

DİLİMİZE İLGİ VE SAYGI: KİŞİLİĞİMİZDİR
Prof. Dr. İSA KAYACAN
Hemen hemen her gün, yani 24 saat, anlaşmamızı sağlayan dilimizle konuşmalarımız içerisinde yüzlerce, binlerce sözcük çıkar ağzımızdan. Söyler geçeriz... Bu noktada dikkatli olmaya başlarsak, düşüncelerimizin sayfalara aktarılması anlamına gelen yazılarımızda, yayınlarımızda da dikkatli olma özelliğine, güzelliğine kavuşuruz, kavuşabiliriz.
Kimse, “hata yapmadığını” söylemek başarısının sahibi değildir. Sen, ben, şunlar, onlar yani hepimiz az veya çok bazı konuşma hataları, dil hataları yaparız. Önemli olanı bunların azaltılması, mümkünse yokedilmesidir... Öncelikle gayret görülmeli, hissedilmelidir, lafın doğrusu, sözün kısası.
Dilimize karşı ilgi gösteriyorsak, saygı gösteriyorsak, titizlik içindeysek, ortaya kişiliğimizin genel görüntüsü çıkar. Yani, dilimize ilgi-saygı: Kişiliğimizin ta kendisidir.
. Şöyle bir bakalım:
1- Tarih atarız, tarih koyarız bir yerlere. 04.09.1989 günü der geçeriz. Buradaki eksiklik: gün belirtilmediği halde “günü” denilmesi, “tarihinde” denilmesi gerektiği halde “tarihinde” kelimesinin yazılmayışında saklıdır. Doğrusu: 04.09.1989 Perşembe günü. İkinci doğru: 04.09.1989 tarihinde.
2- Vakit, saat ifadesinde, belirtilmesinde: Saat 4.15.. Gecenin vaktinden mi, öğleden sonranın vaktinden mi söz ediyoruz ? Genellikle ikindi vaktinden sözettiğimiz halde böyle söyleriz, böyle yazarız.. Ama o anlama gelmediğini unuturuz, hatırlamayız.
Doğrusu: 04.15.. Eğer ikindi vaktinden sözediyorsak: 16.15 demeliyiz.
3- İşyerlerinin tabelâlarında sıklıkla karşılaşılan “Orijinal” kelimesi, “Orjinal” olarak yazılır, görülür. Bu kelimenin doğrusunun “Orijinal” olduğunu, tabelâ yazıcılarının bilmesi gerekmiyor mu?. Bilmeleri doğru olmaz mı?. Bilmeleri bir zorunluluktur bence.
4- İsteklendirme, özendirme anlamına gelen “Teşvik” kelimesinin bazen, gazetelerimizin bazılarında “Teşfik ikramiyeleri verildi” başlığıyla karşımıza çıktığını görürüz. Doğrusu: “Teşvik ikramiyeleri verildi” olmalıdır.
5- Siyasetçilerimizin pek çoğu dahil, TV ekranlarına çıkıp: “Atatürk’ün Layiklik ilkesi” diye söze başlarlar. Bu sözcüğün doğrusu; “Laiklik” değil midir?.
6- Yine bir vakit ifadesi; Saat kaç? sorumuzun karşılığı olarak; “12 buçuk” denildiğini duyarız. Bunun doğrusu: “Yarım”dır.
7- Londra Kültür Ateşemiz, diyenimiz çoktur. Doğrusu; Londra Kültür Ataşemiz’dir.
8- 2. Basın şurasında konuşulanlar, denildiğinde “şuradaki, buradaki”nden sözediliyor “Şûrasında” dersek, yani şapka koyarsak, doğrusu ifade edilmiş oluyor.
9- Konuşurken bazen, “Birçok insanların- pekçok insanların” deniliyor. Birçok, birden fazla, pekçok’da o anlama geliyor.. “insanların” sözcüğü de birden fazlayı, çoğulu anlatıyor. O zaman doğrusu ne olacak?: “Birçok insanın veya pek çok insanın” denilecek efendim.
10- (,) den sonra (ve)yle devam edilirse (,) koymak fazlalıktır, yanlışlıktır. Yani (,) den sonra (ve) koymayacağız.
11- Muallim ve öğretmenler.. Bu yanlış. Muallim yani öğretmenler.. Açıklayıcısı olacağız. Çünkü bu iki sözcük aynı anlamı taşıyor..
12- (Porf. İsa bey). Bu yanlış. Doğrusu: (Prof. İsa bey). Baazı bilinmeyenleri öğrenmenizi.. ilk kelimede (a) fazlalığı var. Doğrusu Bazı bilinmeyenleri öğrenmenizi. Yerel ağızda olduğu gibi, yazıp yayınlayamayız.. Ama yerel ağızlarla ilgili bir araştırma yapıyorsak, (baazı) diye alır, ama doğrusu (bazı)yı da karşısına yazarız, yazmak zorundayız.
