Prof. Dr. İsa Kayacan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. İsa Kayacan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2016 Çarşamba

“Kerkük Kültür Derneği ile Türk Dünyası Kültür-Sanat Plâtformu” Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci; PROF. DR. İSA KAYACAN “TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET” ÖDÜLLERİNİ AÇIKLADI

PROF. DR. İSA KAYACAN
“TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET”
ÖDÜLLERİ AÇIKLANDI
Anadolu Basını’nın Duayenlerinden, Edebiyat - Kültür ve Sanat öncüsü Prof. Dr. İsa Kayacan, aramızdan ayrılışının ikinci (2.) yıldönümünde anılacak.
Kayacan, kurucu üyesi olduğu “Kerkük Kültür Derneği ile Türk Dünyası Kültür-Sanat Plâtformu” Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci; Basına ve kamuoyuna yaptığı açıklamada: “Unutulmayan dostumuz İsa Kayacan’ı unutmadık ve unutmayacağız. Sadece anmakla da kalmayacağız. Bu bağlamda, Dernek yönetim kurulumuz, aldığı bir kararla, bu yıldan itibaren “İsa Kayacan; Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri” verecektir” dedi.
Daha önce duyurulduğu üzere İsa Kayacan’ı Anma Programı ve “Ödül Töreni”, 15 Ekim 2016 Cumartesi günü saat 14 00 de İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) Genel Merkez binasında yapılacaktır.
BU YILIN ÖDÜL SAHİPLERİ:
Küzeci, bu yılın ödül sahiplerini de açıkladı. Buna göre:
1.Kayacan’ın sağlığında geniş kapsamlı bir araştırma yaparak, “Destanlaşan Köylü İsa Kayacan” adlı eseri yazan: Mustafa CEYLAN,
2.Kayacan’ın kurduğu Ece Haber Ajansı’nı yürüten, Kayacan’la ilgili web sitelerini kuran ve yöneten, O’nun çalışmalarını, eser ve hizmetlerini bütün dünyaya yayan, duyuran ve bu misyonunu aralıksız sürdüren; Yakın dostu, gazeteci-yazar: Mustafa Nevruz SINACI,
3.Başta Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere tüm Türk dünyasına İsa Kayacan’ın çalışmalarının duyurulması, eserleriyle tanıtılmasında yazıları ile ışık tutan bilim insanı, yazar:  Prof. Dr. Tamilla ALİYEVA (Azerbaycan),
4.Görev yaptığı Gazete ve Dergilerde, İsa Kayacan ve önerdiği arkadaşlarının yazılarına kucak açan; Yeni Gazeteci, Şair ve Yazarların yetişmesine ve gelişmesine önderlik eden kadim Kayacan dostu: Gazeteci Ahmet TEKEŞ

29 Ağustos 2016 Pazartesi

“Tigranizm Hocalı`da” & TÜRK DÜNYASININ USTA KALEMİ ELUCA ATALI’DAN DEV ESER!

[SWE-TURK29 AĞU 20160 COMMENT]
Ömrünü Türk Dünyasına adamış bir yazar, araştırmacı ve Tarihci.Can Azerbaycan’dan orta Asyaya Türkiyeden avrupaya yazdığı eserler ile kendini kanıtlamış, aldığı ödüller ve yazdığı kitaplarla Türk dünyasının gurur olan Eluca ATALI son eseri  “Tigranizm Hocalı`da” adlı dram tütündeki kitabı ile kitapseverler ile buluşuyor!
Eluca Atalı`nın “Tigranizm Hocalı`da” adlı kitabı dram türünde yazılmış, 5 perde 9 kısımdan oluşuyor. Eserde ermeni hasleti(soykırımı), onun yüzyıllar boyunca komşuları türklere karşı yaptıkları ihanet ve amansızlık, tarihi olgulara dayanarak akıcı bir tarzda sanat  şeklinde ve uslubunda verilmiş. Kitabın ilk perdesi olan “Tigran sürüldü, tigranizm sürünüyor” da özellikle bizim çağın yani 50-60 lı yıllarında ermenilerin Roma ve Parfiya devletlerinde yaptıkları ihanet ve amansızlığın ilkin tezahürleri canlandırılıyor.
TİGRANİZM HOCALI'DA...
Cani Andronik`in çar Rusya`sı tarafından satın alınıp, hülyasında denizden denize gemi yüzdürerek Türkiye, Nahçıvan, Batı Azerbaycan, Güney Azerbaycan, Karabağ`da yaptığı aklasığmaz vahşetler yüzyılda ileri seviyde edebi çözümünü bulmuştur.
Olayların bu gidişatı tigranizmin yaşadığını ve bir milletin ruhuna hakim olduğunu ispatlıyor. Olaylar XX yüzyılın 70li yıllarında Karabağ`da Azerbaycan`a ait Alban anıtlarının ermeni kilisesi Eçmiedzin tarafından nasıl çalınmasıyla devam eder.
Temeli Tigran tarafından konulan “Büyük Ermenistan” hülyasının gerçekleşmesi için Karabağ`ın ermeniler tarafından benimsenmesi maksadıyla o zamanki SSRİ KP-nın baş katibi Mihail Gorbaçov`un karısı Raisa`ya ermeniler tarafından rüşvet olarak verilmiş pırlanta yüzük orataya çıkar.
Eserin başındaki bölümlerde ise “Büyük Ermenistan” için yaratılmış “Ermeni can vergisi fonduna” her ay ermenilerin gelirlerinin yüzde beşi kadar para yatırılması ve bu vergiyi ödemeyen ermenilerin Azerbaycan`ın Sumgayıt şehrinde evlerindeyken katledilmesi açıklanıyor.
Hocalı soykırımıyla doruğa ulaşan olaylar, Hocalı olayları zamanı meydana gelmiş yüzlerle vahşetten yalnız biri – Hocalı sakini Ferhat`ın ailesinin şahsında tasvir edilir.
O da açıklanır ki, o aileyi gaddarlıkla mahv edenlerden biri Ferhad`ın kendi çocukluk arkadaşı ve kirvesinin oğlu, Hankendi sakini Seyran Ohanyan`dır.
Roma komutanı Tigran`ın ihanet ve amansız hareketlerinin tasvir edildiği sahneler aynı şekilde Xocalı`da devam ettirilir.
Ermeni kimliği ve hasletiyse Serj Sarkisyan`ın Hocalı faciasından sonra yabancı gazetecilere verdiği basın toplantısında inceliğine kadar gösterilir.
Bir nefeste soluksuz okuyacağınız ve kitaplığınızın baş köşesinden ayırmayacağınız Eluca Atalı`nın “Tigranizm Hocalı`da” adlı kitabını aşağıdaki adreslerden edinebilirsiniz:
http://www.dr.com.tr/Kitap/Tigranizm-Hocalida/Eluca-Atali/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000686211

1 Nisan 2016 Cuma

IRAK’TA TÜRK YAYINCILIĞI., Prof. Dr. İsa Kayacan & Dr. Şemsettin Küzeci

IRAK’TA TÜRK YAYINCILIĞI
Prof. Dr. İsa Kayacan
Irak’la ilgili her gelişme, daha doğrusu bu ülkeyle, bu ülkede yaşayan Türkmenlerle ilgili her haber beni ilgilendiriyor.
Merkezi Ankara’da bulunan, Avrasya Yazarlar Birliğiyle, Milli Kütüphane Başkanlığının ortaklaşa düzenlediği, “Irak’ta Türkmen Edebiyatı” konulu toplantı, 9 Şubat 2008 tarihinde Milli Kütüphane Konferans Salonunda gerçekleştirildi.
Ala-el Tayyar Mahshid Ghaznami, Prof. Dr. A. Biran Ervilasun K. Fahir Genç Lütfi Şehsuvaroğlu ve pek çok davetlinin katıldığı, Zeynep Köşker’in sunduğu toplantı, Milli Kütüphane Başkanı Tuncel Acar ve Avrasya Yazarlar Birliği Başkan yardımcısı Ali Akbaş’ın konuşmalarıyla açıldı. Protokol konuşmaları çerçevesinde, Türkmeneli Vakfı Başkanı Fatih Türkcan, Irak Cumhurbaşkanlığı Divanı Müşteşarı Dr. Muzaffer Arslan, Irak’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi Abdullah Tütüncü birer konuşma yaptılar. Şükran belgeleriyle, plaketler verildi.
Kerkük’ten konuk olarak gelen Araştırmacı-Yazar Faruk Faik Köprülü, Ankara’dan Gazeteci-Yazar Şemsettin Küzeci, yine Ankara’dan Araştırmacı-Yazar Dr. Mustafa Ziya, Türkmen edebiyatıyla ilgili tesbitlerini, görüşlerini ortaya koydular. Şemsettin Küzeci “Irak’ta Türk Yayıncılığı” konulu konuşmasında, Irak’ta yayınlanan ilk gazeteden başlayarak dönemler itibariyle genel bir değerlendirme yaptı ve bilgisayar çıkışlı görüşlerini görüntülerle ortaya koydu.
ŞEMSETTİN KÜZECİ
O bir gazeteci-yazar, araştırmacı, eğitimci, TV program yapımcısı ve sunucusu. Medya iletişim alanındaki bilgi ve tecrübeleriyle göz dolduruyor, dikkat çekiyor. Türkmenlerin sorunlarıyla içiçe yaşayan, çözüm yollarının bulunması için gayret gösteren, sarfeden bir kalem erbabı.
IRAK’TA TÜRK YAYINCILIĞI
Şemsettin Küzeci’nin anlatımına göre; Irak’ta ilk gazete 1869 yıllında Mithat Paşa’nın Bağdat’a Vali olarak atanmasıyla yayınlanmaya başlıyor. Bazı kaynaklar, Irak’ta ilk gazetenin Zevra değil, Jurnal Irak gazetesi olduğunu yazıyor. Ama bu yayınla ilgili fazla bilgi yok. Sonra, Musul’da ‘Nemce’ gazetesinden söz ediliyor.
15 Haziran 1869 tarihi, Osmanlı döneminde Irak Basın tarihinin başlangıcı. Aynı zamanda ‘Basın Bayramı’. Zerva gazetesi 48 yıl yayınlanıyor. Son sayısı 11 Mart 1917 tarihini taşıyor.
24 Şubat 1911 tarihinde Kerkük’te yayınlanan ‘Havadis’ Gazetesinin Basra vilayetinde yayını başlatılıyor. Osmanlı döneminde Basra’da toplam 12 ayrı gazete yayınlandığı görülüyor.
Sonra:
— Tezhip, Seda el, Yeni Feyz, Basratul Feyha, El Basriye gazeteleri. Osmanlı döneminde 1869–1917 yılları arasında Irak’ta 51 gazete, 11 derginin yayınlandığı görülüyor. Irak’ta ilk radyo 22 Mart 1932 tarihinde yayınına başlıyor.

1 Aralık 2015 Salı

Bu makale, İsa Kayacan anısına ithaf edilmiştir. "Azerbaycan Türklerinin Mehmet Akif Ersoy Sevgisi"