13- Ulusal veya yerel gazetelerimizin bazılarında görülen başlık veya manşetlerde;
- Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel: Dilimize sahip çıkmalıyız, şeklinde verilmesi gereken haber;
- Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel: “Dilimize sahip çıkmalıyız” şeklinde tırnak içinde veriliyor.. Bu yanlıştır, şayet tırnak içinde alıp (dedi) sözcüğünü ekleyeceksek, eklersek doğrusu budur. Yani (dedi) demiyorsak ana cümleyi tırnak içinde vermeyeceğiz. (dedi) diyorsak ana cümleyi tırnak içinde vereceğiz. Doğrusu:
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel: “Dilimize sahip çıkmalıyız” dedi.
DİL YANLIŞLIKLARIMIZ ARTIYOR
Sokakta, caddede, evde, işyerinde, otobüste, kısacası toplumumuzun her kesiminde, yaşadığımız her yerde konuşuyoruz, Türkçe konuşuyoruz üstelik.
Yaptığımız dil yanlışlıklarının sayısında azalma olması beklenirken, artışların karşımıza çıkması, hepimizi üzüyor.
Tespit ettiğimiz yanlışlıklardan bazıları daha şöyle efendim:
1- Çeşitli basın-yayın organlarında yazılarım yer alıyor... şeklinde bir cümleyle sıklıkla karşılaşırız.. Doğrusu: Çeşitli basın-yayın organında yazılarım yer alıyor, olmalıdır.
2- Bir otelde reception görevlisi.. diye başlayan cümle... Bir otelde resepsiyon görevlisi, desek, Türkçe “resepsiyon” diye kullansak, caminin taşı mı düşer yani?.
3- Türkiye’nin bütün mahalle gazetelerinde.... deneceğine, Türkiye’nin mahalli gazetelerinde, diye ifade edilse doğru olmaz mı?.
4- Zanaatçıların veya resim, heykel sanatlarıyla uğraşanların çalıştığı yer, işlik anlamına gelen “Atölye” kelimesi, inadına ve sıklıkla “Atelye” diye yazılır, söylenir!..
5- İşveren durumunda olduğunu anlatmak için, “benim yanımda çalıştı” biçiminde ifade edilir. Doğrusu: “Yanımda çalıştı” değil midir?.
6- Salı günü, fotoğraf ve resim çektirelim, cümlesindeki “fotoğraf-resim” kelimelerinde farklılık vardır.. Hele “çektirmek” eki gelince, bunlardan “fotoğraf” kelimesinin tercih edilmesi gerekmez mi?.
7- Yağmur yağıyor. Önünde şemsiye yığını bulunan, köşe başındaki seyyar satıcı: “şemşiyeler, şemşiyeler” diye bağırıyor.. Bunun yanlış olduğunu O’na kim söyleyecek?. “Şemsiyeler, şemsiyeler” diye bağırmasının doğruluğunu kim hatırlatacak?.
8- Şu kısaltmalarda, büyük harfle ifade edilen kısaltmalarda harfler arasına nokta koyarız. Bu yanlış.. Yani: P.T.T - T.B.M.M. diye yazarız. Doğrusu: PTT-TBMM’dir.
9- Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütünü, küme, şeklinde ifade edilen “grup” kelimesi; ay, güneş, yıldız vb. cisimlerinin ufkun altına inmesi, anlamına gelen “gurup”la sık sık karıştırılarak dile getirilir, konuşmalarımız arasında tekrarlanır.
Hatta: “.... Belediyesi Yerel Gündem 21 Sanatçılar Gurubu” şeklinde plaketlere bile işlenir, geçirilir. Burada “Grubu” dense doğru olmaz mı?.
10- Bir sanat etkinliğinde, otobüse binenlerden iki kişi: “Arkada yer yoksa ayakta oturalım” diye konuşuyorlar... Yer yoksa, ayakta kalacaksınız demektir.. Nasıl oturacaksınız acaba?
11- Birkaç fakülte bitirdiğini övünerek söyleyenlerden bazıları; “cenaze kılmak” diye konuşuyorlar.. Kılınan cenaze değil, “cenaze namazı” olmasın?.
12- Sıklıkla yaptığımız, hatta gazetelerdeki - dergilerdeki köşelerimizde tekrarlamaktan çekinmediğimiz, zarf üzerine kaydederken, sık sık tekrarladığımız yanlışlıklardan biri: “Sayın” kelimesinin, nezaket ifade eden kelimenin sadece kişilere hitab ederken kullanılacağı, ama unvanların “sayın” kelimesiyle hitab edilemeyeceği gerçeğidir.
Örneğin:Yrd. Doç. Dr. Şevkiye Kazan... Zarf üzeri yazacağız: Yrd. Doç. Dr. Sayın Şevkiye Kazan, diye kaydedeceğiz... Yani, “Sayın Yrd. Doç. Dr. Şevkiye Kazan” demiyeceğiz.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül... Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yerine, Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül, demeliyiz...
RADYO VE TELEVİZYONLARDAKİ KONUŞMA HATALARI
Medya kuruluşları içerisinde gördüğümüz, radyo ve televizyonlarımızdaki konuşma hataları “dil” yanlışlıkları için yapılan tespitler, sayfalar tutabilir.
Hele şu radyolarımızdaki, “genç” spikerlerin veya spiker veya yapımcı olarak takdim edilenlerin konuşmaları, kural tanımayan tutum ve davranışları, dinleyicileri çileden çıkarıyor.
Bazı yerel radyo ve televizyonlarımızın mikrofon başına, o yöredeki Fakülte veya Yüksek Okul öğrencilerinden bazıları oturtuluyor. Telefonla bağlanan o yöre bayanlarına karşı, “sürtük-kaltak” gibi kelimelerle hitabedilişler gözyumularak yayınların sürdürüldüğü görülüyor.
Bazı “kültür özürlü” lere programlar yaptırılıyor, hitap-takdim şekilleri alt-üst edilerek, bir şımarıklık, bir “ne oldum deliliği” sürüp gidiyor.
Yerel ve ulusal radyo ve televizyonlarımızdaki “dil-Türkçe” yanlışlıkları karşısında üzüntülerimizle başbaşa kalırken, bazı eli kalem tutanlarımız, Ali Erdemli gibi aydınlarımız bu yanlışlıkları sıralayarak, Fethiye’de günlük yayınlanan “Ege” Gazetesinin 06 ve 09 Kasım 2007 tarihli sayılarındaki köşelerinde yer vererek ortaya ilginç tablolar koyarlar. Bizim de ve tespit ettiğimiz yanlışlıklar vardır radyo ve televizyon ekranlarından yansıyan. Ali Erdemli’ye kulak verelim öncelikle:
1- Askerlerin otograjdan uğurlanırken duygusal anlar yaşandı (Kanal F-FRT 26 Kasım 2006): Burada “otogaraj” yerine, “Otogar” desek, “otogar’dan” desek doğru olmaz mı?.
2- Marmaris’teki Cumhuriyet yürüyüşüne yaklaşık 5 bine yakın kişi katıldı (Kanal-F 05.05.2007): Hem yaklaşık, hem yakın demek doğrumu; Yaklaşık 5 bin kişi ya da 5 bine yakın kişi dense doğru olurdu.
3- Nedeni belirlenemeyen sebepten yangın çıktı (Kanal-F, 26 Mayıs 2007): Neden ve sebep aynı anlama gelmiyor mu?. Cevabı bulunamayan yanıttan der gibi efendim.
4- Kurada çıkan şanslı talihliler, kira öder gibi ev sahibi olacaklar (21. yy Tv, 31 Temmuz 2007): Şanslı ve talihli aynı anlama gelmiyor mu?. Düşünelim!..
5- “Çok tesadüf tanıştık” Betül Arkın-eşi Cüneyt Arkın’la tanışmalarını anlatıyor (Kanal-D): Bozuk bir söyleyiş, tesadüfen ya da tesadüf eseri dense doğru olmazmı?.
6- Cumhurbaşkanlığı adaylığına adaylığını koyacak (Müjde FM-Haber): Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyacak, dense doğru olmaz mı?.
7- Yavuz Bey, Beykozlu az önce tahliye oldu. (Azap Yolu Atv): Çok tekrarlanan bir yanlış ‘tahliye’ olmaz, “tahliye” edilir gerçeği, neden görülmüyor?.
8- Ülkesinin ileri ülkeler düzeyine gelmesi için elinden geleni ardına koymadı. (Atv Haber- Ali Kırca- Sakıp Sabancı’dan söz ediyor). “Elinden geleni ardına koymamak” deyimi “yapabileceği bütün kötülükleri yapmak” anlamına geliyor. Oysa haberde anlatılmak istenen Sakıp Sabancı’nın ülkesi için çok çalıştığıdır. “Elinden geleni yaptı” denmesi doğrudur efendim.
9- Balina cesetleri gemiler için tehlike oluşturuyor (Kanal 7): Ceset sözcüğü insan için kullanılır. Hayvan için “leş” denir. Burada “ölü balinalar” denmesi daha doğru olurdu.
10- Hayırlı olsun. Güle güle günlerde kullanın (Kubat, Araba kazanan izleyiciyle telefonda konuşuyor): “İyi günlerde kullanın” denmesi daha doğru olurdu.
11- Havuzlar istenmeyen hastalıklara davetiye çıkarıyor (TRT- 2 Haber Vizyon): İstenen hastalık var mı acaba?.