Azerbaycan Türkleri'nin M. Akif Ersoy Sevgisi
Prof.Dr.Tamilla Abbashanlı Aliyeva
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Sona Çerkez Kuliyeva
Bakı Devlet Üniversitesi, Rus Dili Bölümü, Öğretim Görevlisi
Bu yazı Mehmet Akif Ersoy’u çok seven, yazılarında hep onu anan, ölmez sanatkarın yoluyla giden Türk Dünyası medyasının güzide yazarlarından biri unutulmaz insan İsa Kayacan’ın anısına ithaf olunur.
      Bildiğimiz gibi, Türkiye’nin istiklal şairi Mehmet Akif Ersoy bütün Türk dünyasında olduğu gibi, Azerbaycan’da çok sevilir ve eserleri her kesin diller ezberidir.  Bunu kanıtı olarak Azerbaycan Milli Elmler Akademiyası Ord.Prof.Ziya Bünyadov’un adını taşıyan Doğuşünaslık Enstitüsünün  İlmi Şurasının kararı ile Bakı’da yayımlanmış Mehmet Akif Ersoy’un Yaratıcılığında İçtimai Problemlerin Bedii Tecessümü kitabını göstere biliriz. Kitabın yazarı Kafkas Üniversitesinin Öğretim Üyesi Doç.Dr.Seriyye Gündoğdu’dur. Seriye Hanım Azerbaycan’da Türk edebiyatının tanınmasında, tebliğinde büyük emeği olan bilim insanlarından biridir.  Kitabın ilmi editörleri Prof.Dr.Gövher Bahşeliyeva, Dr.Elmira Memmedova’dır, kitab hakkında ilmi fikirleri Prof.Dr.Aydın Abıyev, Prof.Dr.Asger Rasulov, Prof.Dr.Penah Halilov yazmışlar.
       S.Gündogdu kitabın ilk sayfalarında Mehmet Akif hakkında şöyle yazmıştır: “Mehmet Akif Türk gençliğine, vatanı canı kadar sevenlere, aydınlara eserleri ile ciddi etki göstermiştir. Buna göre de şairin şöhreti Türkiye sınırlarını aşarak Türk halkları arasında büyük nüfuz kazanmıştır.”
      Kitaba Azerbaycan’ın çok ünlü Türkologları  Prof.Dr.Gövher Bahşeliyeva ve Prof.Dr.Aydın Abıyev ön öz yazmışlar.  Gövher Hanım genç bilim insanı araştırmacı Seriyye Gündogdu’nun  konu üzerinde titizlikle çalıştığını, Türk Dünyasının önde gelen şairlerinden olan Mehmet Akif Ersoy’un azatlığın, özgürlüğün sesi olduğunu dile getirmiştir. Aynı zamanda şunu da demiş ki, bu eser Mehmet Akif şahsiyetine sonsuz sevgi ile yazılmıştır, bu sevgi sadece eser müellifinin değil, bütün Azerbaycan Türklerinin şaire olan sevgisidir.
       Mehmet Akif Ersoy hakkında yazılmış bu güzel araştırma hakkında kitabın editörü Prof.Dr.Aydın Abıyev şunları yazmaktadır:  S.Gündogdu  M.Akif Ersoy’un yaşamı ve yaratıcılığı hakkında Azerbaycan edebiyatı tarihinde ve Doğuşünaclık bilim alanında geniş, etraflı araştırma yapmıştır. O, şairin edebi, sosyal ve felsefi idealarını ışıklandırmış, yaşadığı dönemin sosyal problemlerine onun münasebetini aydınlatmaya çalışmıştır.   S.Gündogdu M.A.Ersoy’la ilgili Türkiye ve Türkiye dışında yayımlanmış bol malzemeden , edebiyat ilmi ile uğraşan ünlü bilim insanlarının teorik-estetik eserlerinden istifade etse en fazla dikkatini Mehmet Akif’in eserlerine yöneltilmiştir. O Mehmet Akif Ersoy’un fikir ve düşüncelerinden bol bol istifade etmiştir.
            Prof.Dr.A.Abıyev’in fikrince, S.Gündogdu Mehmet Akif Ersoy hakkında şunları  dikkatimize iletmiştir: M.Akif Ersoy hakkında yazılmış bu değerli eser istiklal şairine ithaf olunsa da geniş anlamda XX. asır Türkiye edebiyatının öğrenilmesinde, Azerbaycan-Türkiye edebi ilişkilerinin gelişmesinde önemli kaynaklardan biri olacaktır. Eserde okurların dikkatine sunulan ilmi fikirler ve söylenilen değerli düşünceler bu kanaate gelmeğe esas vermektedir.
         Bakı’da faaliyet gösteren Kafkas Üniversitesinin Öğretim Üyesi S.Gündoğdu’nun Mehmet Akif Ersoy’un Yaratıcılığında Sosyal Problemlerin Bedii Tecessümü adlı eseri giriş, üç fasıl, sonuç, son söz ve kaynaktan oluşmaktadır.
         Giriş bölümünde yazar eserde değineceği konulardan genel olarak konuşmaktadır: Zengin kültüre malik olan her bir milletin tarihinde ünlü fikir ve sanat adamları olmuştur, Türkiye edebiyatı tarihinde böyle insanlar çoktur. Onlardan biri de vatanı, milleti için canını feda eden azatlık mücahidi şair Mehmet Akif Ersoy’dur. Yazar şairin yaşadığı o dönemin önemli siyasi, içtimaı ve kültürel problemlerini gösteren, karışık bir döneme “şahitlik” eden Safahat eserinden söz açıyor ve der ki, edebiyat teorisi ile ilgili araştırmalar yapan bazı bilim insanları bu eseri o dönemin içtimai siyasi manzarasını dolgunluğu ile gösteren manzum roman adlandırırlar. S.Gündogdu eserinin giriş bölümünde M.Akif’in eserlerini bir bir tahlil ederek onlar hakkında birkaç kelime ile okurlarına bilgi vermiştir.  Şairin kaleme aldığı İstiklal Marşı’ndan konuşurken Türk milletinin birlik be beraberliğinin gayesini, milli mücadelenin ruhunu gösteren eser gibi bizlere takdim ediyor. Müellifin fikrince, M.Akif Ersoy hiçbir eser yazmasaydı bile İstiklal Marşı şiiriyle dünya edebiyatı tarihine altın harflerle yazıla bilirdi. M.Akif’in halkı düşünen fikirleri S.Gündoğdu’nun dikkatini celp etmiştir. O şairin bu fikrini esas alıyor:-Gülden, çiçekten aşktan yazmaktansa halka yol göstermek, yaralarına melhem sürmek lazımdır”. Milletini canı kadar seven şair şahsi dertlerini, duygularını kenara atıp halkının derdine derman olmaya çalışıyor. Araştırmacının fikrine göre, Sovyet kuruluşu çökene kadar M.Akif’in yaratıcılığını incelemek yasak idi. Onun azatlık fikirleri Rusya’nın esareti altında inleyenlerin, Rusya’nın esaretine karşı çıkanların ekmeğine yağ süre bilirdi. Ona göre de Azerbaycan’da M.Akif’in eserleri yasak idi. Hatta Sovyetlerin ilk yıllarında Türkiye’ye gelip M.Akif’in konuşmalarını dinleyenler, bu konuşmaları alkışlayanlar Rus şovinistlerinin eliyle buzlu Sibirya’ya gönderildi, komünist terörünün kurbanı oldular. Bunların içinde azatlık idealarını Mehmet Akif’in eserlerinden alarak yola çıkan Hüseyin Cavit, Ahmet Cavat var idi. S.Gündogdu M.Akif’in Türkiye’nin istiklali ve arazi bütünlüğü uğrunda ölüm dirim savaşında kalemi ve silahı ile ön sıralarda olmasından söz açmaktadır. Şair hem ön, hem de arka cephelerde halkın psikolojisini derinden öğrenmiş, yüzleştiği problemlerin nedenini açık aydın görmüştür. Şair problemlerin hallini İslami ve milli değerlerde görüyordu. Eserlerinin kökünde İslami ve milli değerler olduğu için onun eserleri ve bu eserlerin araştırılması Rusya’da yasaklanmıştı. Hatta şairin kendi memleketinde bile ona kötülük yapanlar olmuştur, onu retorik fikirler yayan, sanatkârlık değeri az olan, zayıf eserler yazan idealist şair demiştiler.
          S.Gündogdu M.Akif Ersoy hakkında Türkiye’de yapılan araştırmalardan da söz açmaktadır. İlk araştırma eseri şairin sağlığında ışık yüzü görmüştür, bu eser Süleyman Nazif’in “M.Akif – şairin zatı ve eserleri hakkında bazı malumat ve tahkikat” eseridir. Böylece, sıra ile o biri eserlerinin de ismini çekiyor ve birkaç cümle isle eserin içeriğini anlatmaktadır. Örneğin, yazar-şair Orhan Seyfi Orhon’un Mehmet Akif’in hayatı ve eserleri adlanan eseri 1937 yılında İstanbul’da Cumhuriyet matbaasında basılmış, şairi seven okurlara takdim edilmiştir.
         S.Gündogdu bir önemli meseleyi de dikkatimize ulaştırmıştır. Yazıyor ki, Sovyetler Birliği döneminde ciddi anti-Türk rejimine bakmayarak Azerbaycan’ın bilim insanları hayatlarını tehlikeye atarak M.Akif hakkında değerli eserler ortaya koymuşlardır. O insanlardan bir kaçının ismini söylemek makbule geçer. Örneğin; Ord.Prof.H.Araslı, Prof.Dr.P.Halilov, Prof.Dr. A.Abıyev, Prof.Dr.A.Nebiyev, Prof.Dr.K.Paşayev, Prof.Dr.V.Arzumanlı, Prof.Dr.A.Musayeva,, Prof.Dr.E.Cafer, Prof.Dr.C.Nagıyeva, Prof.Dr.A.Babayev vs. isimlerini söylemek mümkündür. 2005 yılında Türkiyeli yazar A.Tüylü Mehmet Akif’de Sosyal Problemler adlı eserini Azerbaycan Türkçesine çevirerek Bakı’da yayımlamıştır.
      M.Akif hakkında bu değerli eserin Birinci Faslı Edebi-İçtimai Muhit ve Mehmet Akif Ersoy adlanmaktadır. Eser müellifinin fikrince, Mehmet Akif’i daha iyi anlamak için onun yaşadığı döneme gitmek lazımdır. Bu fasılda yazar küçük başlıklara yer vermiştir. Örneğin Şairin hayatı, Edebi-İçtimaı Muhiti; bir de Şairin Yaratıcılığı.
          İlk küçük başlık altında verilen malumatta şairin hayatının en ince detayları ile tanış oluyoruz. Şairin annesi, babası yaşamı, ilk eğitimi vs.
               S.Gündoğdu’nun M.Akif’in yaratıcılığından söz açarken onun eline kalem alıp ilk eserlerini yazmasından konuşmuş ve demiş ki, şair ilk şiirlerini 17 veya 18 yaşlarında kaleme almıştır. Edirne’de baytarlık müfettişi olarak işe başladığında ilk gazellerini yazmıştır. Şairin ölümünden sonra yapılmış araştırmalarda yazılır ki, onun birçok şiirleri Safahat’a salınmamıştır.  Araştırmacı S.Gündogdu’nun yazdıklarından belli oluyor ki, Mehmet Akif ilk şiirlerini yazarken Bağdadi Ruhi’den etkilenmiş, Fars şairleri Sadi ve Hafiz’in, Türk şiirinin önde gelen isimlerinden olan Muallim Naci ve Abdulhak Hamit’in yaratıcılığına özel bir ilgi göstermiş, özel ve dini duyguları ifade eden şiirler yazmıştır. Yazar M.Akif şiirinin halk arasında bu kadar sevilmesini şöyle dile getirmektedir:  “M.Akif azim ve metanet sahibi, korku bilmeyen, oldukça mütevazi bir insan idi. Kendisini göze sokmayı bilmezdi, sözü ve ameli aynı idi. Yalanı sevmezdi, yalancılara karşı mücadele ederdi. Onun bu karakterini Safahat eserindeki Asim şiirinde görmekteyiz:
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım.
-Boğamazsın ki,
Hiç olmazsa yanımdan kovarım…
           Seriye Hanım Safahat’ın birinci cildinin edebiyat âleminde çok ses getirdiğini söylemiş ve bu hakta geniş makale yazan H.Sübhi Tanrıöver’in makalesinden söz açmıştır: “Safahat’ın en büyük değeri bize hasretini çektiğimiz benliğimizi göstermesidir.”.S.Gündogdu Akif’in 1914 yılında Belin’e gedmesinden, o seyahatle ilgili notlarından, Doğu ile Batı hayatının özelliklerini mukayeseli şekilde anlatan “Berlin Hatıraları” eserinden söz açmıştır. Yazar şairin Berlin’den sonra Mısır’a seyahatinden, onun Hz. Muhammet Peygamber’in mezarını ziyaret etmesinden, şairin kaleme aldığından söz açmıştır. Bu bölümün sonunda S.Gündogdu ölmez şairin edebiyat hakkında her dönem için önemli olan fikirlerini dile getirmiştir: “Edebiyat bu gün için içtimaiyatın gözünü açacak, ahlakını süsleyecek, bize edep dersi verecek özellikte olmalıdır. “ Kitabın yazarı M.Akif’in fikirlerine uygun olarak bu cümleleri dile getirmiş ve bununla da “Şairin Yaratıcılığı” bölümünü şöyle toparlamıştır: “Edebiyat “edeb” sözünden geliyor, bir terbiye aracıdır. Millet kendi şairinden çok şey umuyor. Eğer şair milletin derdini dile getirmezse, halkın derdiyle ağlayıp sevinci ile gülmezse böyle şairin yaratıcılık ömrü kısa olur. M.Akif’in bütün Türk Dünyası tarafından sevilmesinin sebebi de onun millet aşkı ile yanıp tutuşması olmuştur.
                S.Gündoğdu’nun eserinin 2’ci bölümü İçtimai Problemlerin Koyuluşu ve Edebi Yönden Araştırılması adlanmaktadır. Seriye Hanım bu bölümü aşağıdaki başlıklar halında vermektedir: 1. Eğitim meseleleri; 2. Cemiyette manevi değerler; 3. Avrupa ve Avrupa “kültürüne” münasebet; 4. Savaş ve milli mücadelenin edebi yönden tahlili;  5. Devletçilik ve Devlet idaresi.
           Yazar şairin eğitim hakkındaki fikirlerinden konuşurken onun dediği ölmez fikirlere müracaat ediyor: “Maarif… Maarif… Bizim için başka bir çare yoktur. Eğer yaşamak iste yirikse her şeyden önce maarife bakmalıyız. Dünya da maarifle, din de maarifle,  ahret de maarifle. Her şey maarifle bağlıdır.  Yazar diyor ki, M.Akif’in altıncı kitabı olan  “Asim” eserinde onun ilme, maarife, irfana verdiği değer göz önündedir:
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.
    Kitap yazarının fikrince şair milli mücadele yıllarında halka hitap ederken, camilerde vaazlar verirken, yazdığı şiir ve makalelerde maarifçiliğin ne kadar önemli olduğundan söz açmıştır. Şaire göre, ilimsiz ve cahil milletin geleceği yoktur.
         Mehmet Akife sevgi ve saygı yazılmış bu kitabın şairin eğitime verdiği değerle bağlı bölümünde önemli meselelere dikkat yetirilmiştir. Örneğin: aile-mektep-çocuk üçlüğü içerisinde geçirilen telim-terbiye meselesi. M.Akif’e göre çocuğu eğitmek küçük yaştan başlamalıdır. Şair cemiyetteki cahilliğin nedenini okulların yetersizliğinde görüyordu. Şair milletin cehaletten kurtulmayın yolunu ilimde ve öğretmende görüyordu. Şaire göre, öğretmen milleti ileriye götüren güçlü bir ordudur. Okulları dikkatten kenarda kalan, öğretmeni zayıflayan, ihtiyaç içinde yaşayan millet uçuruma yuvalanmaktadır. Şair diyor k, okul ve öğretmenlerin vazifesi öğrencilerine ilim vermektir. Kitabın yazarı M.Akif’in eğitim meseleleriyle bağlı fikirlerini ele alırken şairin aydın ve halk fikirlerine de dikkat yetirmiştir. M.Akif’e göre aydın fikirli insanlar halka onun anlaya bileceği şeylerden konuşmalı, onun duygu ve düşüncelerini ezip geçmemelidir. Kitapta şairin bu fikirlerine önem verilmiştir: Bizi kurtaracak yegâne çare maariftir, gerçek ve hakiki maarif. Ülkemize bun u getire bilsek, o zaman kurtuluruz. Maalesef, maarif ülkemize giremedi. Cahil halk yazıp okuyamıyor, yazıp okuyanlar ise ne dünyaya, ne de ahrete yaramayan bir sıra teori ile uğraşmaktadır”.
       Eğitim meselelerinden konuşan M.Akif bu işte komşu ülkelerin tecrübesinden söz açmayı da unutmuyor. Örneğin; Rus milletinden konuşurken onların ne kadar çalışkan olduğunu, Rus aydınlarının halkın menafiyi uğrunda gördükleri işlerden konuşmuştur. M.Akif’in aydın ve halk fikrinden yola çıkan S.Gündogdu burada da M.Akif’in Rus aydın fikirli insanlarından örnek getirdiğini söylemiştir ve onun bu fikrini aşağıdaki gibi özetlemiştir:  “M.Akif’e göre Rus halkının yüzde yetmiş faizi okuma-yazma bilmiyor, ama Rusya’daki aydınlar ısrarla halka taraf yönelmiş, onlarla yakından ilgilenerek sosyal bütünlüğü korumak yönünden halkı bilgilendirmeğe çalışmışlardır. Sonuçta Rus halkında belli bir ilerleyişin oluştuğunu, durumun değerlendirile bilecek bir duruma geldiğini söylemiştir.” M.Akif’in fikrince, ülkesinde aydın fikirli insanlar halkı göz ardı ederek faaliyet gösterir. Onun fikrince, halk için yazılan eserler başa düşülür şekilde yayımlıyor, halkın eğitim alması için istenilen yardım gösterilmiyor, aydınlar toplumun duygularına tercüman olamıyorlardır.
         S.Gündogdu  M.Akif hakkında yazdığı eserinde şairimizin  cemiyetteki manevi değerlere münasebetini bildiren fikirlerine de yer vermiştir. Kitap yazarının fikrince, M.Akif  “Fatih Kürsü” eserinde ahlak, marifet, fazilet konularını daha dolgun, ardıcıl şekilde göstermiştir. M.Akif ahlakın ve faziletin kaynağını dinden görmektedir. M.Akif’e göre, milletleri yaşatan esas amil milli ahlakı besleyen milli ruhtur, eğer ahlak çökerse millet mahıv olur. Şaire göre, cemiyette negatif hallerin çoğalması, cahillerin çoğalması ile ilgilidir.
        Kitap yazarının fikrince, M.Akif cemiyetteki manevi değerlerden konuşsa da kendisi de manevi yönden zengin bir insan olmuştur. Şair vefat eden arkadaşının beş evladını kendi evlatlarından ayırmamış, onları büyütmüştür. Bir de “İstiklal Marşı” için aldığı parayı kimsesiz çocuklar vakfına hediye etmiştir. Bunlar M.Akif’in manevi yönden ne kadar temiz bir insan olduğunu kanıtlamaktadır.
        M.Akif hakkında Azerbaycan’da basılmış bu kitaptan okuyoruz ki, şair cemiyetin temeli olan aile hayatına büyük önem vermiştir. Ona göre, mutluluk ve rahatlık yalnız aile hayatında mevcuttur. S.Gündogdu şairin aile münasebetlerine, kadın hukukuna ithaf olunmuş eserlerinden söz açmaktadır. Kadının dövülmesini, boşanmamı “Emri İlahi” olarak kabul edenlere karşı çıkmakla cemiyeti kurtarmaya çalışan M.Akif kadına yüksek değer vermiştir.
      S.Gündogdu’nun kitabının 2’i faslındaki bölümlerden biri de M.Akif’in Avrupa ve Avrupa “kültürüne” karşı münasebeti adlanır. Seriye Hanım asıl konuya –yani M.Akif’in Avrupa ve Avrupa “kültürüne” karşı münasebeti adlı konuya girmeden önce o dönemin Türkiye’sine kısa bir seyahate çıkıyor ve şunları dile getirmektedir: “Osmanlı İmparatorluğunun zayıflaması Avrupa’yı çok sevindirdi. Bir zamanlar Osmanlı padişahlarını gezdiren atların üzengisini öpmeği kendine şeref bilen Avrupalılar bu gün onun karşısında güçlü biri gibi durmuştur. Osmanlı Padişahının bir işaretinden korkuya düşen Avrupa kralları şimdi Osmanlı’nın zayıfladığını görüp onun iç işlerine müdahile ediyordular. Şimdi Avrupa’nın karşısında güçlü Osmanlı yok idi. “Medeniyet” maskesi altında “Savaş labüttür”, “Güçlü zayıfı ezer”, “Medeni milletler böyle olmalıdır” vs. siyasi sloganlar altında dünyanın dört yanında soykırımlar yapıyordular”. M.Akif Avrupa’nın İslam ülkelerindeki bu zulme karşı “Hakkın Sesleri” adlı kitabında hak sesini yüceltmiştir. Şair Fransızlarla savaşan Almanların çalışmakla uğur kazandığını ve bunun aynı zamanda halkla aydın fikirli insanların sağlam münasebet sonucunda olduğunu dile getirmiştir. S.Gündogdu yazıyor ki, M.Akif ilim ve teknolojiden konuşurken ilkin olarak milli ruha üstünlük vermiştir. Bu hakta o Japonların gördükleri işlere değer vermiştir. Şairin fikrince, Japonlar Batının elim ve teknolojisinden istifade etmişler, fakat taklit etmemişler. Onlar bunu manevi değerlerine esaslanarak ona uygun şekilde hayata geçirmişlerdir. Şair “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı eserinde Japonların uğur kazanmaları ile eşit olarak Türklerin geri kalmalarının nedenini de açıklamıştır.
         S.Gündogdu’nun kitabında M.Akif’in bu günle çok sesleşen bir bölümü de var. Rusya’nın elinin altında inleyen Müslümanların durumu.  Kitabın yazarı şunları söylemektedir: Şair “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı eserinde vaizin dilinden Rusya’yı tasvir etmiştir. Düşünen başlar kesilir, “medeni” Avrupa ise görmemezlikten geliyor. Bütün bunları M.Akif manzum şirinde böyle ifade etmektedir;
O zaman Rusya’da hâkimdi yaman bir tazyik,
Zulmü sevdirmek için var mı ya bir başka tarik?
Düşünen her kafanın mutlak ezilmekti sonu!
Medeni Avrupa bilmem, niye görmezdi bunu?
           Evet, bu mısralar içimizi sızlattı. “Medeni” Avrupa bu gün Müslümanların, Türklerin hem sevinçli, hem kederli günlerine karşı sorumsuz olmaları bizi çok üzdü. Hocalı soykırımı Avrupa’nın umurunda değil, ama Avrupa Ermenilerin olmayan soykırımına “gözyaşı” dökmektedir. Keşke Mehmet Akif yasasaydı ve bunları görseydi…
          M.Akif’e ithaf olunmuş bu kitapta M.Akif’in yaratıcılığında savaş ve milli mücadelenin edebi yönden yansıması da vardır. Şaire göre, Osmanlı toplumunu sosyal çöküşe uğratan faktörlerden biri yoksulluk ve bir de devleti zayıflatan savaşlar idi. Birinci Dünya Savaşı, Balkan Savaşı vs. felaketler şairin şiirlerinde gösterilmiştir. Bildiğimiz gibi, 1914 yılındaki I.Dünya Savaşında Osmanlı Devleti zorla savaşa sürüklenmişti. Bu fırsatı elinden kaçırmayan Rusya Doğu Anadolu’ya hücum ederek orada çok yerleri işgal etti. Batı Devletleri de Rusya’dan geri kalmadılar, onlar da Çanakkale Boğazına girmeğe çalıştılar. 1918 yılında Mondros sözleşmesi ile Osmanlı İmparatorluğu çöktü. O günlerde Prof.Dr.M.Ergin yazıyordu: Kılıcın simgesi şanlı Türk Ordusu adına Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Atatürk, kalemin simgesi ise “Şehitler Destanı”, “Çanakkale Destanı” ile Mehmet Akif idi. S.Gündogdu yazıyor ki, o zorlu günlerde  Mehmet Akif Batıcıları, İslamcıları, Türkçüleri ve bütün aydınları milli birlik uğrunda birleşmeğe çağırıyordu. O günlerde M.Akif o günlerde Osmanlı’nın acı günlerini kaleme alıyordu. Şair yazıyordu ki, Osmanlı yeni ayrılmış balkan devletlerine mağlup olmuş, o günlerde Rumeli adlanan topraklarda yaşayan binlerce Türk’e soykırım yapılmıştı. O günlerde Vardar nehrinin suları kandan kıpkırmızı idi. Dağlar, taşlar “kırmızı ufukların altında her şey kıpkırmızı idi”.
          O günlerde Sırplar, Hırvatlar camileri hayvan ahırına çevirir, binlerle Müslüman Türkünün imzasını taşıyan şah eseri yok ediyordular. Balkanlardaki dehşete sabır edemeyen Mehmet Akif “bu insanlık dramını” yürek ağrısı ile kaleme almıştır.  M.Akif hakkındaki kitabın yazarı S.Gündoğdu XX.asrın başlarında Balkanlarda Türklerin başına getirilen bu olayları XX. Asrın sonlarında Karabağ’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin başına getirilen olaylarla karşılaştırır. Biz de ona cevap olarak diyoruz ki, her zaman M.Akif’in dediği gibi, Batılıların kışkırtmasıyla başlayan bu olaylar Her zaman Türklerin faciasıyla sonuçlanmıştır, her dönemde de Batı bu olayları kenardan sakince seyir etmiş, müdahile etmemiş, bir kelime de söylememiştir.
         M.Akif ise bu olaylara sorumsuz kalmamıştır, yaşasaydı bu gün de kalemini kalbinin kanına batırarak ülkesinin ve Türk Dünyasının derdini dünyaya iletirdi.
         Seriye Hanım Çanakkale müjdesinin alan M.Akif’in sevincini güzel, anlamlı cümlelerle ifade etmiştir. Yazar der ki: “Çanakkale Destanı” eseri bu savaşta şehit ve gazi olan askerlerin hatırasına yüceltilmiş en büyük abide idi:
-Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana iki aguşunu açmış duruyor Peygamber!
              M.Akif hakkında bu değerli eseri yazan S.Gündogdu şairin İstiklal Marşı’ndan söz açarken şunları söylemektedir:-Bu eserde köke bağlılık, birlik, hem fikir olmak, Türk-İslam maneviyatı, vatan, millet, bayrak sevgisi vardır.
        Yazar M.Akif’in devletçilik ve devlet idaresi fikirlerini bir başlık altında toplamıştır. Şairin bu mefhumlar hakkında fikirlerini anlatırken yazar şairin Kuranı Kerim’deki devletçilik ve devlet idaresi hakkındaki fikirlerine istinat etmiştir. Şair devletten konuşurken devlet başçısının en önemli vazifelerinden olan adaletin yerini bulmasından konuşmaktadır. Gündoğdu yazıyor ki,  M.Akif “Asim” mesnevisinde şunları yazmaktadır: Sadece idarenin başında duran insan dürüst olmamalıdır, etrafındaki insanlardan da bunu talep etmelidir. M.Akif’in fikrince, devletin temel görevlerinden biri de vatandaşlarının kanuna uygun davranmaları için şerait yaratması, cemiyete zarar veren şahıslar hakkında gereken hukuki tedbirler görmesidir.
       S.Gündogdu’nun M.Akif hakkında yazdığı eserinin son bölümü M.Akif’in İçtimai-sosyal Konulu Şiirlerinin Sanatkârlık Özellikleri hakkındadır.  Yazar bu fasılda ilk önce şairin şiirlerinin içerik, forma ve türlerinden, İstifade ettiği aruz formalarından, Dil ve üslup özelliklerinden sohbet açmaktadır.
      Seriye Hanım il önce şairin “Sanat cemiyet içindir” fikrine önem vermiş, şairin sözleriyle bu fikri bir daha onaylamıştır: “Cemiyete, insanlara hayır vermeyen sanat yerin dibine batsın”. S.Gündogdu der ki, şair ömür boyu bu düşünce ile yaşamıştır, aynı zamanda şair edebiyatın cemiyetteki rolünü yüksek değerlenmiş, onun etki gücüne inanıyordu. M.Akif’e göre, konunun seçilmesi ve düzgün istifade edilmesiyle beraber fikrin etkili tasviri de yaratıcılığın önemli şartlarından biridir.  Tasvirlerde esas maksat olayı eşyalar aracılığı ile vermektir. Örneğin, dilencinin sefaletini göstermek için o zavallının evindeki bütün çıplaklığı ile merhamet uyandıracak ne kadar eşya varsa onları göstermek daha etkili olacaktır.
     S.Gündogdu’nun fikrince M.Akif eserlerini en çok sevdiği aruz vezninde yazmıştır. M.Akif’in şiirlerinin dil ve üslup özelliklerinden konuşan S.Gündoğdu bu konu ile ilgili şunları yazmaktadır:  M.Akif’in yaratıcılığında Türk dili bütün güzelliği ile öz aksini bulmuştur. M.Akif Türk dilini aruza en mükemmel uygunlaştıran sanatkâr idi. M.Akif dilde sadelik taraftarı idi. İlk şiirlerinde Arap, Fars kelimeleri kullansa da çağdaş şairlerden farklı olarak şiirlerini halk arasında istifade olunan konuşma dilinde kaleme aldığını görmekteyiz. Aynı zamanda M.Akif büyük sevgi ile ömrü boyu sanat felsefesine sadik kalmış, şiirlerinde işlediği bedii ifade vasıtalarının tabii ve gerçekliğe uygun olmasına çalışmıştır. O eserlerinin daha etkili ve güzel olması için bedii ifade vasıtalarından maharetle istifade etmiştir.
       Genç araştırmacı Seriye Gündogdu Türk Dünyasının büyük şairi Mehmet Akif’e sevgi ve saygı ile yazdığı bu eser üzerine çalışırken çok sayıda çeşitli dillerde edebiyattan istifade etmiştir. O Azerbaycan ve Türkiye Türkçesiyle, Rus ve İngiliz dillerinde çok sayıda edebiyattan kaynaklar almıştır. Eserin sonunda M.Akif’in hayat ve faaliyetini aks ettiren resimler de vardır.                                  
            Sonuca gelmeden onu da diyelim ki, Bakı’da faaliyet gösteren Kafkas Üniversitesi 2013 yılının Mayıs ayında Türk Dünyasını Işıklandıranlar: M.Akif Ersoy ve Hüseyin Cavit konulu Uluslararası sempozyum düzenlediler, o sempozyuma dünyanın dört tarafından Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavit sevdalıları gelmişti. Bu sempozyum bir daha kanıtladı ki, Azerbaycan Türklerinin M.Aki’fe dünya boyda sevgisi ve saygısı vardır. Sempozyumun düzenlenmesinde Mehmet Akif Ersoy kitabının yazarı Dr.Seriye Gündoğdu’nun büyük emeği vardır.
                  Eserin “Sonuç” bölümünden sonra “Son Söz Yerine” isimli yazını Dr.Raşit Tahmezoglu yazmıştır. Bilim insanı Mehmet Akif’ten sevgi ile konuşuyor ve bunları dile getirmektedir: Azerbaycan okurları M.Akif’i şimdiye kadar “İstiklal Marşı” şairi gibi tanıyordularsa, Türkoloji’mize kazandırılan bu eser sayesinde Mehmet Akif’e Safahat ışığında bakacak, onu saygı ile anacaklar. Bu sevginin yolu ebediyete kadar uzayacaktır.
          Biz de bu fikirlere ortak olduğumuzu söylüyoruz ve diyoruz ki, öyle eserler Türk dünyasını kaynaştıracak, dünyada yaşayan Türklerin kalbinde Mehmet Akif’e büyük bir sevgi ateşi yakacaktır. Ne kadar ki, Türk Milleti var onun büyük şairi, azatlık mücahidi Mehmet Akif Ersoy da vardır. Artık Mehmet Akif Azerbaycan Türklerinin de evladıdır, o Azerbaycan şairidir.

1 Mayıs 2015 Cuma

SURİYEDE EL- NUSRA ve İSLAM CEPHESİ TERÖRİSTLER TARAFINDAN YAPILAN ALEVİ SOYKIRIMINI LANETLİYORUZ

SURİYE'DE EL- NUSRA ve İSLAM CEPHESİ TERÖRİSTLER TARAFINDAN YAPILAN ALEVİ SOYKIRIMINI LANETLİYORUZ!.. (*)
25. Nisan 2015 tarihinde İdilip ve Halep Kırsalında bulunan Cisr eş-Suğur ve İstibork kentlerine, Uluslarası düzeyde terör örgütleri olarak resmi anlamda kabul edilen,  El- Kaidenin Suriye Kolu olan El- Nusra, İslam Cephesi militanları tarafından yapılan saldırılarda, sırf Alevi oldukları için, aralarında büyük çoğunluğu, kadın, çocuk ve ihtiyarlarında bulunduğu  300 e yakın Suriye yurttaşı, hedef gözetilerek katledilmişlerdir. 
Bu durum, tüm internet sitelerindeki ve bölgeden gelen haberlerlede teyit edilmektedir. Bir grubu, sırf Alevi olduğu için hedef alıp, planlıyarak grup üyelerini katletmek ve bunun  delilerinin olması, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırımı önleme ve cezalandırma sözleşmesi, 2. Maddedeki şıklar uyarınca soykırım suçudur. Bunu planlıyanlar, işleyenler her kim olursa olsun uluslararası Soykırım Sözleşmesine göre, Soykırımın işlendiği ülkede, bu konudaki yetkili bir mahkemede yada uluslararası yetkili bir mahkemede yargılanır ve cezalandırılır.
Soykırım suçunu işleyenlerin, Türkiyedeki,  Serinyolda Eğitilen (Eğit-Donat, BOP projesi çerçevesinde), El Nusra ve İslam Cephesi  teröristleri olduğu belirtilmektedir.  12. 000 tane teröristin Türkiye üzerinden bu bölgeye sırf bu  tıp operasyonlar için gönderildiği iddası ve 28 Nisan 2015 de Suriye Devletininde bizzat Cumhurbaşkanı Esad tarafından, Hükümet ve  Türk Silahlı Kuvvetleri desteğinde bu harekatın yapıldığı bilgisini dünya kamuoyuna açıklaması,  Türkiye açısından durumu iyice vahim hale getirmiştir. Çünkü bu, Uluslararası; insanlık, Savaş ve Soykırım Sözleşmeleri ve Terörizmle mücadele protokollerine  hukukuna göre suçtur ve bedelide ağırdır.
Türkiye Cumhuriyetinin  mevcut Cumhurbaşkanı ve Hükümetinin, Suriye, Mısır  ve Irak bağlamında, bu tip terörist gruplarla ilişkisi olduğu ve desteklediği dünyada yaygın kanıdır. Bu durum,  Turkiyedeki Suriyedeki ve Iraktaki belgelerlede kanıtlanabilir düzeydedir. Türk istihbaratının en son Adanadaki tırlar ve silahlar olayı, Musul Konsolosluğunun basılış ve rehine şekli, Türkiyedeki bu gruplara ait terörist eğitim kampları vs. buna birer örnektir. Türkiye Cumhuriyeti  Hükümetinin, İstihbaratının,  Türkiyedeki sözde yardım kuruluşlarının, mezhepçi bir yaklaşımla bu Terör örgütlerine yardım ettiği, dünya basınında bizzat teröristlerle, Suriye ve Türkiyede, bulundukları yerlerde yapılan  röportajlarlada mevcuttur.
Türkiye Cumhuriyetinin yetkililerinin, bu tip terör örgütlerini desteklemekten vazgeçmeleri bizce elzemdir.  Acilen gerekli sorumluluk gösterilmez  ve tedbirler alınma ise, komşudaki yangının Türkiyeyede sıçraması nın an meselesi olduğu bilinmelidir. Mezhepçilikle bir yere varılamayacağı bilinmelidir. Mevcut iktidarın Mezhepçi yaklaşımları ve gerginlik politikaları Türk Milletinin milli birliği, dirliği ve geleceği için tehlikelidir. Türk Milletinin bu konuda uyanık olması, mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun bir birlerine kenetlenmesi ve Suriyedeki Alevi soykırımını lanetlemesi , bugün her zamandan daha çok önem taşımaktadır. Sorun Türkiyenin bekası sorunudur. Her Türkü bu konuda sorumluluğa çağırmayı bir görev addediyoruz.
 Türkiyede mezhepsel gerginliğin yaşanmaması ve bu tip mezhepçi soykırımcı bir yangının Türkiyeye sıçramaması için, basta her resmi ve garı resmi yetkili olmak üzere, bizzat sorumluluk alanı tüm Türkiyeyi kapsayan, Medya, Aydınlar, Siyasi Partiler, Sendikalar, Kitle örgütlerininde katkilari ile, TSK, MİT, Hükümet ve Polis teşkilatları kendine hızla çeki düzen vermelidir. Terörizme karşı aktif mücadele etmeli, bölge ülkeleriyle yoğun işbirliği ve iç işlerine karışmadan, bu gelişen vahim durumu  hızla çözüme ulaştırmalıdır.
Her halukarda, 25 Nisan 2015 tarihinde Alevi oldukları için bölgede soykırıma tabi tutulan, Cisr eş-Suğur ve İstibork kentlerindeki halka karşı işlenen bu suçlardan dolayı, sınırın Türkiye tarafında veya Suriye tarafındaki tüm bu Soykırıma iştirak edenler, planlıyanlar ve destek verenler, konumları ne olurlarsa olsunlar, uluslararası yetkili bir mahkemede hesap vermek zorundadırlar.
Bunun için biz HTK- Hollanda Türkleri Konseyi olarak, bu Alevi soykırımının suçlularının, belirlenip, yakalanıp,Türkiye Cumhuriyetindeki yetkili bir Mahkemede, Suriyedeki Yetkili bir Mahkemede  veya BM oluşturacağı yetkili bir mahkemede yargılanmalarını, BM Güvenlik Konseyi üyelerinden ve Uluslararası yetkili organlardan acilen ve önemle talep ediyoruz.  Yüce Turk Milletinin evlatlarını  bu konuda cok duyarlı  olmaya, sorumluluğa, mezhep catışmalarına karşı mücadele etmeye ve bu soykırımı  lanetlemeye  davet ediyoruz. Saygılarımızla,
HTK-Hollanda Türkleri Konseyi adına; 
Sefa Yürükel ve Mustafa Cingöz.
(*)Hollanda Türkleri Konseyi-HTK, Lahey, 30.04.2015 - BASIN ACIKLAMASI & Konu: Suriyede Alevi Soykırımı.// [publicize twitter] [publicize facebook] [category duyuru] [tags Basin Açıklaması, El Nusra, İslam Cephesi, Alevi Soykırımı]

2 Ocak 2015 Cuma

"VURUN YÖRÜKLERE", Kudret HARMANDA // 31 Aralık 2014

VURUN YÖRÜKLERE
Kudret HARMANDA 
Türklerle ilgili en eski kayıtlara Çin Devlet arşivlerinde rastlamaktayız.  Bazı bilim adamları, antik Çin yazılarında sözü edilen "Tue'kue" kelimesinin “Türk” demek olduğunu kabul ederler ki, bu bazı batılı bilim insanlarının kasıtlı olarak Türk Tarihini Gök Türklerle başladığı tezini çürütmektedir.(1)  Antik Çin  kayıtlarında Türklerin “Kuzeyde savaşçı ve göçebe kültüre sahip olduğu, M.Ö. 1700 yılları sonrasında kitleler halinde Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasındaki bölgeye yayıldığı” yazılıdır. (2)
Göçebelik (konar göçerlik) Türk Milletinin yazılı tarihinin başından bu yana devam eden, daha dün diyebileceğimiz 1965 yılına kadar da süren bir olgudur. Antik Çin kayıtlarından ve yapılan arkeolojik kazılardan Türklerin göçebe ve savaşçı oldukları, yazlık ve kışlık yerleşim yerleri olduğu, hayvancılık ve avcılıkta çok ileri teknikler geliştirdikleri, bakırdan ve taştan aletler kullandıklarını öğreniyoruz. (3)
Bozkır kültüründe konar göçer (göçebe) ve savaşçı olmak bu kültürün alın yazısıdır. Yazılı tarihte bir devlet olarak ilk kez Büyük Hun İmparatorluğu ile tarih sahnesinde görülen Türk Milleti, devlet sahibi olmasına rağmen “Göçebe Kültürünü” aynen muhafaza etmiştir. Büyük Hun İmparatorluğunun parçalanması ile ortaya çıkan “Kavimler Göçü” esnasında da bu kültürün devam ettiğini görmekteyiz. Karadenizin Kuzeyinde varlık gösteren Uz, Kuman ve Peçenek boylarında da konar–göçer kültürün aynen devam ettiğini görmekteyiz. Yerleşik hayata geçen Hun (Macar), Hazar ve Bulgar Türkleri kısa süre zarfında kültürel olarak benliklerini kaybetmişler, Bulgarlar komşuları Slavlar ile karışarak Türklüklerini unutmuşlardır. (4)
Türk Milletinin tarihi süreçte kurduğu bütün beylik, atabeylik, hanlık, hakanlık, sultanlık ve imparatorluklarda genel olarak konar göçer kültür dediğimiz göçebe kültürü canlı tuttuğunu görmekteyiz. Bu davranış bir yerde cesur ve savaşçı bir millet olan Türklerin daima harbe hazırlıklı olmasını da sağlamıştır.
Yörük terimi ilk defa Osmanlı kayıtlarında, tahrir defterlerinde görülmektedir. Kelime anlamı olarak kabul gören tanımı yürüyen, konar, göçer Türkmen demektir. Hepsi de Türklerin Oğuz boyundan olup, Anadolu, Trakya ve Balkanlarda önemli bir nüfusa sahiptir. Osmanlı devleti Balkanlarda gerçekleştirdiği fetihlerin sonucunda ele geçirdiği toprakların Türkleşmesi için Yörüklerden yararlanmıştır. Özellikle Yörükler ve Türkmenler Balkanlara gönderilmiş, bu toprakların Türkleşmesi için çaba gösterilmiştir. Yörüklerin sade yaşantısı, yerli halka davranışları neticesinde fethedilen yerlerde kısa sürede devlet hakimiyeti tesis edilmiştir. Yörükan Taifesi olarak kayıtlarda rastladığımız Yörükler Osmanlı Devleti için önemli bir asker ve vergi kaynağıdır aynı zamanda.
Osmanlı devleti kendisi için hayati öneme haiz Yörükleri ne hikmetse askerlik ve vergi haricinde pek hatırlamaz. Daha doğrusu hatırlamak dahi istemez. Koskoca Devleti Alî Osman’ın yönetiminde pek çok millete mensup kişiler memuriyet alırken, Yörükleri ve Türkmenleri görememekteyiz. Söğüt’ten kendisini ziyarete gelen Yörükleri “Benim has hemşerilerim, kandaşlarım!” diye karşılayan Sultan II.Abdülhamit’ten çok değil 9 yıl önce Fırka-i İslahiye Ordusu tarafından sözde asayiş  adı altında Çukurova’daki Yörüklere nasıl davranıldığı ve iskana zorlandığı tarihlerde acı bir hatıra olarak mevcuttur. Osmanlı padişahları kendilerinin Oğuz’un Kayı boyundan Yörük  olduklarını söylemelerine karşın yaptıkları eylemler ile hiçte bu yönde değildir. Şöyle ki; Osmanlı döneminde göçebeler, yerleşik ahali gibi devletin kayıtlı tebaası durumunda idiler. Bu bakımdan onların yaşadıkları hayat tarzının bir gereği olarak yaylak-kışlak mahalleri arasında hareket halinde olmalarına rağmen başıboş diyebileceğimiz bir hayat tarzına sahip oldukları söylenemez. Konaklamaları için tahsis edilmiş yaylak ve kışlakları arasındaki gidiş gelişleri sırasında bir yerde geçici olarak üç günden fazla konaklayamamaları kanunnamelerde belirtilmiştir.(5) Osmanlı konar göçer Yörüklere sanıldığı gibi çokta merhametli değildir. Yaylaklara giderken veya kışlaklara inerken alınan vergiler bile doğrudan defterdarlık kayıtlarına alınmıştır.
İmparatorluğun son zamanları hep savaşlar ve bunların neticesinde Anadolu’ya tersine göç ile geçmiştir. Sadece Balkanlardan Anadolu’ya tersine göçte 11 milyon Türk yerinden olmuş yada katliamlara maruz kalmıştır. Justin McCarthy, 1821 - 1922 yılları arasında yaklaşık beş buçuk milyon Müslümanın Avrupa'dan sürüldüğünü ve beş milyondan fazlasının öldürüldüğü yada kaçarken hastalık veya açlık sonucu öldüğünü tahmin etmektedir. (6) Burada bahsedilen Müslüman kimliğinin %95 i fütühatla oralara yerleştirilmiş olan Türk unsurlar, yani Yörükler ve Türkmenlerdir. Özellikle Balkanlardan geri dönen bu insanlar yerleştirildikleri yerlerde Avrupai tarımı yerli halka öğretmişler, Aydın Söke, Muğla Dalaman, Burdur Çavdır, Gölhisar, Denizli Acıpayam ve Antalya Aksu gibi yerlerde bataklıkları kurutarak tarıma kazandırmışlardır.
Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi ile Yörüklerin yaşam şekillerinde çok büyük değişiklikler ortaya çıkmıştır. Özellikle genç Cumhuriyetin millet mektepleri  ile Yörük çocuklarının hızla okur yazar kimliğinin öne çıktığını görmekteyiz. Yüzyıllar boyu asli unsuru olduğu devlet tarafından göz ardı edilen Yörükler, sadece dağda çoban, hudutta asker, sırtında heybesi, elinde devesi, bayırda kıl çadırı  ile dağ adamı olmadıklarını, bu devletin de asli unsuru olduklarını göstermişlerdir.
1965 yılına kadar konar göçer yaşam tarzına devam eden Yörüklerin karşısına bu seferde göç yolları üzerinde bilinçsizce hareket edenler, hiçbir kimseye zararı dokunmayan, bilakis geçtikleri yerleri ekonomik olarak canlandıran Yörüklere yerleşik düzende bulunan kişilerce düşmanlıklar yapılmıştır. Oysa Yörükler gittikleri her yerde ekonomiye, tarım ve hayvancılığa katkı sağlamışlardır. Devletin ormanları koruma adına Yörüklerin hayvancılık yaptıkları yerleri kısıtlaması, orman sahalarını yasaklamasının sonuçları bu gün daha iyi görülmektedir. Düne kadar et ihraç eden ülkemiz bu gün et ithal eder duruma gelmiştir. Yörükler yaşam kaynakları olan ormanları korumakta en az devletimiz kadar bilinçli ve hassas davranmışlar, gittikleri yaylaklarında ve kışlaklarında hayvanlarının barınaklarını bile işe yaramayan çalı çırpı tabir edilen ağaç artıklarından yapmışlardır. Neden mi? Çünkü Yörük vatana sahip çıkmanın bir yurttaşlık vazifesi olduğunu daha 5 yaşındayken öğrenirde ondan!  Kadim Türk inancından dolayı  doğayı anası olarak bilir. Onu korumanın millete hizmet olduğunu, millete hizmetin sadece askerlik yapmakla, vergi vermekle olmadığını, vatan toprağında biten her türlü nebatatı korumanında Türklük bilinci ile hareket etmek olduğunu bilir!
1991 yılından itibaren unutulmaya başlanan Yörük kültürünün tekrar canlandırılması ve yaşatılması için Türkiye’nin çeşitli illerinde “Yörük Türkmen Dernekleri” kurulmaya başlanmıştır. Bu derneklerin hepsinin de ortak amacı unutulmaya yüz tutmuş Yörük Türkmen kültürünü hatırlatmak ve yaşatmaktır. Bu yolda özellikle Adana, Antalya, Bilecik, Burdur, Bursa, Eskişehir, Isparta, İzmir, Konya,Kırşehir, Kayseri, Mersin  ve Muğla illeri epey bir mesafe kat etmiş, yaptıkları dernek çalışmaları ile bu kültürün yaşatılması için epey ter dökmüşlerdir. Bu derneklerin her sene yaptıkları “Birlik ve Dayanışma Şölenleri” adeta bayram havasında insanları bir araya getirirken; Türklüğün özü ve hamuru olan Yörük Türkmen kültürünün yaşatılmasında önemli bir yer edinmektedir. Bilecik Söğüt ilçesinde yapılan Ertuğrul Gaziyi Anma Etkinlikleri, Antalya Yörükler Derneğinin Birlik Şöleni, İzmir Yörükler Derneğinin Kültür Şöleni bunlardan sadece bir kaçıdır.
Eski bir Türk atasözü şöyle der; “Börü, kardım toysun dep it bolboyt ! “ ( Kurt, karnım doysun diye it olmaz !) Bunu yazmaktaki amacımız şudur ki, birileri sırf başarılı oldu diye belli bir kesimi yada grubu hedef almak son derece yanlıştır. Bu gün Yörük Türkmen kültürüne hizmet etmek gayesi ile kurulan derneklerin, vakıfların amacı bellidir. Özellikle 1990 larda yükselen Türk gayrı unsurlara karşı gerçek Türk Milliyetçiliğini yaşatmak, unutulmak üzere olan kadim Türk gelenek ve göreneklerini hatırlatmak adına kurulan bu kuruluşların amacı ayrı bir millet yada ırk yaratmak değildir! Ayrı bir dil, ayrı bir bayrak, ayrı bir toprak değil, özü olduğu Türk Milletinin bekası için çalışmak, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin selameti için ter dökmektir.
Şu özellikle akıllara kazınmak zorundadır; Yörüklerden ve Türkmenlerden hain çıkmaz!
Türkün Ulu Başbuğu gazi Mustafa Kemal ATATÜRK daha milli mücadeleye başlarken şu sözü boşuna söylemiyordu: “Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları'na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez!”
Bu milletin geleceği, kültürel mirasının korunması ve gelecek nesillere aktarılmasına, kadim Türk gelenek, görenek ve ananelerinin yaşatılmasına bağlıdır. Bu nedenle Yörüklerin sahip çıktığı milli kültürel mirasın yaşatılması, bunlara sahip çıkılması her Türkün vazifesidir. Sırf birileri memnun olacak diye Yörüklere ve Yörük kültürüne saldırmak, sadece Türk düşmanlarının işine yarar.
O nedenle bir Peçenek Türkü olarak bu yazıyı okuyan sayın okur  son söz şunu diyorum; Yörüklük bu milletin en önemli kültürel değerlerinden birisidir, lütfen yaşatalım!
Siz değerli okurlarıma mutlu bir yeni yıl diler, 2015 yılının ömrünüzdeki en güzel yıllardan birisi olmasını temenni ederim.
31.12.2014 // Kudret HARMANDA
DİPNOTLAR:
1-    Roux, Jean Paul. Türklerin Tarihi, Büyük Okyanus'tan Akdeniz'e iki bin yıl. AD. ISBN 9755060189.
2-    Büyük Larousse, Türkler maddesi, İnterpress-Türkler Ansiklopedisi (İngilizce:The Turks)
3-    Kurot ve Kuyum kurganlarından çıkan buluntular, bu kültür çevresinde yaşayan     insanların at, sığır ve deveyi evcilleştirmiş oldukları, bakırcılığı bildikleri, avcı ve savaşçı bir topluluk oldukları anlaşılmaktadır. (Afanasiyevo Kültürü)
4-    Prof. Dr. Talat Tekin, Tuna Bulgarları ve Dilleri, s. 1, 1987, Ankara
5-    Selahaddin  Çetintürk,  “Osmanlı  İmparatorluğu’nda  Yürük  Sınıfı  ve  Hukuki  Statüleri”, Dil  ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi,11/2, Ankara 1943, s.114
6-    McCarthy, Justin (1995), Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslim 1821-1922     Darwin Pres
[publicize twitter] [publicize facebook] [category araştırma]
[tags ARAŞTIRMA DOSYASI, KUDRET HARMANDA, YÖRÜKLER]

17 Aralık 2014 Çarşamba

Kerkük’ün Türk Kimliği ve Tarihi Gerçekler Ali Kerküklü (Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)

Kerkük’ün Türk Kimliği ve Tarihi Gerçekler
Ali Kerküklü (Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)
 Yıkılmadan Önce Irak Türkmenlerin Simgesi Kerkük Kalesinden Bir görüntü
*** 
Irak, tarih boyunca pek çok medeniyete beşiklik eden bir ülkedir. Örneğin M.Ö. 5000 yıl­la­rın­da Sü­mer­le­rin, 2750’ler­de Akad­lar’ın, 2000 do­lay­la­rın­da Asur­lu­la­rın, 1171 yıl­la­rı­na ka­dar da Ba­bil­li­ler’in yur­du olan Me­zo­po­tam­ya, M.S. Ro­ma­lı­lar ve Sa­sa­ni­le­rin elin­de kal­mış­tır. 7. yy.’da Me­zo­po­tam­ya Müs­lü­man­la­rın akın­la­rı­na sah­ne ol­muş ve 637 yı­lın­da böl­ge­nin ta­ma­mı İslam ida­re­si­ne bağ­lan­mış­tır. Sı­ra­sıy­la Eme­vi Dev­le­ti, Ab­ba­si Dev­le­ti, Selçuk­lu Dev­le­ti, Mu­sul ve Sin­car Ata­bey­li­ği, Er­bil Ata­bey­li­ği, Ce­la­yir­li­ler Dev­le­ti, Ka­ra­ko­yun­lu Dev­le­ti, Ak­ko­yun­lu Dev­le­ti, Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu Irak’ta hü­küm sü­ren dev­let­ler ol­du­lar. Irak I. Dün­ya sa­va­şı­na ka­dar Osman­lı ida­re­sin­de kal­dı.1918 Ka­sım ayın­da böl­ge­nin ta­ma­mı­nı iş­gal eden İn­gil­te­re’nin ne­za­re­tin­de 1921 de Irak dev­le­ti ku­rul­du.
Görülgüğü gibi tarih boyunca böl­ge­de Ker­kük’ü içi­ne alan hiç­bir zaman ne bir Kürt dev­le­ti nede bey­li­ği ku­rul­muştur.
Böl­ge­de Türk­ler ta­ra­fın­dan ku­ru­lan Türk­men dev­let ve bey­lik­le­ri şun­lar­dır:
a. Irak Sel­çuk­lu Dev­le­ti 1118-1194
b. Ata­bey­lik­ler
(1) Mu­sul Ata­bey­li­ği 1127-1233
(2) Er­bil Bey­li­ği 1144-1233
c. İl­han­lı­lar Dev­le­ti 1258 -1339
d. Ce­la­yir­li­ler Dev­le­ti 1339 -1410
e. Ka­ra­ko­yun­lu Dev­le­ti 1411 -1468
f. Ak­ko­yun­lu Dev­le­ti 1468 -1508
Bu dönemden sonra 1918’e kadar Osmanlı İmparatorluğu Irak’ta hüküm sürmüştür. Irak’ta Türk hâkimiyeti 900 yıldan daha fazladır. 400 yılı kesintisizdir. Yani Kürtlerin, Kerkük’ün tarihi bir Kürt kenti olduğu iddiası bir hayal ve safsatadır. Bunu ben söylemiyorum tarih söylüyor.
Irak’ta Türk Kimliğini Yok Etme Politikası
1930'lu yıllardan itibaren Irak hükümetleri tarafından bölgeye yönelik olarak sistematik bir şekilde "Araplaştırma" politikası başladı. Bu politika Saddam Hüseyin'in iktidarı döneminde büyük yoğunluk kazandı. Saddam rejimi, Irak'taki Türklerin merkezi durumunda olan Kerkük'te, "Araplaştırma politikasını büyük bir hızla uygulamaya koydu. Bir tarafta güneyde yaşayan Arapları Kerkük'e yerleştirirken, Kerkük'te yaşayan Türkmenleri de göçe zorladı. Dev­rim Ko­mu­ta Kon­se­yi’nin 29 Ocak 1976 ta­rih ve 41 no’lu ka­ra­rı ile Ker­kük’ün adını Arap­laş­tır­ma po­li­ti­ka­sı gereğince Al-Ta­mim ola­rak de­ğiş­ti­ril­di ve Kerkük’ün en bü­yük Türkmen ilçe­si olan Tuz­hur­ma­tu, Sad­dam’ın do­ğum ye­ri olan Tik­rit’e (Selahaddin’e) bağ­lan­dı.
Saddam Hüseyin'in rejimi 1979 yılında Türkmen liderlerini göz altına alır, ağır işkencelere maruz kalırlar. Bunların arasında, Türkmen Kardaşlık Ocağı'nın uzun yıllar başkanlığını yapmış Emekli Albay Abdullah Abdurrahman ile Bağdat Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Necdet Koçak başta geliyordu. Ayrıca Abdullah Abdurrahman'ın yakın çalışma arkadaşı Dr. Rıza Demirci ve Müteahhit Adil Şerif de tutuklanarak, işkencelere tabi tutulurlar. 16 Ocak 1980’de idam edilirler. Ancak bugüne kadar Dr. Rıza Demirci’nin ne cenazesi teslim edilmiş, ne de idamı doğrulanmıştır. Yıllar boyunca binlerce masum Türkmen, aydın, öğrenci, öğretmen tutuklandı, hapsedildi ve katledildi.
Diktatör Saddam Hüseyin, Kerkük‘ün Türk kimliğini ortadan kaldırmak istedi. 1960'lı yılların başlarına kadar Kerkük nüfusunun %95’i Türk iken, bu rakam sistemli göç hareketleri ile ve Kerkük ilinin sınırlarının daraltılması nedenleriyle 1980’li yıllarda %75’e düştü. Bir­çok yer­le­şim yeri­nin Türk­çe olan ad­la­rı Arap­ça isim­ler ile de­ğiş­ti­rildi­. Ham­za­lı, Be­şir, Belo­va, Tür­ka­lan, Ley­lan, Ömer Men­den, Çar­daklı, Yay­çı, Küm­bet­ler, Karaha­san, Kızılyar, Sa­rı­te­pe, To­pu­zo­va, Yah­ya­ova,Tisin, Kerkük Kalesi ve on­lar­ca Türk­men kö­yü ve yer­le­şim ye­ri yı­kıl­mış ve Türk­menler Irak’ın güne­yi­ne ve farklı illerine sü­rül­müş­tür. İran-Irak sa­va­şı sü­re­sin­ce (1980-1988), va­ta­nı­nı sa­vun­mak için cep­he­le­re ko­şan on­bin­ler­ce Türk­men gözünü kırp­ma­dan vatanı için şe­hit dü­şer­ken, Dev­rim Ko­mu­ta Kon­se­yi’nin 20 Ekim 1981’de 1391 nu­ma­ra­lı ka­rar ile Türk­men­le­rin Gü­ney il­le­ri­ne tehcir edil­me­le­ri ka­rar­laş­tı­rır. 27.09.1984 ta­ri­hin­de ise 1081 nu­ma­ra­lı karar ile Türk­men­le­rin ara­zi­le­ri­nin is­tim­lak edi­le­rek gü­ney­den ge­ti­ri­len Arap­la­ra da­ğı­tıl­ma­sı sağ­lanır. Dikkat edin bu zalim kararlar hangi tarihte alınıyor ? Irak Türkleri savaşta (İran-Irak sa­va­şında) vatanları Irak’ı cephelerde savunurken ve şehit düşerlerken alınıyordu.!!! Böyle utanmaz, ahlaksız, zalim ve insafsızca karalar dünyanın neresinde görülmüştür? Irak devleti ve başındaki diktatör Saddam’ın Türkmenlere yaptıkları, inanın İnsan düşmanına bile yapmaz. Türkmenlerin Suçu neydi ? Petrol yatakları üzerinde doğmak, vatanını sevmek ve Türk soyundan olmaktı.
Türk böl­ge­le­ri­ne Arap­la­rın yer­leş­ti­ril­me­si­ne de­vam edil­di ve bu amaç­la, 1984 ve 1986 yı­lın­da Dev­rim Ko­mu­ta Kon­se­yi­nin al­mış ol­du­ğu ka­rar ile, nü­fus kü­tü­ğü­nü Ker­kük’e nak­le­den ve bu­ra­ya yer­le­şen Arap­la­ra 10.000 Irak di­na­rı (33 bin do­lar) ve be­da­va ar­sa­lar ve­ril­di. Türk­men­le­re gayrimen­kul alım-sa­tı­mı ve res­mi da­ire­ler­de bi­le ara­la­rın­da ana dil­le­ri ile ko­nuş­ma­la­rı ya­sak­lan­dı. Göç et­ti­ri­len Türk­men­le­re hiç­bir taz­mi­nat ödenme­di­ği gi­bi, gön­de­ril­dik­le­ri yer­ler­de ken­di­le­ri­ne ka­la­cak yer da­hi göste­ril­me­miş­tir. Türkmenlerin mülk­le­ri­ne yer­leş­ti­ri­len Arap­la­ra ise Irak devletinden her tür­lü ma­li des­tek sağ­lan­mış, ara­zi ve ko­nut tah­sis edilmiştir. Türk­men­le­re yö­ne­lik her tür­lü zu­lüm, sür­gün, iş­ken­ce ve idam ey­lemle­ri sı­ra­dan ha­le gel­mişti. Bin­ler­ce Türk­men, Irak yö­ne­ti­mi­nin insanlık dı­şı uy­gu­la­ma­la­rı­nın kur­ba­nı ol­muş­ ve bir o ka­da­rı da ka­yıp­ olmuştur.
Türkmenlerin simgesi olan Kerkük Kalesinde oturanların tamamı Türkmen idi ve Kale dört mahalleden oluşmaktaydı: Meydan, Hamam, Ağalık ve Zindan. 1995 yılında Saddam Hüseyin'in talimatıyla kale sakinleri zorla boşaltılır ve 1997'den itibaren 2003'e kadar yüzlerce geleneksel tarihi Türk evleri buldozerlerle yerle bir edilir. Kerkük’te Türkmenlerin bugünkü durumunu en iyi tanıtan şey, tarihi Kerkük Kalesi'nde tanık olduğumuz içler acısı görüntü olsa gerek. Yakın tarihe kadar yüzlerce evi barındıran ve Türkmenlerin yüzyıllar boyunca yaşadıkları kalenin içi bugün dozerlerle yerle bir edilmiş halde duruyor. Sad­dam yö­ne­ti­mi sü­rek­li ola­rak ül­ke­de Türk­men top­lu­mu­nun ya­şa­ma­dı­ğı ve­ya çok az sa­yı­da ol­du­ğu id­di­ası­nı ile­ri sü­re­gel­miş­tir. Yu­ka­rı­da an­la­tı­lan bas­kı­ ve zulümlerin önem­li bir kıs­mı BM İn­san Hak­la­rı ra­por­la­rın­da da yer al­maktadır.
Başlangıçta, Araplaştırma politikası ile Türk kimliğini eritme çabaları, günümüzde, yani ABD'nin Irak'ı işgali ile "Kürtleştirme" politikasına dönüştü. Irak yö­ne­ti­mlerinin Türk­menlere yönelik in­san­lık dı­şı uygulamaları­nın daha beterini bugün Kürtler yapmaktadır. Türkmenler, yağmurdan kurtulduk derken, doluya yakalandılar. 2003 Nisan ayında ABD işgalinin hemen ardından Kürtlerin Kerkük'e girmeleri, Irak'taki bu Türk şehri için sonun başlangıcı olmuştur. Kürtler, şehre girer girmez nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yakıp yıkıp yağmaladılar. Bir anlamda, bunu yaparak, kentin tarihini/hafızasını yok etmek istediler. Bundan sonra, diğer bir deyişle işgalden hemen sonra Kürtler hızla bölgeye/Kerkük'e göç etmeye başladılar (Kerkük’e 700 bin Kürt ithal edildi). Aslında, bu göçler bir anlamda teşvik edildi ve desteklendi. Kürtler, Türkmenlere ve devlete ait arazilere ev yaptılar ve yerleştiler. İşgal güçlerinin göz yummasıyla Kerkük’ün demografik yapısı Kürtler tarafından hızlı bir şekilde değiştirilmeye çalışıldı. Kürtler, sözde Kerkük’ün tarihi bir Kürt kenti olduğunu iddia etmeye başladılar. Yani Yahudilerin, Filistin’de kendilerine ait olmayan toprak talebi gibi. İnsanın aklına şu soru geliyor; “Türkmen şehri Kerkük neden bu kadar önemlidir?“ Bunun cevabını yazımızın devamında bulabilirsiniz. 
Belgelerle Kerkük’ün Kimliği
Kürt­ler, Ker­kük ko­nu­sun­da si­ya­si ça­lış­ma­la­rı­nın ya­nı sı­ra, siyasetçiler ve ya­zar çi­zer­le­ri ile de, böl­ge­nin ya­ni Türk­me­ne­li top­rak­la­rı­nın Kürt böl­ge­si ol­du­ğu, nü­fu­su­nun da Kürt ol­du­ğu id­di­ası­nı yazarlar ve dünyayı yanıltmaya ve kandırmaya çalışırlar. On­lar­ca ya­za­rın eser­le­rin­de ve res­mi dev­let kayıt­la­rın­da­ki mev­cut bil­gi­ler­le Ker­kük’ün Türk, nü­fu­su­nun ço­ğun­lu­ğu­nun Türk, ko­nu­şu­lan di­lin de Türk­çe ol­du­ğu­ belgelenmektedir. Birçok Arap, Türk ve yabancı araştırmacı ve yazarın bu konuyu yani Kerkük'ün bir Türkmen şehri olduğu teyit eden birçok eseri mevcuttur.
Gert­ru­de Bell, 1. Dün­ya Sa­va­şı son­ra­sı­nın Irak’ını kur­muş, sı­nır­la­rı­nı cet­vel­le ken­di­si çiz­miş ve ya­rat­tı­ğı Irak’ın kra­lı­nı bi­le biz­zat ken­di­si ta­yin et­miş bir İn­gi­liz aja­nı­dır. 14 Ağus­tos 1921 ta­ri­hin­de ba­ba­sı­na yaz­dı­ğı mek­tu­bun­da “Re­fe­ran­dum ya­pıl­dı ve Kral Fay­sal oy bir­li­ği ile se­çil­di, ama Ker­kük, Kra­lın le­hi­ne oy kul­lan­ma­dı. Ker­kük’ün içi ve il­çe­le­ri Türk­men­ler­den oluş­tu­ğu, ba­zı köy­le­rin ise Kürt­ler­den sa­kin ol­du­ğu­nu yaz­mak­ta­dır.[1] Irak’ın ku­ru­cu­su Gert­ru­de Bell’in mek­tup­la­rın­da Ker­kük’ün Türk­men şeh­ri ol­du­ğu açık bir şe­kil­de ya­zıl­mak­ta­dır.
Kerkük’te İki buçuk sene il danışmanlığını, idari müfettişliğini ve Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin yoğun yaşadığı Süleymaniye de de yıllarca görev yapan C. J. Edmonds Kürtler, Türkler ve Araplar adlı eserinde: “Kerkük’te Belediye gibi şehri ilgilendiren konularla uğraşan Miller (Ingiliz subayı), daha önce de söylediğim gibi Türkçeyi düzgün ve akı­cı bir biçimde konuşmaktaydı ve özellikle Belediye Başkanı Abdulmecid Yakubi ile dostane bir ilişki kurmuş, sık sık kentten ayrılmam gereken dönemlerde iyi bir iş çıkararak mükemmel bir zemin çalışması gerçekleştirmişti. Livanın resmi dilinin Türkçe olarak kalması ve memurların da yerel ahaliden olmasını güvence altına alacak bir bildirimde, bulunmasıydı. Bu formül, Kerkük için kaydedilen büyük bir aşamaydı.[2]
Görüldüğü gibi Kerkük’ün Türk olduğunu ispatlayan bu belge açıkça gösteriyor ki Kerkük’ün resmi dilinin Türkçe kalmasının nedeni, şehrin ahalisinin Türk, dilinin Türk olmasıdır. Kürtlerin dostu, işgalci İngiltere tarafından bile kabul edilmiştir.
İn­gi­liz iş­ga­li sı­ra­sın­da, Kürtlerin Lawrence'i diye tanınan İngiliz istihbarat subayı Binbaşı Edward William Charles No­el, Şeyh Mah­mut Berzenci‘yi Kürtlerin yoğun yaşadığı Sü­ley­ma­ni­ye tem­sil­ci­si ola­rak ata­ma yet­ki­si­ni almış­tı. No­el bu yet­ki­yi he­men kul­lan­mış, an­cak “Ker­kük böl­ge­si Türk­men olup, Türk­çe ko­nuş­tuk­la­rı için, Şeyh Mah­mut’un nü­fuz ala­nın­da ol­ma­yı red­det­miş­ler, bu­nun üze­ri­ne iş­gal kuv­vet­le­ri de bu böl­ge­yi, Ker­kük Böl­ge­si is­miy­le özel bir böl­ge ola­rak ilan et­miş­ti.
Ker­kük’te si­ya­si su­bay ola­rak gö­rev ya­pan bin­ba­şı Step­hen Hemsly Long­rigg “Irak’ın Ye­ni Ta­ri­hin­de Dört Asır” ad­lı ese­rin­de, Türk­men­le­rin yer­le­şim böl­ge­le­ri­ni an­la­ta­rak şöy­le de­mek­te­dir: “Türk­men­le­rin, Te­la­fer’de ve uzun bir çiz­gi ola­rak Mu­sul yo­lun­da De­li Ab­bas’tan Bü­yük zab’a ka­dar uzan­mak­ta­dır. Gü­zel Ker­kük şeh­ri ise son iki asır­da pek de­ğiş­me­miş­tir. Ve bü­yük gü­zer­gah üze­rin­de­ki Türk­men köy­le­ri­nin ko­nu­mu, hat­ta yağ­mu­ra da­ya­lı ta­rım­la uğ­ra­şan çe­şit­li köy­le­rin ko­nu­mu da hiç de­ğiş­me­miş­tir. Türk ka­nı­nın ha­kim ol­du­ğu böl­ge­ler­de, Türk­çe’nin ve Türk ba­riz bir şe­kil­de gö­rül­dü­ğü yer­ler­de, her za­man Türk ağır­lı­ğı gö­rül­müş­tür.”[3]
Long­rigg bu kap­sam­da Ker­kük’ü an­la­tır­ken, ko­nu­şu­lan di­lin Türk­çe olduğu­nu söy­le­mek­te­dir. Bir İn­gi­liz su­ba­yı ola­rak Ker­kük’te gö­rev yap­mış olan Step­hen Hemsly Long­rigg, Ker­kük’ün bir Türk şeh­ri ol­du­ğu­nu söylemek­te­dir, bu Ker­kük’ün bir Türkmen şehri olduğu tes­ci­li de­ğil mi­dir?
İngiliz işgali sırasında Erbil'in siyasi valisi olan W. R. Hay, bölge hakkında yazdığı bir kitapta şöyle demektedir:, “Ker­kük şeh­ri­nin böl­ge­de­ki Türk­le­rin ana mer­ke­zi ol­du­ğu­nu ve sa­vaş­tan ön­ce 30.000 nü­fu­su bu­lun­du­ğu­nu, ayrı­ca ci­var­da bir çok köy hal­kı­nın da Türk­çe ko­nuş­tu­ğu­nu” yaz­ma­ktadır. [4]
Alman araştırmacı Re­in­hard Fisc­her’in Ber­lin üni­ver­si­te­sin­de yük­sek li­sans dip­lo­ma­sı­nı al­mak için sun­du­ğu te­zin ko­nu­su “Irak Türk­men­le­ri”. Irak’ta­ki Türk­men­le­rin en önem­li mer­ke­zi Ker­kük’tür. Ker­kük’ün ro­lü yal­nız önem­li bir kül­tür mer­ke­zi ol­mak­tan zi­ya­de, Türk­men­le­rin en yo­ğun ol­du­ğu şehirdir“.[5)
Fransız araştırmacı ve yazar Chris KUTSCHERA’nın "Kürt Ulusal Hareketi" adlı kitabında:
“Ker­kük’ün çok özel bir sta­tü­sü var­dı. Te­orik ola­rak Irak’a bağ­lıy­dı. Bağdat’la iliş­ki­le­rin­de res­mi dil ola­rak TÜRK­ÇE kul­la­nı­lı­yor­du. Ker­kük, danış­man­la­rı İn­gi­liz olan bir Türk mu­ta­sar­rı­fı (vali) ta­ra­fın­dan yönetiliyordu. İn­gi­liz yet­ki­li­ler (Fay­sal’ın 23 ekim 1922 ta­rih­li ge­nel­ge­si çer­çe­ve­sin­de) Ker­kük eş­ra­fı­nı ken­di böl­ge­le­rin­de bir ku­ru­cu mec­lis se­çi­mi ya­pı­la­ca­ğın­dan ha­ber­dar et­miş­ler­di”.[6]
1890'lı yıllarda Duyun-i Umumiye müfettişi olarak bölgeye ge­len Fransız Vital Cuinet, "Le Turquie î D'Asia" isimli eserinde, Kerkük şeh­rinin nüfusunu 30 bin olarak verir­ken, bu nüfusun 28 bininin Türkmen olduğunu belirtmektedir.[7]
Rus araştırmacı V­la­di­mir F.Mi­norsky “Türk­men­ler; Te­la­fer, Er­bil, Al­tun­köp­rü, Ker­kük, Ta­ze­hur­ma­tu, Ta­vuk, Tuz­hur­ma­tu, Kif­ri ve Ka­ra­te­pe gi­bi şe­hir ve ka­sa­ba­lar­da ve Mu­sul böl­ge­si­nin gü­ne­yin­den ge­çen ta­ri­hi “İpek Yo­lu” de­ni­len yol üze­rin­de­ki böl­ge­de ço­ğun­lu­ğu teş­kil et­mek­te­dir­ler.”[8]
Kerkük katliamı 1959’da Kerkük’te Kürt komünistleri, Kürt askerleri ve KDP peşmergeleri silahsız ve suçsuz Türkmenleri 3 gün 3 gece hünharca katlettiler. Ve bu tarihe “Kerkük Katliamı” olarak geçecektir. Bu olay Amerikan basınında da yankı bulmuştur. Amerikanın tanınmış gazetelerinden The Newyork Times Gazetesi bu konuda haber vermiştir. "Bağdat'ın 150 mil kuzeyinde olan Kerkük'ün çoğunlu­ğu müreffeh Türkmenlerden oluşmaktadır. eyleme, çeşitli silahlarla donatılmış sivil Kürtlerle, ordu ile işbirliği içerisinde olan komünist ağırlıklı Halkın Direniş Grubu (çoğu Kürtlerden oluşuyordu) katılmışlardır.[9]
Kürt asıllı Prof. Dr. Nuri Talabani, Kerkük Bölgesinin Araplaştırılması adlı kitabında, Kerkük’ün 2. tümen komutanı Nazım Tabakçalı’nın Kerkükteki gelişmeleri Bağdat’ta ki Savunma Bakanlığı’nın askeri istihbaratına gönderdiği raporda:
Belge: Kerkük eyaletinin Arap, Hıristiyan (Asuri,Keldani, Ermeni) azınlıklarıyla bir Türkmen ço­ğunluğuna sahip olduğuydu. Kerkük eyaletinde Kürt Eğitim Müdürlüğü kurulması veya girişimi buradaki diğer milliyetler arasında projeye karşı huzursuzluk duyguları uyanmasına yol açacaktır. Ayrıca öğretmenler birliği (Arap milliyetçiler, Baasçılar ve Türkmenlerden oluşan "Ulusal Liste" içinde Öğ­retmenler Birliği seçimlerini kazanan hepsi Türkmen olan grup) bunu bana kamu yararı için bildirdiklerini, ilkeleri Kürt olmayan çoğunluğun yaşadığı bir eyalete asla uyarlanamayacak bir mü­dürlüğün varlığıyla tehdit altına girebilecek ülke geleceği, eği­timin birliği için yaptıklarını da söylediler.[10]
İmzalı
Tümgeneral Nazım el-Tabakçalı
ikinci Tümen Komutanı
Askeri istihbarat Müdürlüğü

Aslı Arap olan ancak Amerika'da yaşayan Said K. Aburish, Saddam hakkında İngilizce kaleme aldığı eserin­de bir gerçeği aydınlatmak istiyor
"Saddam, Kerkük'ü Araplaştırmaya çalışıyordu. Sad­dam Kerkük'ün bir Arap, Kürtler de bir Kürt şehri oldu­ğunu iddia ediyorlardı. Aslında bu şehir ne Arap ne de bir Kürt şehridir. O şüphe götürmez bir Türkmen şehri­dir. Kürtler 1960 yıllarından itibaren planlı bir şekilde Kerkük'e gelmeye ve yerleşmeye başlamışlardır".[11]
Fi­lis­tin­li ya­zar ve araş­tır­ma­cı Ha­nna Ba­ta­tu : “Ker­kük şeh­ri ya­kın ta­ri­he ka­dar ke­li­me­nin tam ma­na­sıy­la bir Türk şeh­ri idi. Kürt­ler bu şeh­re ya­kın köy­ler­den göç et­me­ye baş­la­dı­lar. 1959 yı­lın­da Kürt­ler şeh­rin yak­la­şık üç­te bi­ri­ni oluş­tur­ma­ya baş­la­dı­lar.[12]
Fe­rik El-Mız­hır El-Fi­ravn “Irak’ta­ki azın­lık­lar şöy­le­dir: Sü­ley­ma­ni­ye de Kürt­ler ve Ker­kük’te Türk­ler.[13]
Sey­yar El Ce­mil “Irak’ın ku­ze­yin­de be­lir­li böl­ge­ler­de ya­şa­yan Türk­men­ler Dic­le neh­ri­nin do­ğu­sun­da­ki Ker­kük’te ve neh­rin ba­tı­sın­da­ki Te­la­fer’de yoğun ola­rak ya­şa­mak­ta­dır. Bun­la­rın asıl­la­rı Irak’ta ege­men­lik ku­ran Türkmen Dev­let­le­ri­ne da­yan­mak­ta­dır.[14]
Araş­tır­ma­cı ya­zar Sa­ti Al-His­ri “Irak’ta Ha­tı­ra­la­rım” ad­lı ese­rin­de 1921 yılın­da, o dö­ne­min Eği­tim Ba­kan­lı­ğı baş mü­şa­vi­ri gö­re­vin­de bu­lu­nan İn­gi­liz yüz­ba­şı N.Va­rel ile olan ih­ti­la­fı ve çar­pış­ma­sı­nı, Eği­tim Mü­dü­rü mu­avin­li­ği gö­re­vi­ni red­det­ti­ği­ni açık­lar­ken, Va­rel’in ken­di­si­ne:
“Ker­kük’e git, ora­da Eği­tim Mü­dür­lü­ğü gö­re­vi­ni sa­na ve­re­lim, ora­da Türk­çe ko­nu­şu­lur, sen de Türk­çe bi­li­yor­sun”, de­di­ği­ni ha­tır­la­tı­yor. Va­rel bu önerisi­ni Kra­li­yet Sa­ra­yı Baş­ka­nı Rüs­tem Hay­dar’a da tek­rar­la­mış ve Al-His­ri’den Türk­çe ko­nu­şu­lan Ker­kük’te ya­rar­lı ola­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş­ti.[15]
Bir baş­ka ya­zar, Ab­dul­me­cid Ha­sip Al-Kay­si’ye ba­ka­cak olur­sak, 1 Ha­zi­ran 2000 ta­ri­hin­de Lond­ra’da çı­kan el-Ha­yat ga­ze­te­sin­de Asu­ri­ler ad­lı ki­ta­bı hak­kın­da ya­yın­la­nan bir eleş­ti­ri­ye ver­di­ği ce­vap­ta, ken­di­si­ni ta­nı­tır­ken Irak’ın si­ya­si ta­ri­hiy­le il­gi­len­me­si­nin el­li yı­lı bul­du­ğu­nu ifa­de eden bu yazar, adı ge­çen ki­ta­bın­da Ker­kük’ün bir Türk­men şeh­ri olup, hal­kı­nın Türk ır­kın­dan ol­du­ğu­nu yaz­mak­ta­dır.[16]
Dr. Me­cit Khud­du­ri “Cum­hu­ri­yet Dö­ne­min­de Irak” ad­lı es­rin­de Ker­kük, Altun­köp­rü ve Te­la­fer’e te­mas eder­ken, bu­ra­la­rın Türk­men­ler­ce mes­kun ol­du­ğu­nu ya­zar.[17]
Irak­lı ya­zar Mir Bas­ri “Ye­ni Irak’ın Ede­bi­yat Yıl­dız­la­rı” ad­lı ese­rin­de Irak’ta ge­li­şen ede­bi­yat­tan söz eder­ken, Kürt­le­rin Sü­ley­ma­ni­ye böl­ge­sin­de ede­bi eser­ler ver­me­le­ri­ne kar­şın, Ker­kük’te Türk­men ede­bi­ya­tı­nın yay­gın olduğu­nu ya­za­rak, Fu­zu­li, Faz­li, Ri­zai, Ah­di, Şem­si ve Hü­sey­ni ile baş­la­yan ede­bi­yat akı­mı­nın, sa­de­ce Türk­men ede­bi­ya­tı ile ge­liş­ti­ği­ni ve Hic­ri De­de, Hı­dır Lüt­fü, Na­ci Hür­müz­lü, Meh­met Sa­dık ve Ah­met Fa­iz ile do­ru­ğa çıktığı­nı, Kürt asıl­lı Şeyh Rı­za Ta­la­ba­ni’nin de Türk­çe yaz­mak du­ru­mun­da ol­du­ğu­nu bil­dir­mek­te­dir.[18]
Irak’ın ye­ni ta­ri­hi üze­rine pek ­çok araş­tır­ma­sı ve ese­ri bu­lu­nan Hay­ri Emin Öme­ri de, Irak’ın ye­ni ta­ri­hin­den po­li­tik hi­ka­ye­ler (Arap­ça) , Bağ­dat, 1969, S. 66. Irak tah­tı üze­ri­ne ya­şa­nan tar­tış­ma ve ça­tış­ma­la­rı an­la­tır­ken Kerkük’te ço­ğun­lu­ğun Türk­men ol­du­ğu­nu yaz­mak­ta­dır.
Dr. Fa­zıl Hü­se­yin’in “Mu­sul So­ru­nu” ki­ta­bı­nın 2’nci bas­kı­sı­nın 92’nci sayfasın­da, Er­bil, Ker­kük ve di­ğer Türk­men böl­ge­le­ri hak­kın­da Mil­let­ler Cemi­ye­ti ra­po­run­da şu­nu yaz­mış­tır: “Mil­let­ler Ce­mi­ye­ti ko­mis­yo­nu bu şehir­le­rin sa­kin­le­ri­nin asıl­la­rı­nın Türk ol­duk­la­rı­nı be­lir­te­rek Er­bil’de, Türkler­den beş, ya­rı­sı Türk, ya­rı­sı Kürt olan ve bir de Ya­hu­di ma­hal­le vardır. Ko­mis­yo­nun ifa­de­sin­de, hü­kü­met de­ne­ti­min­de­ tek ga­ze­te basıldığını, bu­ra­da ya­yın­la­nan res­mi fer­man­lar­da Arap­ça ve Türk­çe dillerinin kul­la­nıl­dı­ğı­nı be­lirt­miş­tir. Ker­kük’te bu­lu­nan İn­gi­liz si­ya­si su­ba­yı Arap­ça ve Kürt­çe ko­nuş­ma­yı da­hi bil­mi­yor­du. Yal­nız­ca Türk­çe’yi öğrenmişti. Al­tın­köp­rü ve Tuz­hur­ma­tu ta­ma­men Türk ve­ya Türk­men şehirle­ri­dir. Bun­lar için­de bir­kaç ai­le Ya­hu­di bu­lun­mak­ta­dır. Ka­ra­te­pe %75’i Türk, %22’si Kürt, %3’ü ise Arap­lar­dan oluş­mak­ta­dır. Ta­ze­hur­ma­tu ve Da­kuk ta­ma­men Türk şe­hir­le­ri­dir. Yal­nız çev­re­sin­de­ki köy­ler Kürt­ler­den oluş­mak­ta­dır.”
An­sik­lo­pe­dik bil­gi­le­re baş­vu­ra­cak olur­sak, Camb­rid­ge Üni­ver­si­te­si ya­yı­nı olan “Dün­ya­nın Yö­re­sel Mi­ma­ri­si An­sik­lo­pe­di­si” ad­lı ese­rin Kir­kuk (Ker­kük) mad­de­si, Ker­kük’te ço­ğun­lu­ğun Türk­men ol­du­ğu­nu ve Irak’ta Türk­men nüfu­su­nun 2.5 mil­yo­nun al­tın­da ol­ma­dı­ğı­nı yaz­mak­ta­dır.[19]
Ana Britannica Ansiklopedisi’nin “Ker­kük” mad­de­si­ni J.H. Kra­mers yazmıştır. Kra­mers il­gi­li mad­de­de “Ker­kük’ün 1. Ci­han Har­bi’nden az ev­vel 20.000 ka­dar tah­min edi­len nü­fu­su­nun ha­kim un­su­ru­nu Türk­ler teş­kil ediyor­du” di­ye yaz­mak­ta­dır.[20]
Mic­ro­soft An­sik­lo­pe­di­sin­de ise Ker­kük Irak’ın pet­rol sa­na­yi­si­nin mer­ke­zi­dir. Ak­de­niz’e ham pet­rol ta­şın­ma­sı için pet­rol bo­ru hat­tıy­la bağ­lı­dır. Ker­kük nü­fus ço­ğun­lu­ğu Türk­men­dir. Ay­rı­ca Kürt, Arap, Asu­ri ve Er­me­ni­ler­de bulun­mak­ta­dır.[21]
28 Ekim 1992 ta­rih­li Mey­dan La­ro­us­se’un Tür­ki­ye bas­kı­sı­nın Ker­kük madde­sin­de şu ifa­de­ler yer al­mak­ta­dır: “Ker­kük’te yo­ğun bir Türk topluluğu ile onun ge­liş­tir­di­ği Türk kül­tü­rü var­dır. Şe­hir­de 350 ai­le ka­dar olan Hı­ris­ti­yan­lar da Türk­çe ko­nu­şur ve Türk­çe’yi Sür­ya­ni harf­le­ri ile yazar­lar ve bir bö­lü­mü de Ker­kük Ka­le­si’nde otu­rur­lar.”
Irak’ın ku­ze­yin­de bü­tü­nüy­le Türk­men ka­sa­ba ve köy­le­ri var­dır. Önem­li bir kent olan Ker­kük’te bun­lar­dan bi­ri­dir.[22]
Kerkük konusunda yalan söylemekten çekinmeyen Kürtler, Kerkük'ün aslında Osmanlı arşivlerine göre de Kürt şehri ol­duğunu söylerken, gerçek Osmanlı arşivleri bu konuda tam tersini söylemektedir.
Bel­ge­ler­le do­lu olan bu ki­tap, T.C. Baş­ba­kan­lık Dev­let Ar­şiv­le­ri Ge­nel Müdür­lü­ğü, Os­man­lı Ar­şi­vi Da­ire­si Baş­kan­lı­ğı Nu: 64, “Ka­nu­ni Dev­ri”nde 111 nu­ma­ra­lı Ker­kük’e ait tah­rir def­te­ri­dir, ya­yın ta­ri­hi: 2003.
Tah­rir def­te­ri in­ce­len­di­ğin­de, böl­ge­de ya­şa­yan top­lum­la­rın et­nik kim­lik­le­ri, bağ­lı ol­duk­la­rı aşi­ret­ler ve bu aşi­ret­le­rin kim­li­ği, böl­ge­nin ida­ri ya­pı­sı, nüfu­su, din ve mez­hep­le­ri, va­kıf­lar, top­ra­ğın ya­ni ara­zi­le­rin ta­sar­ruf şek­li ve ki­me ait ol­du­ğu, hay­van­cı­lık hak­kın­da bil­gi­le­rin ya­nı sı­ra 7320 er­kek nü­fu­su­nun bu­lun­du­ğu ve bun­la­rın da % 90’ının TÜRK OL­DU­ĞU GÖRÜLMEK­TE­DİR.
Kürt­le­rin gös­ter­di­ği ve her yer­de ib­raz et­tik­le­ri tek kay­nak­la­rı, Arnavut asıllı Şem­sed­din Sa­mi’nin ver­di­ği bil­gi­lerdir. Şemseddin Sami Türkçeyi öğrenerek kitaplar ve makaleler yazmaya başlamıştır. Semseddin Sami Kerkük’ü hiç görmeden bazı Fransız ansiklopedilerden yararlanarak Kamus-i A’lam’inin Kerkük maddesinde Kürtlerin Kerkük’te çoğunluğu oluşturuyor yazmaktadır. Verdiği bilgilerin bilimsel, gerçekçi ve doğru olduğunu kabul etmemiz gerekirse, Bağdatı’n da bir Türk şehri olduğunu kabul etmemiz gerekir. Çünkü Şemseddin Sami aynı eserinde, Bağdat’ta halk tarafından konuşulan birinci lisanın Türkçe, İkinci derecede ise Arapça olduğunu da tespit ettiğini yazmaktadır
“Bel­ge: ” Dev­let ar­şi­vin­den alın­mış bir dev­let bel­ge­si­dir. Tar­tış­ma gö­tür­mez ger­çek bir bel­ge­dir.
“Mu­sul Vi­lâ­ye­ti-Sal­nâ­me-i Res­mi­ye­si­dir”. 1904 yı­lın­da bun­dan 100 yıl ön­ce ya­zı­lan bu bel­ge, Şem­sed­din Sa­mi’nin yaz­dık­la­rı ile ay­nı ta­rih­le­re rast­lar. İki bel­ge ara­sın­da­ki fark­la­ra ba­kıl­mak su­re­tiy­le bi­lim­sel ola­rak ko­nu­yu iyi de­ğer­len­dir­mek ge­rek­mek­te­dir. Es­ki Türk al­fa­be­si ile ya­zı­lan bel­ge­den ba­zı sa­tır­la­rı oku­ya­lım. S. 212, 213, 214.:
“Ker­kük San­ca­ğı­na da­ir ma­lû­mat:
... Ker­kük şeh­rin­de 26510 İs­lâm ve 432 Kel­da­ni ve 463 Mu­se­vi, bu­na bir mis­li ünas (ka­dın), üç bin­den aşa­ğı ol­ma­yan ya­ban­cı ilâ­ve olu­nur­sa şeh­rin nü­fus mec­mu­ası 57810’a ba­liğ olur. Ker­kük şeh­ri “ka­le” ve “kar­şı ya­ka” ve “kor­ya” nam­la­rı ile üç kıs­ma mün­ka­sim (bö­lün­müş) olup, bu her üç kısımda 14 ma­hal­le var­dır. AHA­Lİ-İ ŞE­HİR: UMU­Mİ­YET­LE TÜRK OLUP TÜRK­ÇE TE­KEL­LÜM EDER­LER. (ko­nu­şur­lar). GU­RA­BA (ya­ban­cı) OLA­RAK BİR MİK­TAR ARAP VE KÜRT İLE KA­LİL’İL (az)- MİK­TAR İRA­Nİ BU­LU­NUR”. Ay­nı yıl­la­ra rast­la­yan, bi­ri res­mi dev­le­te, di­ğe­ri şah­sa ait olan bilgi arasında­ki far­ka ba­kan­lar ve Ker­kük’ü, çev­re­si­ni ya­kın­dan bi­len­ler, tanıyan­lar, ora­da ya­şa­yan­lar, Kürt­le­rin ne ka­dar ta­rih bil­gi­sin­den yok­sun, ha­yal pe­şin­de koş­tuk­la­rı­nı an­la­ya­cak­lar­dır.
Kerkük Kalesini Kürtler mi Yaptı?
Sözde bazı Kürt araş­tırmacı, yazar ve çizerleri Kerkük’ü hayal edilen Kürt devletinin sınırları içine almak için türlü yalan ve uydurma belgelerle insanları yanıltıyorlar. Bu sözde Kürt Araştırmacıları:
"Bu bölgede yaşayan Kürtlerin bağımsız devletleri, imparatorlukları, devletçikleri ve emirlikleri olmuş­tur... Irak kuzeyinin kalesiyle meşhur olan şehri Kerkük'tür”.
Kürtlerin kü­çük ve dağınık beylikler kurduklarını kabul etmek müm­kündür. Ancak, devletler, hatta imparatorluklar kurduk­larını iddia etmenin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Bu devletler ve imparatorluklar ne zaman ve nerede kurulmuş­tur? Adları nedir, hükümdarları kimlerdir? Hiç belli değildir.[23]
Zi­ra ta­rih­siz­ler, ya­pay geç­miş ya­rat­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Kürt siyasitçileri, tarih­çi­le­ri ve ay­dın­la­rı bir da­la tu­tun­mak ve ye­ni bir ta­rih ya­rat­mak istiyorlar, ama ta­ri­hi da­ya­nak­la­rı yok ve id­di­ala­rı­nı da hiç­bir ta­ri­hi kay­nak doğ­ru­la­mı­yor. Ya­pa­bil­dik­le­ri tek şey, baş­ka mil­let­le­rin ta­ri­hi şah­si­yet­le­ri­ni ve kül­tü­rel var­lık­la­rı­nı ken­di­le­ri­ne mal et­me­ye ça­lış­mak. Yarında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucularının Kürtler’in olduğunu söylerlerse kimse şaşmasın.
Yoksa Kerkük Kalesini Kürtler mi Yaptı?!! Kerkük'te diktikleri, tarihi değeri olan bir mimari eserleri var mı? Bir tane yoktur. Ama bu hayalperestler utanmadan Kerkük’ün tarihi ve coğrafi olarak Kürt şehridir derler!
Bir Ortadoğu uzmanı olan David McDowall Mo­dern Kürt Tarihi isimli kitabında diyor ki:
"Az sayıda Kürt, 1958 gibi yakın bir tarihten bu yana daha büyük bir Türkmen nüfusa sahip olmasına rağ­men, bugün bile Kerkük şehrinin kendilerinin olduğunu öne sürecektir"[24]
Ker­kük’ün Türk­men şeh­ri ol­du­ğu­nu gös­te­ren önem­li bel­ge­ler­den bi­ri­si de, Irak li­se­le­rin­de oku­tu­lan ve Mil­li Eği­tim Ba­kan­lı­ğı ta­ra­fın­dan se­çi­len “Irak Coğ­raf­ya­sı”ad­lı ders ki­ta­bın­da Ker­kük nü­fu­su­na da­ir ve­ri­len bil­gi­ler­dir. 1929 ta­ri­hin­de Irak es­ki Baş­ba­ka­nı ve Sa­vun­ma Ba­ka­nı Ge­ne­ral Ta­ha El-Ha­şi­mi ta­ra­fın­dan ya­zı­lan ve Bağ­dat’ta Dar El-Se­lam ya­yı­ne­vin­de ba­sı­lan bu ki­tap; Irak Coğrafyası 1929
Irak Coğrafyası - Lise Okulları
Yazar: Zaim Taha El Haşimi
(Maarif Bakanlığı tarafından Liselerde okutulmasına karar verilmiştir)
Darulselam Matbaası - Bağdat
1929-1348
sayfa : 242
Kerkük Livası
Bu liva Irak`ın kuzeyinde bulunmaktadır. Nüfus yoğunluğu 4:8/km2 (Çemçemal ve Kifri ) ila 16:32/km2 (Kerkük ilçeleri).
1920 yılının verilerine göre bu livanın toplam nüfusu 92.000 kişi, nüfusun çoğunluğu ise Türktür , daha sonra kürt ve arap . Yapılan son sayıma göre Kerkük kazası 59216, Kifri kazası 32789 ve Çemçemal ve Kifri 35054 kişi olarak tespit edildi.
Kerkük: Kerkük şehri Kara Hasan dağının doğu eteklerinde yer almaktadır. Hasa Su ırmağının iki tarafına bölünmüş bir şekildedir. Hasa Su`nun doğu cephesinde kale yer almaktadır. Doğu cephesine kale tarafı, batı cephesinede Korya olarak adlandırılmaktadır. Korya tarafında çok sayıda bağ ve bostan bulunmaktadır. Şehrin kuzeyinde Şaturlu mahallesi yer almaktadır. Konut sayısı yaklaşık 40.000 dir. Evler taş ile yapılmıştır. Son sayımda Kerkük merkezinin toplam nüfusu 32191 olarak tespit edilmiştir. Nüfusun çoğu Türktür . Bağdat -Kerkük demir yolları bu şehirden geçmektedir. Kerkük Irak`ın çok önemli merkezlerinden biridir.
Bu önem­li bel­ge, Ker­kük’ün bir Türk şeh­ri ol­du­ğu­nun Irak res­mi makamların­ca tes­cil edil­di­ği­ni gös­ter­mek­te­dir. Hem de Ker­kük ve ci­va­rı­nın Türk olduğunu belirten bu bel­ge­nin ya­za­rı, o dö­ne­min Irak Baş­ba­ka­nı ve Sa­vun­ma Ba­ka­nı­dır. Ker­kük’ün Türk­men şeh­ri ol­du­ğu­na da­ir en kü­çük bir şüp­he­si olan­la­ra bu bel­ge it­haf olu­nur.
Irak Devletinin resmi belgelerinde bulunan en eski nüfus sayımı olan 1947 nüfus sayımı için yayınlanan resmi kitapçıklarda Kerkük şehrinin o zamanki mahalleleri ve her mahalledeki aile sayısı beyan edilmiştir. Bu mahallelerin isimleri kitapçığın ikinci cildinin 101. Sayfasında şöyle beyan edilmiştir: (1) Sarıkahya, (2) Şaturlu, (3) Begler, (4) İmam Kasım, (5) Bulak, (6) Ahi Hüseyin, (7) Meydan, (8) Ağalık, (9) Hamam Mülim, (10) Hamam Mesihi. Bu resmi belgeye göre Kerkük şehri 1947 yılında isimleri belirtilen 10 adet mahalleden oluşmaktadır. Kürt ve Türkmenlerden oluşan ‘’İmam Kasım’’ mahallesi yer almakta ve Şorca mahallesi de geçen yüz yılın kırkları ve ellilerinde yoktur. Kerkük’te sonradan ihdas edilen ‘’iskan’’ ile ‘’Rahimava’’ Kürt mahalleleri bu listede yer almamıştır.
Listedeki kalan 9 mahallenin hepsi ki bunlar yüz yıllardan beri yerleşim bölgeleridir, Türkmenlerin oturduğu bölgelerdir. Bu bölgelerdeki tüm konutlar, tesisler, mağaza ve dükkânlar, hanlar, hamamlar, kahvehaneler ve camiler de Türkmenlerin mülkiyetinde olduğu yapılardır. Bunun yanında Begler, Sarıkahya ve Şaturlu mahallelerinde belirli sayıda Ermeni ve Süryani aileler de oturuyordu.
1947 yılında ne şimdiki Kürt mahalleleri olan Şorca, Rahimava, İskan, Azadi mahalleleri vardı, ne de sonradan Baas partisi döneminde asimilasyon politikası doğrultusunda Araplar için inşa edilen mahalleler vardı. 1947 yılında bir adet Kürt ya da Arap mahallesi olsa idi, bu durum anılan resmi belgede yerini almış olurdu. Buna bağlı olarak Kürtler hissedilir bir şekilde kentin başka mahallelerine de sızmaya başladılar.
Ker­kük’le il­gi­li bü­tün res­mi bel­ge­ler, açık­ça gös­te­ri­yor ki,1958 yı­lı­na ka­dar Ker­kük’te Kürt­le­rin nü­fus ora­nı ke­sin­lik­le %10’u geç­mi­yor­du. 1957 sayımına göre Kerkük’te mahalleler şunlardır: “Sarıkahya, Mahatta (İstasyon), Tisin, Begler, Şaturlu, Hasa, Elmas, Bulak, Ahi Hüseyin, Çay, Çukur, Piryadi, Avçı, Musalla, Ağalık, Kale Meydan, Hamam Müslim, Yeni Kerkük (Arafa), İmam Kasım, Şorca, Cırıt Meydanı, İmam Abbas, Zeve, Meydan, Hamam Mesihi, Altuncular, Nefçiler, Yeni Tisin, Hamzeli, Bağdat Yolu, Çiniçiler, Helvacılar”. Yal­nız iki ma­hal­le­de Kürt­ler yo­ğun ola­rak yaşıyor­lar­dı: İmam Ka­sım ve Şor­ca, ki Şorca Mahallesi Kırklarda daha kurulmamıştı. Kürt mahallelerinden bir tanesi tamamen Kürt’tür (Şorca); diğeri ise (İmam Kasım) Kürt ve Türkmen karışımından oluşmaktaydı. Kürtlerin yoğun yaşadığı Şor­ca ma­hal­le­sin­de sa­de­ce 126 ha­ne bulunmaktay­dı. Arap­la­rın otur­du­ğu tek bir ma­hal­le var­dı, o da Arap­lar mahal­le­si di­ye bi­li­ni­yor­du. Bir ma­hal­le­de ise (El­mas mahallesi) Hıristiyanlar (Asu­ri, Kel­da­ni, Er­me­ni) ve Türk­men­ler ka­rı­şık hal­de yaşıyorlar­dı. Ker­kük Ka­le­sin­de otu­ran­la­rın ta­ma­mı Türk­men idi ve bu­ra­da dört ma­hal­le bu­lu­nu­yor­du: Mey­dan, Ağa­lık, Zın­dan ve Ha­mam mahalleleridir. Yal­nız ka­le için­de ya­şa­yan Türk­men nü­fu­su, 2 Kürt mahalle­si­nin nü­fu­su­ndan kat kat daha fazladır. İskân ve Rahimava mahalleleri ise 1957 sayımında henüz kurulmamıştı. Bu mahalleler, 1958 devrimi sonrasında gerçekleşen Kürt göçlerinin ardından oluşmuştur.1957 nü­fus sa­yı­mı ise Ker­kük’ün ke­sin ola­rak bir Türk şeh­ri ol­du­ğu­nu göstermek­tey­di. 1970’de Kürt­le­re özerk­lik ve­ril­me­si­ne iliş­kin gö­rüş­me­ler es­na­sın­da Irak Hü­kü­me­ti, 1957 nü­fus sa­yı­mı­na da­ya­na­rak, Ker­kük’ün hüvi­ye­ti­ni be­lir­le­mek is­te­miş­ti ama Mesud Barzani’nin babası Mol­la Mustafa Bar­za­ni Ker­kük’ün de­mog­ra­fik ya­pı­sı­nı çok iyi bil­di­ği için bu is­te­ği ke­sin bir dil ile red­det­miş­ti. Şa­yet Ker­kük ger­çek­ten id­dia et­tik­le­ri gi­bi bir Kürt şeh­ri ol­say­dı red­de­der miy­di? İngiliz Yazar David McDowall A Modern History of The Kurds “Modern Kürt Tarihi”, eserinde şöyle demektedir:
“Molla Mustafa (Barzani) Bağdat hükümetini Kerkük, Hanekin ve Sincar gibi bölgelere Arapları yerleştirmekle suçladı ve Arapları çoğunlukta gösteren nüfus sayımı sonuçlarını kabul etmeyeceğini hükümete bildirdi. Ayrıca üzerinde sahtekarlık yapıldığı için, 1965 yılı nüfus sayımının verilerini de kabul etmedi. Hükümet, Kerkük için 1957 sayım sonuçlarının dikkate alınmasını önerdi; ancak Barzani ise, Kerkük kentinde çoğunluğu hâlâ Türkmenlerin oluşturduğu gerekçesiyle bu öneriyi de reddetti."[25] Bu da Ker­kük’ün bir Türk­men şeh­ri ol­du­ğu­nun iti­ra­fı­dır.
1970’te Irak Devleti Türk­men­le­re kül­tü­rel hak­lar ta­nı­dı.[26] Bu ka­ra­ra göre, Ker­kük’te 124 oku­lun 104’ü, Tuz­hur­ma­tu, Kif­ri, Al­tun­köp­rü ve baş­ka böl­ge­le­rin ezi­ci ço­ğun­lu­ğu da (top­lam 199 okul) Türk­çe öğ­re­ti­mi seç­miş­tir. Yal­nız­ca bu ra­kam­lar bi­le Ker­kük’ün ne ka­dar Türk ol­du­ğu­nun ya­da Kürt ol­du­ğun­dan bir is­pa­tı ola­rak kar­şı­mı­za çık­mak­ta­dır. Bu okul­la­rın isim­le­ri de Türk­çe ol­du. Bun­la­rın bir kıs­mı; Yıl­dız, Ba­ba ­gür­gür, Ay­dın­lık, Ça­lış­kan, Barış, Genç­lik, Uğur, Ak­taş gi­bi öz ­be­ öz Türk­çe isim­ler ta­şı­dı­lar.Türkçe eğitimi yapma kararı alındıktan bir yıl sonra hükümet aynı kararı hiç bilip okulları kapatarak Türkçe ile eğitim yapmayı yasaklamıştır.
Irak’ta­ki Türk var­lı­ğı­nın sem­bo­lü olan Ker­kük üze­rin­de, yıl­lar­dır sür­dü­rü­len bas­kı ve zul­mü her fır­sat­ta di­le ge­ti­ri­yor ve oy­na­nan oyun­la­ra dik­kat çe­kiyo­ruz. Fa­kat son yıl­lar­da, özel­lik­le Kör­fez sa­va­şın­dan be­ri, bu ta­ri­hi Türk şeh­ri üze­rin­de yo­ğun bir pro­pa­gan­da ve ya­yın fa­ali­yet­le­ri­nin yü­rü­tül­dü­ğü göz­len­mek­te­dir.
Ker­kük’te­ki Türk­men hal­kı­nın Irak yö­ne­ti­min­ce yıl­lar­dır plan­lı ve mak­sat­lı şe­kil­de gö­çe zor­lan­ma­sı ger­çe­ği da­hi çar­pı­tıl­mak­ta­dır. Son yıl­lar­da git­tik­çe da­ha da Ker­kük üze­rin­de yo­ğun­la­şan Kürt­leş­tir­me pla­nı­na hiz­met için yayın ya­pan Kürt ya­yın or­gan­la­rı, Saddam rejiminin Ker­kük’te­ki Kürt­le­ri gö­çe zor­la­dı­ğı­nı ya­ya­rak, ko­nu­yu çar­pıt­ma­ya yel­te­ni­yor­lar.
Ker­kük’ün bir Kürt şeh­ri ol­ma­dı­ğı­nı söy­le­yen ve Ker­kük’te­ki et­nik do­ku­da­ki ha­kim ren­gin Türk­men ol­du­ğu­nu kay­de­den Saddam’ın sağ kolu Ta­rık Aziz’nin söz­le­ri­ne dik­ka­ti­ni­zi çek­mek is­ti­yo­ruz. Ker­kük’ün Türk­men karakter­li bir şe­hir ol­du­ğu­nu iti­raf eden Irak’ın ikin­ci ada­mı Ta­rık Aziz’in söz­le­ri­ni, bil­mem bu fa­na­tik ya­zar­lar duy­muş­lar mı­dır, gör­müş­ler mi­dir? Gö­ren- gör­me­yen du­yan-duy­ma­yan her­ke­se bu söz­le­ri ha­tır­lat­mak ye­rin­de ola­cak­tır. Ga­ze­te­ci Ya­zar Ha­mi­de Na’ne, Ta­rık Aziz’e so­ru­yor:
- “Ker­kük’ü Kürt böl­ge­si­ne il­hak et­mek is­ti­yor­lar?
Ta­rık Aziz ce­vap ve­ri­yor:

- Doğ­ru­dur, 70’li yıl­lar­dan be­ri Bağ­dat yö­ne­ti­mi­nin bu ko­nu­da­ki tav­rı bel­li idi: O da Ker­kük’ün özerk Kürt böl­ge­si­nin için­de ol­­ma­ma­sı­dır. Çün­kü Kerkük özerk böl­ge­ye alın­dı­ğı tak­tir­de, pet­rol oyun­la­rı ve ulus­la­ra­ra­sı entri­ka­lar dev­re­ye gi­re­rek, mer­ke­zi yö­ne­tim­den ay­rıl­ma­ya doğ­ru bü­yük bir aşa­ma kay­de­der. Ki bu da ül­ke­nin ulu­sal bir­li­ği­ni ze­de­ler. Bu ba­kım­dan Ker­kük’ün özerk böl­ge dı­şın­da kal­ma­sı ay­rı­lık­çı ha­re­ket ve oyun­la­rı­nı önlemiş ve böl­ge için gü­ven­ce sağ­la­mış olur. Bi­rin­ci Nok­ta: Ta­ri­hi açı­dan Ker­kük, Kürt vi­la­ye­ti de­ğil­dir.
Ker­kük’e git­ti­ği­niz za­man ora­da Türk­men­le­ri, Arap­la­rı ve Kürt­le­ri bulursunuz. An­cak bas­kın kim­lik Türk­men­dir”.
Ta­rık Aziz, “Lider ve Da­va” (Bey­rut, 2000) ad­lı ese­rin 163. say­fa­sın­da Kerkük’ün bir Türk­men şeh­ri ol­du­ğu ve bas­kın kim­likte Türk­men­ olduğu, hem de Ta­rık Aziz ta­ra­fın­dan di­le ge­ti­ril­miş­se, bu­nun ay­rı bir öne­mi ve değe­ri var­dır. Bü­yük bir ka­nıt ni­te­li­ğin­de olan bu iti­raf, sağ­du­yu sa­hi­bi olan bü­tün araş­tır­ma­cı­la­rın dik­ka­ti­ne, vicdanına ve in­sa­fı­na su­nul­mak­ta­dır.[27]
Tarık Aziz’in kerkük hakkındaki bu sözü dikkat çekicidir: "Araplar Endülüs için yıllarca ağladı, Kürtler ise Kerkük için Kıyamete kadar ağlayacaklardır." Yani Kürtler Türkmen şehri Kerkük'e asla sahip olamazlar.Kürtler kendilerine ait olmayan bu kente ısrar ederse, zaten kendi sonlarını da getirmiş olurlar, çünkü Kürtler ateşle oynuyor.
Ker­kük’te ilk mat­baa 1879 yı­lın­da ku­ru­lur ve vilayet matbaasının kurulmasıyla 25 Şubat 1911 yılında ya­yın­la­nan ilk ga­ze­te Türk­çe Ha­va­dis Ga­ze­te­si­dir (Sizce neden bu gazete Kerkük’te başka bir dilde değilde türkçe yayınlanıyor ?). İlk der­gi de Türk­çe Ma­arif Der­gi­si­dir. Kev­keb-i Maarif der­gi­si, Nem­ce (Yıl­dız) Ga­ze­te­si, Te­ced­düd Ga­ze­te­si, Ker­kük Gazete­si (46 se­ne) ve İle­ri Ga­ze­te­si. Bu ga­ze­te­ler ve der­gi­ler Türk­çe yayın­lan­mış­tır. Ga­vur Ba­ğı Ga­ze­te­si, Afak Ga­ze­te­si, Be­şir Ga­ze­te­si ve el-Mü­reb­bi ya­yı­nı ise Türk­çe – Arap­ça ya­yın­lan­mış­tır. Ker­kük’de ga­ze­te ve der­gi ya­yın­la­rı 1974 ta­ri­hi­ne ka­dar sür­müş­tür. Bu ta­rih­ten son­ra Ba­as rejimi, uy­gu­la­ma­ya koy­du­ğu Arap­laş­tır­ma po­li­ti­ka­sı ge­re­ğin­ce yıl­lar­ca Kerkük’te ne bir ya­yın ve ne de bir der­gi ve­ya ga­ze­te ya­yın­lan­mış­tır. Ta­ri­hi bo­yun­ca bir Türk şeh­ri olan Ker­kük’ün, ta­ri­hi ola­rak da Kürt­le­re ait ol­du­ğu ki­mi çev­re­ler­ce id­dia edil­mek­te­dir. Ker­kük’te, Kürt­ler ta­rih­le­rin­de ilk de­fa Şa­fak is­min­de Arap­ça-Kürt­çe bir der­gi ya­yım­la­mış­lar­dır. Lüt­fen ta­ri­he dikkat ede­lim. Bu der­gi­nin ilk sa­yı­sı, 15 Ocak 1958’de ya­yın­lan­mış­tır. Mayıs 1959 ta­rih­li dör­dün­cü sa­yı­sı çık­tık­tan son­ra der­gi­nin ya­yı­mı­na son ve­ril­miş­tir. Bu ay­lık der­gi­nin sa­hi­bi Sü­ley­ma­ni­ye’li Ab­dul­ka­dir Ber­zen­ci, ma­li iş­ler mü­dü­rü yi­ne Sü­ley­ma­ni­ye­li Ali Ba­pir adın­da­ki şa­hıs­lar­dı. Der­gi­nin ida­re­ha­ne­si, sa­hi­bi­nin kal­dı­ğı Ume­ra Ote­lin’in bir ya­tak oda­sıy­dı. Der­gi san­ki baş­ka şe­hir­de çı­kı­yor gi­bi Ker­kük top­lu­mu­nun kül­tür ve edebiyatından hiç söz et­mi­yor­du. Bu yüz­den yer­li halk ta­ra­fın­dan boy­kot edi­len ve rağ­bet gör­me­yen bu der­gi, Sü­ley­ma­ni­ye de “Beh yan” ya­ni Beyan adı al­tın­da sa­de­ce Kürt­çe ola­rak ba­sıl­ma­ya baş­lan­mış­tır.[28]
Ne ga­rip­tir ki, Ker­kük’te Arap­ça-Kürt­çe bir der­gi ya­yın­la­nı­yor, sa­hip­le­ri Kerküklü değil Sü­ley­ma­ni­ye’li yani ithal. İda­re­ha­ne­si kal­dık­la­rı ote­lin ya­tak oda­sı. Şim­di ise Kürt­ler utan­ma­dan, Ker­kük üze­rin­de hak id­dia ede­rek ‘Kürt şeh­ri­dir’ di­ye­bi­li­yor­lar. Yani dağdan gelen bağdakini kovuyor.
Kerkük’ün bir Türkmen şehri olduğu en önem­li can­lı de­lil­ler­den bi­ri de, çok es­ki­den be­ri yan­mak­ta olan eze­li ate­şin adı­nın Ba­ba Gür­gür olu­şu­dur. Bura­sı Ker­kük merkezinden yak­la­şık 15 ki­lo­met­re ku­zey ba­tı­sın­da bu­lu­nan ve için­de sü­rek­li pet­rol gaz­la­rı­nın yan­dı­ğı bir çu­kur­dur. Ba­ba Gür­gür ateşinin çok gür ve gür­ler­ce­si­ne ses­li ya­nı­şı­na öz­gü, Türk­men­ler çok eskiden bu adı uy­gun gör­müş­ler­dir. Bu ad ya­ban­cı­lar ve di­ğer top­lu­luk­lar ta­ra­fın­dan da ay­nen kul­la­nıl­mak­ta­dır. Eğer Türk­men­le­rin dı­şın­da Ker­kük ve çev­re­si­ne Türk­men­ler­den da­ha ön­ce baş­ka bir top­lu­luk yer­leş­miş ise, ne­den ken­di dil­le­rin­de ad­lar kul­lan­ma­mış­lar­dır? Eğer bu top­rak­lar id­dia ettik­le­ri gi­bi çok es­ki­den be­ri Kürt­le­re ait ise, o ka­dar çok ve­rim­li top­rak, me­ra ve su var iken Kürt­ler ne­den dağ­la­rı me­kan seç­miş­ler­dir? Kal­dı ki, Türk­men­ler va­tan ha­li­ne ge­tir­dik­le­ri bu top­rak­lar­da ta­rih içe­ri­sin­de al­tı tane dev­let ve bey­lik kur­muş­lar­dır. Bu böl­ge es­ki uy­gar­lık­la­rın be­şi­ği olmuş­tur. Bu ne­den­le bu­ra­nın es­ki yer­li­si olan Türk­men­le­rin ya­rat­tı­ğı uygar­lı­ğın ka­lı­cı iz­le­ri­ne her adım­da rast­lan­mak­ta­dır.
Bu­na kar­şı­lık böl­ge­de Kürt top­lu­luk­la­rı­na ait bir ta­ne bi­le me­de­ni­yet ese­ri bu­lun­ma­mak­ta­dır. Bu­gün da­hi Irak’ta ya­şa­yan kit­le­ler ara­sın­da kül­tür düze­yi en yük­sek olan top­lu­lu­ğun Türk­men­ler ol­ma­sı id­di­amı­zın bir ispatıdır.
Irak’ın ge­ne­lin­de 1957 yı­lı nü­fus sa­yı­mı­na ka­tıl­ma­la­rı du­yu­ru­su içe­ren Arap­ça bro­şür­ler da­ğı­tı­lır­ken, Ker­kük şeh­ri üze­ri­ne es­ki Türk­çe ya­zı­lı lacivert renk­te bro­şür­ler atıl­mış­tır. Türk­çe bro­şür da­ğı­tıl­ma­sı­nın se­be­bi, 1957 yı­lın­da Ker­kük’te ya­şa­yan hal­kın ezi­ci bir ço­ğun­luk­la Türk­men olması­dır. O gü­nün de­mog­ra­fik ya­pı­sı için­de Ker­kük’te ya­şa­yan kay­da değer bir baş­ka et­nik grup mev­cut ol­say­dı mut­la­ka an­la­ya­bil­me­le­ri için onla­rın dil­le­rin­de de bro­şür­ler ya­yın­la­nır­dı.
Bir top­lu­mun var­lı­ğı­nı is­pat­la­yan bir­kaç un­sur­dan bi­ri ede­bi­yat ve di­ğe­ri mü­zik­tir. Ker­kük’te geç­miş­ten bu­gü­ne ka­dar Türk­men­ler­den Şa­ir Fu­zu­li, Ne­si­mi, De­de Hic­ri gi­bi bir çok ün­lü şa­ir çı­kar­ken bu­gün Ker­kük’te ya­şa­yan di­ğer top­lu­luk­la­ra men­sup bir ta­ne bi­le şa­ir mev­cut de­ğil­dir. Ker­kük Türküle­ri, BBC ve Ame­ri­ka­nın Se­si gi­bi bir çok rad­yo­da ay­nı ad al­tın­da yayın­la­nır­ken ne­den Ker­kük adı al­tın­da di­ğer top­lu­luk­la­rın dil­le­rin­de Türküler ya­yın­lan­ma­mış ve ya­yın­lan­ma­mak­ta­dır. Çün­kü yok­tur ve bu da Ker­kük’ün bir Türk­men şeh­ri ol­du­ğu­nun önem­li bir gös­ter­ge­si­dir.
Neden Kerkük Bu Kadar Önemli ?
Me­sud Bar­za­ni’nin, “Bar­za­ni I” ad­lı ki­ta­bın­da, Ker­kük hak­kın­da­ki görüşleri şöy­le­dir: ” Ker­kük şeh­ri bir çok ne­den­den do­la­yı önem ka­za­nı­yor. Bun­la­rın en önem­li­si de bü­yük bir pet­rol re­zer­vi­ne sa­hip ol­ma­sı­dır (İşte petrol, Türkmen şehri kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesi ile ilgili konunun özüdür, 2003 yılında Irak’ın işgal edilmesinden sonra Kerkük’e 700 bin Kürt ithal edildi). Ay­rı­ca bir eko­no­mik mer­kez ol­ma­sı da öne­mi­ni ar­tı­rı­yor. Ker­kük’te bir Türk azın­lı­ğı­nın bu­lun­du­ğu ger­çe­ği­ni kim­se in­kar ede­mez. Bu bir re­ali­te­dir. Ama bu­nun ya­nın­da Asu­ri azın­lı­ğı da var­dır. Türk­men­le­rin Ker­kük’te ve Ker­kük’e bağ­lı ba­zı il­çe­ler­de ço­ğun­lu­ğu oluş­tur­duk­la­rı­na da­ir söz­le­ri işi­ti­yor ya da oku­yo­ruz. Bu nok­ta­yı tar­tış­mak is­te­mi­yo­rum. Di­ye­lim ki bu id­dia doğ­ru­dur, o za­man Ker­kük’ün Kürt top­rak­la­rın­da yer al­dı­ğı, Türk top­ra­ğı ol­ma­dı­ğı ger­çe­ği açık bir şe­kil­de ka­bul edil­me­li­dir (Kardeşlik ve eşitliğin savunucusu Barzani! Türkmenler istesenizde istemesenizde Kerkük’ü Kürt bölgesine katacağız diyor)”[29]
Aynı kitabın ikinci cildi,s.373’de bakın Mesud Barzani ne kadar demokrat, barışçıl, insancıl, hoşgörülü, halkların onurlu ve özgür bir hayat sürme hakkını inkâr etmeyen birisi oluyor : "Kürt halkı tarihte gelmiş geçmiş sayısız kuşakları boyunca her zaman hoşgörü sahibi ve bütün halklarla kardeşlik duyguları içinde bir arada barış içinde yaşamıştır. Kürt halkı, hiçbir halkın onurlu ve özgür bir hayat sürme hakkını inkâr etmemiştir. Haklar ve görevlerde tam eşitlik ilkesine samimiyetle bağlı kalmıştır. Bu, Barzani'nin düşüncesiydi ve bu düşüncesiyle tanınırdı. Halklar ve gruplar arasında kurulacak en iyi ilişkinin kar­şılıklı saygıya dayalı ilişki olduğuna dair derin inancıyla saygıyla anılmaktadır. Ona göre barış ve istikrarı garanti edecek en ideal yol kardeşlik ve eşitlikti.“ [30]
Allah aşkına hangi kar­şılıklı saygı, kardeşlik, hoşgörü ve eşitlikten bahsediliyor?!! İlk önce Barzani bu hakları Kürt halkına tanımış mı? Ki başka halklara hoşgörülü olsun. Bölgede yaşayan Türkmenler, Araplar, Asuriler, Keldaniler, Süryaniler, Yezidiler, Şebekler ve diğerlerine karşı Kürt grupları tarafından yapılan insan hakları ihlalleri insanın kanını donduracak cinstendir.
Bölgede insan hakları ihlallerini daha iyi anlamak için Asuri bir Hıristiyan büyüğünün bölgede yaşadıklarını bakın nasıl anlatıyor: “(Saddam Hüseyin dönemindeki) totaliter hükümet döneminde baskı altında olmamız anlaşılabilirdi. Şimdi ise, özgür ve demokratik olmamız gerekiyor, ama bu demokrasi bizi öldürüyor”. Bağdat’ki Katolik kilisesi Piskopaslarından Shlemon Warduni "Kim cehenneme inanmıyorsa Irak'taki Hıristiyanları ziyaret etsin". Bu insanlar, zorla göçe zorlanıyor. Ölüm tehtidleri karşısında canını kurtarmaya çalışıyor. Irak’ta yaşayan Yezidiler dini ve kültürel faaliyetlerinin, Kürt siyasi partileri tarafından baskı altında tutuluyor. Kürtlerden ve Araplardan farklı dini inanışlara sahip olduklarını ifade eden Yezidiler, Kürt siyasi partilerinin, milli, dini ve siyasi faaliyetlerine engel olmaya ve Yezidileri zorla Kürtleştirmeye çalışıyorlar. Yezidilerin dini lideri Muaviye bin İsmail el Yezidi (Prens Enver Muaviye İsmail) Kasım 1990 ve Ağustos 1992 yılında yazdığı iki yazıda: “Kürtler"le bir ilgilerinin olmadığını ifade ederek kendilerini şöyle tanıtır: "Türkiye deki halkımız Doğu Anadolu: Diyarbakır, Siirt, Mardin, Şanlıurfa gibi kentlerde ve bu kentlerin çevre köylerinde yaşıyor... Irak’taki Şeyhan, Tilkeyf, Başika, Bazane, Dohuk, Musul, Zaho ve çevreleridir... Biz hepimiz Azda, Yazdan, İzed veya Ahura Mazdâ’nın halkıyız... Asuri ve Yezidiler büyük Asur imparatorluğunun gerçek soylarıdır... Bu duyuru ile, istisnasız Irak’taki tüm Kürt partilerini, özellikle Mesud Barzani ve Celal Talabani’yi tüm uluslararası düzeylerde Yezidileri temsil etmelerini.... durmalarını, Yezidilerin bir Kürt milliyetine ait olduğuna dair asılsız yalanların durdurmalarını ve kendi idari bölgelerine bağlı Sincar ve Şekbari’deki taleplerine son vermeleri için ikaz ederiz...”
Ağustos 2010’da Iraklı Yezidi Emiri Enver Muaviye İsmail ORSAM’a (Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi) verdiği röportajda “Yezidiler üzerinde özellikle 2003 yılındaki işgalden sonra büyük bir baskı kurulduğunu, Yezidilerin siyasal tercihlerini özgürce yapamadıklarını ve dini kimliklerinin etnik kimliğe dönüştürülmek isteniyor. 2003’ten sonra kürtler silah zoru ile bizim bölgelerimizi işgal ettiler. Yezidilerin merkezi hükümetle ilişkilerini tamamıyla kestiler. Tarihi değiştirmeye başladılar. Televizyon, internet, gazete aracılığı ile sahte bir tarih yazmaya başladılar. Burada asıl amaç tabii ki Yezidiler değil, Yezidilerin arazileri idi. Bizim arazilerimize el koyup, kendi bölgelerine bağlamak istediler. Irak’ın haritasına bakarsanız Yezidiler; Türkiye, Suriye, Irak üçgeninde yaşamaktadır. O bölgeleri kontrol ettikleri zaman Suriye ile çok kolay bir şekilde bağlanabileceklerini düşünüyorlar. Karayolu ile Irak’ın Türkiye ile olan bağlantısını kesmeyi amaçlıyorlar. Yezidilerin yaşadığı stratejik bölgeleri kontrol etmek istiyorlar.”
Kürt Yönetimi tarafından bölgede yaşayan Türkmenlere, Araplara, Asurilere, Keldanilere, Süryanilere, Yezidilere, Şebeklere ve diğerlerine karşı uygulanan bu sistemli baskı, sindirme, yıldırma, etnik temizlik ve göçe zorlama politikaları Uluslararası İnsan Hakları Örgütü rapor ve belgelerinde yer almaktadır. Bu rapor ve belgelerde yer alan bilgiler ise insanın kanını donduracak cinstendir. Dış güçlerin Kürtlerle işi bittikten sonra, dünya olup bitenleri tam öğrenme şansına sahip olacaktır. Dış güçler ile Kürtler arasında bal ayı daha bitmedi! Bal ayı bittikten sonra ne mi olacak? 1947,1975, 1988 ve 1991 yıllarındaIrak’lı Kürtler silah sesini duyduklarında yanlış tarafta olduklarını gördüler, ama Kürtler tarihin tekerrür edeceğini hesaba katmazlar ve derste almazlar. İnsanlar hatalarından neden ders almazlar? Ne diyelim; kendi düşen ağlamaz…
1947 yılında Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani Irak ve İran‘ı karıştırdı sonrada Sovyetler Birliği’ne Kaçtı. 20 Temmuz 1958 de Cumhuriyetin ilanından bir hafta sonra genel af ilan edildi. Krallık döneminde gıyabında idam kararı verilen ve Sovyetler Birliğine kaçan Molla Mustafa Barzani, general Abdulkerim Kasım tarafından affedildi. Barzani’nin 11 sene sonra Irak’a dönüşü Kürtleri büyük ölçüde cesaretlendirdi. Kürtler, petrol yatakları ile zengin Kerkük’ü (hedef gösterdiler) kendi bölgeleri arasına katmayı planlamaya başladılar. Hayallerinde düşledikleri devlete ekonomik kaynak sağlamak için, zengin Baba Gürgür petrol yataklarının yer aldığı Kerkük’ü hedef seçtiler. Ancak bu planın karşısında büyük bir engel vardı. Bu da Kerkük’ün tamamiyle Türk şehri olması idi. O tarihlerde Kerkük’te çok az sayıda Kürt nüfusu vardı.[31]
Petrol zengini Kerkük baba Barzani, oğlu Mesud Barzani ve Celal Talabani tarafından Kürtlere hedef gösterildi. Kürtler, Kerkük’ü ele geçirmek için dış güçlerle işbirliği yaptılar, sözde Kürt devletini (ikinci İsrail’i) kurmak ve Kürt milliyetçiliğini tetiklemek için hep Kerkük koz olarak kullanıldı. Şimdi kardeşlikten bahsediliyor? Türkmenler zaten herkesle kardeştir ve hiç kimseye de zararı dokunmamıştır. Kardeş adaletli olur kardeşine haksızlık etmez. Kardeşinin yerine, yurduna ve topraklarına göz dikmez ve kardeşinin hayatını cehenneme çevirmez.
Kerkük olmadan sözde Kürt Devleti (ikinci İsrail’i) kurmak fikri bir anlam ifade etmiyor. Sözde kuracakları devleti yaşatabilmek için bölgenin kalbi tüm hayat damarlarına mutlaka sahip olmak gerekiyor. Bunun bilincinde olan Kürtler, Kerkük’ü ele geçirmek, Kerkük’ü Kürtleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kerkük konusunda planlarını uygulayabilmek için bölgenin ezici bir çoğunlukla hakim unsuru olan Türkmenleri etkisiz hale getirmek gerekliliğinin farkındalar.
Türk­men­le­rin ya­şa­dı­ğı baskı, zu­lüm, göçe zorlama, etnik temizleme, çi­le, kat­li­am ve idam­lar bu petrol yü­zün­den de­ğil mi? Ame­ri­ka’nın 10 bin kilomet­re uzak­tan ge­lip, Kürt­ler­le iş­bir­li­ği ya­pa­rak bu böl­ge­le­ri iş­gal etmesi­nin ne­de­ni de pet­rol de­ğil midir?
Ame­ri­ka­lı ya­zar Khris­ti­na O’Do­nelly “The Hor­se­man” ad­lı ki­ta­bın­da Irak Türklerini ve maruz kaldıkları haksızlıkları şöyle anlatıyor: “Irak’ın üçün­cü mil­li­ye­ti olan Türk­men­ler, Or­ta As­ya’dan 1000 se­ne ön­ce göç edip Mu­sul, Ker­kük ve Er­bil’e yer­leş­miş­ler­dir. Kim­se de bun­la­rın çek­tik­le­ri acı­la­rı hatırla­maz, hak­sız­lı­ğa uğ­ra­yan bu in­san­la­rın ise hiç mi ya­şa­ma­ya hak­la­rı yok? Aca­ba bun­lar ikin­ci sı­nıf in­san­lar mı? Hü­kü­met­ler ise hep ger­çek sayıla­rı­nı sak­la­dı, ki Türk­men­ler ger­çek­te 2 mil­yo­nun üze­rin­de bir nü­fu­sa sa­hip­ti. Allah aş­kı­na bil­mi­yor mu­su­nuz? bun­lar Türk asıl­lı­dır­lar, Tür­ki­ye, es­ki Sovyet­ler Bir­li­ği­nin gü­ne­yin­de ya­şa­yan­lar gi­bi (Azer­bay­can, Özbekistan, Türk­me­nis­tan, Kır­gı­zis­tan, Ka­za­kis­tan). Ba­zı Irak Hü­kü­met­le­ri ta­ra­fın­dan asi­mi­las­yo­na ve yok edil­me­ye ma­ruz kal­mış­lar­dır. Bu top­lu­ma kar­şı Ba­as re­ji­mi ta­ra­fın­dan yo­ğun in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri ya­pıl­mış­tır ( Şimdi de Kürtler daha beterini yapmaktadırlar, Ne yazık ki Türkmenlerin kaderi bu gün bile değişmemiştir). Özel­lik­le öğ­ren­ci ve ay­dın ke­si­mi­ne bas­kı, hapis ve idamlar ya­pıl­mış­tır”.[32]
Irak Türklerinin Nüfus Durumu
Irak'taki nüfus projeksiyonu 1927, 1934, 1947, 1957, 1965, 1977, 1987 ve 1997 yıllarında yapılan sayımlarındaki oranlarla,
Sayım yılı Irak’ın Nüfusu
1927 2.968.000
1934 3.380.000
1947 4.816.000
1957 6.340.000
1965 8.097.000
1977 12.000.497
1987 16.287.319
1997 22.000.000
olarak bulunmuştur. Bu sa­yımlardaki Irak etnik yapısı aşağıdaki şekilde ortaya çıkmıştır.
Arap % 62, Türk % 15, Kürt % 20, Hıristiyan ve diğerleri % 3. Bu oranlara göre, Irak nüfusunu 30.000.000 (otuz milyon) olarak alırsak ve Irak'ta bugüne kadar yapılan bütün sayımlar, yıllık büyüme oranı ve buradaki etnik nüfus dağılımını da göz önüne alırsak tahmini nüfus etnik yapıya göre şöyledir; Arap 22.400.000, Türk 3.000.000, Kürt 4.000.000, Hıristiyan (Asuri ve Keldaniler) ve diğerleri 600.000.
Musul, Kerkük ve Erbil illeri, Diyala ve Selahattin'in bazı ilçe ve köyleri ile Bağdat'ta yaşayan 300.000'den fazla Türk nüfusunun toplamı bize Irak’taki Türk varlığının en düşük rakamla iki buçuk milyonun üzerine olduğunu ispatlamaktadır. [33]
1957'de yapılan nüfus sayımında Irak'ın nüfusu 6.340.000, Türkmen nüfusu da 500 bin olarak bildirilmiştir. 1958 devriminden sonra, Türkmen nüfusu 567 bin olarak verilmiştir. 1958 yılında Bağdat'ta yayımlanan "The Iraqi Revolution 14th July Celebrations Committee" adlı rapora göre de, 1957 sayımında Türkmen nüfusunun 600 bin olduğu ifade edilmiştir. 1965'te Irak Planlama Başkanlığının Sayımlar İdaresince de Türkmen nüfusu 780 bin olarak tahmin edilmiştir. 1965'te İngiltere'de basılan "Britannica" ansiklopedisi de Kerkük şehrini, Arapça ve Kürtçe konuşulsa da aslında bir Türkmen şehri olarak açıklamıştır.
1957 yılı nüfus sayımı esas alınarak yapılan tahminlere göre 1987'deki Türkmen nüfusun 1.6 milyon civarında olacağı tahmin edilmiştir. İngiltere'de yayımlanan Inquiry dergisinin1987 Şubat sayısında da, Irak'taki Türkmen nüfusunun 1.500.000'den fazla olduğu bildirilmektedir.
ABD’de yayımlanan ve saygın kuruluşlardan olan The Washington Institute for Near East Policy (yakın doğu politikası Washington Enistütüsü’nün) 27 Mart 2003 tarihli, 735 numaralı tespit raporuna göre; Belge:”1957 sayımında ki Türkmenlerin kendi varlıklarıyla kayıt yaptırabildikleri son sayımdır, 567 bin Türkmen (6,300,000 olan ülke nüfusunun %9’u) sayımı yapılmıştır. Aynı sayımda Kürtlerin nüfusu 819 bin, yani ülke nüfusunun %13’ü oranında çıkmıştır. ”
1957 sayımında Kerkük’ün konumuna göz atmak gerekirse Bağdat’ta Nüfus genel müdürlüğünce yayımlanan “1957 Genel Sayımı formlar ve kayıt taslakları rehberinin Medeni Sicile geçirilmesi” adlı eserinde, Kerkük’ün çeşitli mahallelerinde yaşayan ailelerin dökümü verilmiştir.
(Emin el-Hilali, Delil İstimarat ve Müsveddat el-Tescil el-âm lilsene 1957 ve irtibatüha bil-Sicilli’l-Medeni.[34]
Bu formlara göre, o tarihte Kerkük şehir merkezinde dağıtılan formların toplamı 22945 olmuştur. O zaman Kerkük’te şu mahalleler vardı. Ve burada ikamet edenlere formlar dağıtılmıştı: Sarıkahya, Mahatta (İstasyon), Tisin, Begler, Şaturlu, Hasa, Elmas, İmam Kasım, Bulak, Ahi Hüseyin, Şorca, Çay, Çukur, Piryadi, Avcı, Musalla, Ağalık, Kale, Meydan, Hamam, Müslim ve Yeni Kerkük (Arafa).
Bu sayımda temel alınan mahalleler arasında bugün Kerkük’te bulunan İskan, Azadi veya Rahimava gibi mahalleler yoktu. Bunlar sonradan Süleymaniye ve Erbil istikametinden göç alarak kurulmuştu. 1947 sayımında Kerkük mahalleleri dökümüne baktığımızda da bugün Kürtlerin çoğunlukta olduğu Şorca Mahallesi bile yoktur. (Emin el-Hilali, Delil İstimarat ve Müsveddat el-Tescil el-âm lilsene 1957 ve irtibatüha bil-Sicilli’l-Medeni.[35]
Çeşitli siyasi gelişmelere bağlı olarak Kerkük ve çevresinin demografik yapısı değiştirilmeye çalışılmıştır. Bunda bölgenin zengin petrol kaynaklarına sahip olması en önemli etken olmuştur. Dün ve bugün emperyalist devletler ile bunların yönlendirdikleri Arap ve Kürt gruplar bölgenin nüfus yapısını Kerkük Türklerinin aleyhine değiştirmek için her yola başvurmuşlardır.
İngilizler bölgeyi işgal ettikten sonra 1919’da yaptıkları nüfus tespitinde vilayet nüfusunu 703.378 olarak vermişlerdir. Bunun 601.893’ü Müslüman (% 85.58), 55.470’i Hıristiyan (% 7.88), 14.835’i Yahudi (% 2.11), 31.180’ de Yezidi (% 4.43) idi. Osmanlı Devleti’nin nüfus sayımlarındaki eksiklikler şüphesiz İngilizlerin tespitlerinde de bulunmaktadır. Fakat, bütün sayımlardaki Müslüman, Gayrimüslim oranlarının bu sayımda da yaklaşık olarak aynı olduğu (% 85.58 Müslüman, % 14.42 Gayrimüslim) görülmektedir.
İngilizler, bu aşamada henüz Türk taleplerini ciddi bir tehdit olarak değerlendirmedikleri için bu oranları aslına uygun olarak vermişlerdir. Bundan sonraki hiçbir İngiliz nüfus tespitinde (1921, 1922, 1924) Müslümanlar açısından bu oranları görmek mümkün olamayacaktır. Başlangıçta petrol politikalarını bölgedeki Hıristiyanlar üzerine bina etmek isteyen İngilizler, bunun yeterli olamadığını görünce; bu defa Müslüman unsurlar üzerinde özellikle de Kürtler üzerinde çalışmaya başlayacaktır. Bu nedenle, sonraki İngiliz nüfus istatistiklerinde daima Arap ve Kürt nüfuslar artırılacak; buna karşılık Türk nüfus hep az gösterilecektir
Kerkük’ün Tarihi Yapıları
Türkmenlerin simgesi Kerkük Kalesi, en eski tarihi eserleri de surları içerisinde saklamaktadır. Türkmenlerin yaşadığı Kerkük Kalesi Saddam yönetimi tarafından yıkıldı, kale sakinleri boşaltıldı ve bir çok eserde tahrip edildi. Türkmenlere ait ne varsa, tarihi eserleri, hatta mezar taşları bile yok edildi. Amaç Kerkük’ün Türkmen özelliğini ve izlerini silmekti.
“Yıktılar kalamızı
Sürdüler balamızı
Daha can boğazdayken
Çektiler salamızı”
Kerkük’te Tarihi Eserler:
60’tan fazla Türk eserine Kerkük’ün her noktasında rastlamak mümkündür.
Danyal Peygamber Camisi,
Ulu Cami: 1200’lü yılların başında yapılmıştr
Kilciler pazarı: Üstü kapalı iki katlı, iki kapılı boydan ikiye bölünmüş her bölümde yan yana dizilmiş mermer kemerli karşılıklı 17 dükkan yer almakta.
Uryan Camisi; 1729 yılında Osmanlı döneminde yapılmış olup kale surları içerisinde bulunmaktadır.
Gök Kümbet: 1361 yılında Celayirliler döneminde yapılmıştır.
Hasan Pakiz Camisi: 1701 yılında Vali Firari Hasan Paşa tarafından yapılmıştır.
Fuzuli Mescidi: Türk Şairi Fuzuli’nin babası Molla Süleyman bu mescidin imamlığını yapmıştır.
Nakışlı Minare Camisi: Kayseri Çarşısının yanında yer alan Nakışlı Minare Camisi 1818'de yapıldı.
Seyit Necip Tekkesi: 1897 yılında Kerkük kalesinde yapılan bu tekke, Rifai (Rufai) Tarikatının dergahıdır.
Şeyh Abdurrahman Tekkesi: Günümüze kadar ulaşabilen önemli ibadet merkezlerinden biri, 1706'da yapılan Şeyh Abdurrahman Tekkesi'dir. Birçok Türk edip ve şairi, Kadiri Tarikatının Kerkük'teki dergâhı olan bu tekkede yetişmiştir. Maalesef bu Türk eseri, bugün 'Talabani Tekkesi' olarak anılmaktadır.
Mehmet Gavs Efendi Camisi: Bu cami 1753 yılında yapıldı.
Hacı Numan Camisi: Kayseri Çarşısının hemen yakınındaki Hacı Numan Camisi de 1808'de yapıldı.
İmam Kasım Camisi ve Zaviyesi,
Halk tarafından Kayseri olarak bilinen Kapalı Çarşı 1800’lü yıllarda Osmanlı tarafından yapılmış, 7 kapı ve 365 dükkandan ibarettir.
Kırdar Hanı ve Çarşısı: Mustafa Kırdar tarafından 1883 yılında yapıldı.
Kerkük Kale Hanı,
Mecidiye Sarayı: 1854 tarihinde Vali Ali Paşa tarafından yapılmıştır.
Aziziye kışlası (Kerkük Kışlası): 1863 yılında Sultan Abdulaziz zamanında, Bağdat Valisi Mehmet Namık Paşa tarafından yapıldı. Irak’ta Önemli Türk mimarı eserleinden biridir.
Taşköprü: 1875 yılında Vali Muşir Nafiz Paşa tarafından 16 gözlü olarak yapılmıştır. Kerkük’ün iki yakasının birbirine bağlanması amacıyla yapılan köprü,2 Mart 1954 tarihinden itibaren siyasi nedenlerden dolayı Irak yönetimi tarafından yıkılmıştır.
Altun Köprü: Kerkük'teki önemli Türk eserlerinden biri olan Altun Köprü, adını aldığı Kerkük ile Erbil arasındaki Altunköprü Kasabası'nda, Küçük Zap Suyu üzerinde bulunuyordu. Köprünün Selçuklu Türkleri döneminde yapıldığı biliniyor. Altun Köprü, Osmanlı Türkleri döneminde, Sultan IV. Murat'ın emriyle 1664'te Vali Çerkez Hasan Paşa tarafından tamir ettirildi. Saddam rejimi, 28 Mart 1991 tarihinde Altunköprü'de yüzlerceTürkmen'i katletti ve bu Türk kasabası, tarihe bu faciayla da geçti. Yüzlerce Türkmen gencinin kurşuna dizildiği bu faciada 8-10 yaşlarında bulunan ve ne olduğunu anlamayan Türkmen çocukları da can vermiştir. Aralarında Tazehurmatulu, Kerküklü ve Altunköprülülerin de bulunduğu Türkmen şehitleri, toplu mezarlara gömülmüşlerdir.Türkmen şehitlerinin mezarları daha sonraki günlerde ortaya çıkarılmıştır.
Dakuk Ulu Cami Minaresi: Dakuk (Tavuk) kasabası, Bağdat-Kerkük Karayolu üzerinde bulunuyor. Buradaki Ulu Cami'nin, 1167-1232 tarihleri arasında Erbil Atabek’in Türk Hükümdarı Muzafferiddin Kökbörü tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır, Türkmen şehri Erbil’de bulunan Muzafferiye (Çöl) Minaresinin benzeridir. Irak Eski Eserler Müdürlüğü'nce 1955-1956'da kazı yapılarak minarenin güneydoğusundaki caminin temelleri ortaya çıkarıldı. Camiden günümüze ulaşan tuğladan yapılmış minarenin kaide üzerindeki birinci şerefesi tamamen yıkılmıştır. Gövdenin bir kısmı ile üst şerefesi de bugün mevcut değildir.
Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin dışındaki milletlerin buna benzer acaba kaç tane tarihi eseri vardır? Ama en güçlü delil sayılabilecek cami, tekke, medrese, han, köprü ve hamam gibi sivil yapılar oldukça önemlidir. Bunların sahipleri kimse, o kentin sahipleri de onlardır. Yapıların dili yoksa da kimlikleri vardır. Kerkük, bütün bunları tamamlayan; okullar, kütüphaneler, mezarlıklar, geleneksel Türk evleri, eski camiler,kapalı ya da açık çarşılar, hamamlar, ticaret hanları, folklor, şairleri, edipleri, basın ve yayın hayatı, halk müziği, ses ustaları, tiyatrosu, ressamları, spor hayatı gibi bütün diğer kültür unsurları açısından da tamamıyla bir Türkmen şehridir. Şüphesiz kendi bölgelerinde Arapların tarihi ve sivil mimarileri olmuştur. Kürtlerin de Süleymaniye’de bir halk mimarileri olduğu bilinmektedir. Ancak Kerkük’teki sivil mimarinin sahibi ve ustaları sadece Türkmenlerdir.[36]
Şim­di sor­mak is­ti­yo­rum. Ma­dem­ki, Ker­kük’te Kürt nü­fu­su ço­ğun­luk­tay­dı da Ker­kük ve Mu­sul’u Kürtler iş­gal edin­ce, ne­den Kürtlerin ilk işi nü­fus kayıt­la­rı­nı ve ta­pu ev­rak­la­rı­nı yok et­mek ol­du? Ma­dem­ki, Kürt­ler Ker­kük se­çim­le­rin­den emin­di­ler, ne di­ye Irak’ın Kuzeyinden kam­yon kam­yon adam ta­şı­dı­lar? Da­ha ni­ce akıl al­maz hi­le­kar­lık­la­ra ni­çin baş­vur­du­lar? Kendi­ne, nü­fu­su­na, gü­ve­nen ki­şi­ler bu ke­pa­ze­lik­le­ri ya­par­lar mı hiç? 2003 Nisan Irak işgalinden sonra Kerkük’e ithal edilen 700 bin Kürde ne diyeceksiniz?
10 Nisan 2003 günü Kerkük işgal ,yağma ve talan edildiğinde Irak devlet arşivi belgelerine göre Kerkük’ün nüfusu 830 bin civarındaydı bugün ise 1.5 milyonu aşmıştır.Kerkük’e 700 bin kürt ithal edildi. Bu Kürtler çevre iller, Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerden getirildi. İthal edilenlere aş, iş, toprak, maaş ve konut yapmak için 20 bin dolar para yardımında bulunuldu.Getirilen Kürtlere sahte “Kerkük” nüfus Kağıdı ve gıda karnesi verildi. Kerkük’te 2004 yılında 369 bin olan toplam seçmen sayısı 2009 yılı itibarıyla 840 bine yükselmiştir, 840 bin rakamı sadece seçmen sayısıdır. Bu Saddam döneminin Irak'ında ve BM kaynaklarına göre, Saddam Hüseyin döneminde Kerkük'ten göçe zorlanan Türkmen, Kürt, Arap ve Keldo-Asuri’nin toplam sayısı ise 11 bin 800 civarında… Saddam'ın devrilmesinden sonra Kerkük'e ithal edilen Kürt sayısı 700 bindir. 9 sene önce Kerkük’ün nüfus sayısı 830 bin iken bugün ise 1.5 milyonu aşmıştır. Bu da gösteriyor ki Kerkük'ün nüfus yapısı kökten değiştiriliyor.
Kürtler Türkmen şehri Kerkük’ün kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Şayet Kürtler, Kerkük’ün yerel halkı iseler tarih, medeniyet ve kültür mirasları nerede? Hiç yok. Ellerinde bu asılsız iddiayı doğrulayacak bir belge, Kerkük’te yaşadıklarına dair tapuları olmadığı için kentin Türk kimliğini yok etmek gayesiyle nüfus ve tapu kayıtlarını imhaya kalkıştılar. Bu tahrip, talan ve yağmaların meydana gelmesi, Irak ordusunun Kerkük’ten güneye doğru çekilmesinden sonra olmuştur. Herhangi bir savaş yaşanmadığı bir ortamda Kürtler, devlet dairelerini, hastane ve okulları, insanların evlerini, özel ve devlete ait araçları ve iş yerlerini yağmalamışlardır. Bir de utanmadan Kürtler Kerkük'ün kendilerine ait olduğu iddiasında bulunuyorlar. Sayın Okuyucular Allah aşkına insan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Ayrıca bu talan ve yağmalama Kürtlerin yoğun yaşadığı Süleymaniye ve Dohuk şehirleri ile Çamçamal, Akra, Hac Umran, Selahaddin, Zaho gibi kent ve kasabalar da olmamıştır. Kürtler tarafından bu yağma ve talanın sadece Türkmen şehri Kerkük ve Musul’da olması bir anlam taşımıyor mu sizce? Kerkük tarihi olarak Kürtlere ait ise, o zaman Kürtler neden Kerkük’ü yağmalayıp, yakıp yıkıp, talan ediyor?
Belgere dayalı bu çalışmamız, Türkmen şehri Kerkük’ün sözde “Kürtlerin Kudüs'ü” iddiasında bulunan, tarihi çarpıtan, utanmaz, hayasız ve arsızların yüzlerini kızartacak mı ?!! Kürtlerin, Kerkük ile ilgili tezgahlarını ahlaklı, insaflı ve şerefli insanların vicdanına bırakıyoruz. Herkes bilmelidir, Türkmenler yerinden, yurdundan, toprağından ve haklarından asla vazgeçmeyecek, kimseye de boyun eğmeyecektir. Kerkük Irak Türklerinin kırmızı çizgisidir !!!
Tabii ki Kerkük’ün bir Türkmen şehri olduğunu gösteren yüzlerce kaynak ve belge vardır. Arap, Türk, Kürt ve yabancı kaynakların yalnızca bir bölümünü kullandık. Hepsini kullanmaya ne zamanımız ne de yazımız yeterdi. Kerkük’ün Türkmen şehri olduğunu ispatlamaya gayret etmiyoruz. Zaten güneş balçıkla sıvanmaz. Yalnız şüphesi olanlara ithaf ediyoruz.
Ali Kerküklü
***
KAYNAKLAR:
1-Doç. Dr. Türel Yılmaz, Gazi Üniv. İİBF Uluslar arası İlişkiler Bölümü,Türkiyesiz Kerkük'te çözüm olmaz.
2-Dr. Bülent Aksoy, Kerkük-Tarihi Türk Şehri..
3-Nihat Kaşıkçı, Irak’ta Yok Edilen Türk Mirası.
4-Ne­fi Demirci, Bel­ge­ler­le Ker­kük’ün Kim­li­ği, Or­kun Der­gi­si, Sa­yı:80, Ekim 2004.
5-Er­şat Hür­müz­lü, Irak’ta Türk­men Ger­çe­ği, Ker­kük Vak­fı Ya­yın­la­rı, An­ka­ra, 2005.
6-Sup­hi Sa­at­çi, Ta­rih­ten Gü­nü­mü­ze Irak Türk­le­ri, Ötü­ken Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 2003.
7-Mahir Nakip, Kerkük’ün Kimliği, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2007.
8- Raşit Kısacık, ABD’den Kürtlere Bir Demet Kerkük, Truva Yayıncılık, İstanbul, 2007.
9-Kar­daş­lık Der­gi­si, Yıl: 3, Sayı: 10, Nisan-Haziran 2001.
10-Me­sud Barzani, Bar­za­ni ve Kürt Ulu­sal Öz­gür­lük Ha­re­ke­ti I,2. İs­tan­bul Doz Ya­yın­la­rı, 2005.
11-Chris Kutsc­he­ra, Kürt Ulu­sal Ha­re­ke­ti, Aves­ta Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 2001.
12-Step­hen Hems­ley Long­rigg, 1900 – 1950 Ara­sı Ye­ni Irak, Ter­cü­me ve Yo­rum, Se­lim Ta­ha el-Tik­ri­ti, el-Fe­cir Ya­yın­la­rı, Bağ­dat, 1988.
13-Ata Ter­zi­ba­şı, Ker­kük Mat­bu­at Ta­ri­hi, Ker­kük Vak­fı Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 2005.
14-W.R.Hay, Two Years in Kurdistan, Experiencies of a Political Officer 1918-1920, London 1921.
15-FISCHER, Reinhard, Die Turkmenen Im Irak, frei Wissenchaftliche Arbeit zur erlangung des grades eines Magister Artrium, Universitat Berlin.
16-Zekeriya Kurşun; “Kerkük’ün Sosyal ve Demografik Yapısı”, Global Strateji, Yıl:1 Sayı:1 İlkbahar 2005.
17-Fe­rik El-Mız­hır El-Fi­ravn-1920 Irak Ayak­lan­ma­sı Li­der­le­rin­den, “Irak 1920 Ayak­lan­ma­sı” Bağ­dat-ikin­ci bas­kı,1995.
18-Said K. Aburish, Saddam Hussein, The Political Of Revenge (Saddam Hüseyin: İntikamın Politikası), Blooms Bury, London, 2001.
19- Han­na Ba­ta­tu, Irak 1. Ki­tap, Ko­mü­nist­ler, Ba­as­çı­lar ve Öz­gür Su­bay­lar, Arap Araş­tır­ma­la­rı Ya­yı­ne­vi, Bey­rut, 1992.
20- Said K. Aburish, Saddam Hussein, The Political Of Revenge (Sadam Hüseyin : İntikamın Politikası, Blooms bury, London, 2001.
21-Vladimir F. Minorsky, Musul Sorunu, Çeviri : Salim Şahin, Kürt Araştırmaları Merkezi Yayınları, İstanbul, 1998.
22-Hay­ri Emin Öme­ri de, Irak’ın ye­ni ta­ri­hin­den po­li­tik hi­ka­ye­ler (Arap­ça) , Bağ­dat, 1969.
23-Phi­lip G. Kre­yenb­ro­ek, Kürt­ler (Gün­cel Araş­tır­ma) Cep Bel­ge­sel, İs­tan­bul, 2.b.2003.
24-Ne­fi De­mir­ci, Sön­me­yen Ateş Din­me­yen Has­ret Ker­kük, Türk­me­ne­li İn­san Hak­la­rı Der­ne­ği Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 2006.
25-Abdüsselam Uluçam, Irakta’ki Türk Kültür Varlığı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
26-David McDowall, A Modern History of The Kurds, London, 1996.
27-Ed­mond Gha­rib. The Kur­dish Qu­es­ti­on In Iraq. Syra­cu­se: Syra­cu­se Uni­ver­sity Pres, 1981.
28-Ed­monds, C.J., Kürt­ler, Türk­ler ve Arap­lar, Aves­ta Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 2003.
29-Suphi Saatçi, Kardaşlık, Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 33, Ocak Mart 2007.
30- Suphi Saatçi, Kerkük Evleri, Klasik Yayınları, İstanbul, 2003.
31 -Hamide Na’ne, Tarık Aziz.. Bir Kişi ve Bir Dava, Beyrut, 2000.
32- Semih İdiz,Dozerle Yok Edilen Türkmen Kimliği, Milliyet Gazetesi,15 Şubat 2007.
33- Ali Semin, Irak’ın Kuzeyinde İnsan Hakları İhlalleri, Ortadoğu-Afrika Masası, Kıdemli Asistan,12 Kasım 2009.
34-Ali Kerküklü, Oyun İçinde Oyun Kerkük, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2006.
DİPNOTLAR:
[1]Ba­yan Ger­tu­de Bell “El-Irak Fi Re­sa­ili Miss Bell” ter­cü­me ve yo­rum. Ca­fer El-Hay­yat,s.383.
[2]C.J. Edmonds Kürtler, Türkler ve Araplar, s.446.
[3] Stephen Hemsly Longrigg, Irak’ın Yeni Tarihinde Dört Yüzyıl, s.122, 361.
[4]W.R.Hay, Two Years in Kurdistan, Experiencies of a Political Officer 1918-1920, London 1921, s.81.
[5]FISCHER, Reinhard, Die Turkmenen Im Irak, frei Wissenchaftliche Arbeit zur erlangung des grades eines Magister Artrium, Universitat Berlin.
[6]Chris Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, s.85, 86.
[7]Zekeriya Kurşun; “Kerkük’ün Sosyal ve Demografik Yapısı”, Global Strateji, Yıl:1 Sayı:1 İlkbahar 2005, s.7.
[8]V­la­di­mir F.Mi­norsky “ Mu­sul Me­se­le­si”, ad­lı ki­ta­bı Arap­ça ter­cü­me­si: Sa­lim Şa­hin Kürt Araş­tır­ma Mer­ke­zi ya­yı­nı, İs­tan­bul-1998 s.22.
[9]The New York Times, 21 Temmuz 1959.
[10]Nuri Talabani, Kerkük Bölgesinin Araplaştırılması, s.90,91.
[11]Said K. Aburish, Saddam Hussein, The Political Of Revenge (Saddam Hüseyin: İntikamın Politikası), Blooms Bury, London, 2001, s.88.
[12]Ha­na Ba­ta­tu “Irak” 3. cil­t,Bey­rut 1. bas­kı. 1992,s :224.
[13]Fe­rik El-Mız­hır El-Fi­ravn-1920 Irak Ayak­lan­ma­sı Li­der­le­rin­den, “Irak 1920 Ayak­lan­ma­sı” Bağ­dat-ikin­ci bas­kı,1995, s.12.
[14]Sey­yar El Ce­mil “Li­der­ler ve Efen­di­ler, Os­man­lı pa­şa­la­rı ve Arap İle­ri­ci­le­ri”, Am­man – Ür­dün. 1. bas­kı, 1999, s.131.
[15]Sati Al-Hisri, Irak’ta Hatıralarım 1. Cilt, 1927, s.140, 141, 142.
[16]Abdulmecid Hasip El-Kaysi, Modern Irak’ın siyasi tarihi Asuriler, s.41.
[17]Mecit Khudduri, Cumhuriyet Döneminde Irak, s.201.
[18]Mir Basri ,Yeni Irak’ın Edebiyat Yıldızları, s.27.
[19]Paul, Oliver. Encyclopedia Of Vernacular Architecture Of The World, Cambridge.
[20]Hasan Celal Güzel, Tercüman Gazetesi, 9 Şubat 2005.
[21]Microsoft.Encyclopedia.GlobalSecurity.Org.
[22]KREYENBROEK – SPERL , Kürtler (Güncel bir araştırma), s.45.
[23]Prof. Dr. Mahir Nakip,Bilgi Yayınevi, Kerkük’ün Kimliği, s.256.
[24]David McDowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk, İstanbul 2004, s.24.
[25]David McDowall, A Modern History of The Kurds “Modern Kürt Tarihi”, London, 1996, s.329
[26]Dev­rim Ko­mi­te Kon­se­yi ka­ra­rı: No.89, Ta­rih: 24 Ocak 1970.
[27] Suphi Saatçi, Kardaşlık, Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 10, Nisan-Haziran 2001,İstanbul,s.2.
[28]Ata Terzibaşı, Kerkük Matbuat Tarihi, s.121,122)
[29]Mesud Barzani, Barzani I, s.375,376,377.
[30]Mesud Barzani, Barzani II, s. 373.
[31]Zubaida Umar, “The Forgotton Minority The Turkman’s Of Iraq”, “Afkar inquiry”;4/2, February 1987, s.37,43.
[32]Khristina O’Donelly “The Horseman”, s.554,555.
[33]Raşit Kısacık, ABD’den Kürtlere Bir Demet Kerkük, s.69,70,74.
[34]1957 Genel sayımı formlar ve kayıt taslakları rehberinin Medeni Sicile geçirilmesi), Cilt.1-Bölüm 1, Bağdat 1965.
[35]1957 Genel sayımı formlar ve kayıt taslakları rehberinin Medeni Sicile geçirilmesi), Cilt.1-Bölüm 1, Bağdat 1965. “Son İki Kaynak, Kardaşlık Dergisi, Araştırmacı-Yazar Erşat Hürmüzlü’den alınmıştır.”
[36]Mahir Nakip, Kerkük’ün Kimliği, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2007,s.118.